Geçen ay evlilik müessesesinin yoluna döşenen mayınlardan, kız tarafının erkek tarafına çıkardığı zorluklardan ve evlilik yolunda ördüğü barikatlardan, çıkarılan zorluklar nedeniyle aile yuvasını değil dişi kuş, bir düzine erkek kuşun dahi kurmaktan aciz olduğundan bahsetmiştik.
Bu zorlukların çıkarılmasının ana sebeplerinden bir tanesi de rızık korkusudur. Kızlarını fakir bir gence verme konusu gündeme geldiğinde kimi aileler bu korkuyu yaşamaktadır. Ve bu korku evlilik yoluna bir mayın döşemeye sebep olmaktadır.
Adeta kızlarının rızkını garanti altına almak adına erkek tarafından istedikleriyle kızlarına bir Garanti bankası kurmaya çalışmaktadırlar. Oysaki Allah Teâlâ zaten herkesin rızkını garanti altına almıştı. Kaderimizle beraber belirlenen bir rızkımız vardı. Daha doğmadan rızkımızın belirlendiği inancının mensupları değil miydik? Ne yazık ki deveran bize birçok şeyi unutturduğu gibi ana rahmine düştüğümüzde rızkımızın da belirlendiğini unutturmuştu. “Rızık Allah’tandır” dememize rağmen, bu inancın sahibi olmamıza rağmen, bu korkuyu yaşamamız devranın başımızı iyice deveran ettirdiğinin, döndürdüğünün de alametiydi. Allah rızka kefil ise –ki kefildir- rızık korkusu çekenlere nereden bakarsanız psikiyatrik bir vakıa ile karşı karşıya olduğunuza karar verebilirsiniz.
Rızık konusu gündeme her geldiğinde Hasan-ı Basri’nin şu sözüyle karşılaşmışızdır. Geleneği bozmayalım; “Kur’an’ın iki kapağı arasındakileri okudum. 90 yerde Allah’ın rızka kefil olduğunu, bir yerde ise şeytanın insanı fakirlikle korkuttuğunu, insanların Rablerinin doksan yerdeki va’dini unutup şeytanın bir yerdeki yalanına kandığını gördüm”. Kanaatimce Hasan-ı Basri Allah ona rahmet etsin sözünün devamını getirseydi, insan manyaktır derdi. [1]
İşin ilginç tarafı garantili olmasına rağmen rızık endişesi taşıyan tek canlı insanoğludur. Canlılar içerisinde de en akıllı varlığın insanoğlu olduğunu söylüyoruz. Öyleyse şöyle bir çıkarım da yapmadan edemiyoruz; fazla akıl başa bela(!)
Bütün bunları yapan akıllı insanoğlu –akıllı ya– yaptıklarını bir gerekçeye de dayandırmaktadır; “Yarın öbür gün neler olacağı bilinmez.” Ama yarının hesabını yapan aynı akıllı insanoğlu ölüm endişesi taşımamakta, ebedi yaşayacakmış havasında gününü gün etmekte, yarın ölebileceğini hesaba katmamaktadır. Bu düpedüz bir dengesizliğin de alametidir… Rızık konusunda yarının hesabını yapıp, ölüm konusunda yarının hesabını yapmamak… Üzerinde düşünülmeye değer bir nokta…
Fazla düşünmeye gerek yoktur. Her şeye madde gözüyle bakıyoruz, ma’na gözümüz körelmiş. Veya ma’na gözümüzü kör etmişiz. Kaç numara gözlük de taksak fayda etmiyor artık.
Endişe başlı başına psikolojik bir hastalıktır. Anne babalar rızık endişesiyle çocuklarını layık olan fakirlere vermiyorlarsa hasta olduklarını bilmelidirler. Allah sonsuz hazineler sahibidir, hazineleri tükenmezdir, demiyor muyuz? O zaman ne bu korku? İlerde damadın, bir nevi oğlun ve sıhriyet açısında akraban, torunlarının babası olacak bu insanın iki ayağını bir pabuca koymak da ne oluyor? Bu ince hesapların insani-akrabaî ilişkileri de incelttiği görülmüyor mu?
“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki; her türlü rızkı (ve ihtiyacı) Allah’a ait olmasın. (Tek hücreli canlılardan balinalara kadar) Onun yuvasını ve yaşadığı yeri de, gezip dolaştığı geçici yerleri de her an bilir. (Ve zaten) Bunların hepsi her şeyi açıklayan (ve kayıt altına alan) bir kitabın içindedir. Hud-6” ayet-i kerimesine inanan bir kişi herhangi bir şekilde rızık endişesi taşıması mümkün mü?
Dedelerimiz çok zengin olmadıkları halde rızık endişesi taşımazlardı. Rızıklarından da hallerinden de memnunlardı. Bugün ise trilyonları olanlar, yedi ceddine yetecek kadar malı olanlar bile gelecek endişesi taşıyorlar. Bu hastalık değil de nedir?
Rızık noktasında, Allah'a tevekkül noktasında ciddi bir zafiyetimiz olduğu aşikâr. Ayet ve hadislerde sebeplerine sarıldığımız takdirde rızkımıza Allah'ın kefil olduğu ilacı yanı başımızda durmasına rağmen ilacımızı almıyor, kendimizi açlık korkusu, rızık endişesi hastalığının pençesine bırakıyoruz. Rızık ve gelecek noktasında Hazreti Hacer annemizin kıssasında ne kadar mükemmel bir örnek var aslında. Hz. Hacer annemizin kıssası ortada iken her şeyden önce annelerimizin kızlarının ve damatlarının işlerini kolaylaştırması gerekmiyor muydu? Ki o ve çocuğu, İbrahim (aleyhi’s-selam) tarafından kimsenin bulunmadığı, ekmeğin suyun olmadığı kupkuru bir vadiye bırakıldığında; bizi buraya bırakmanı Allah mı emretti? Diye sormuş, “Evet” cevabını alınca nasıl da rahatladığını annelerimiz unutmuş mu? Hal bu iken, bizim yersiz kuruntularımız da ne oluyor? Bunun sebebi dinimizden Kur’an’ımızdan habersiz oluşumuz olabilir mi? “Aynen”, dediğinizi duyar gibiyim.
İmam Suyuti’nin bir noktası konumuza da temas eden güzel bir tespiti vardır; “Çocuklarda beş haslet vardır ki, onlar büyüklerde olsaydı veli olurlardı. Birincisi Çocuklar rızık endişesi taşımazlar. İkincisi, hastalandıklarında Rablerini kimseye şikâyet etmezler. Üçüncüsü yemeklerini paylaşırlar. Dördüncüsü korkunca hemen ağlar, gözyaşı dökerler. Beşincisi kavga ettiklerinde kin tutmazlar, hemen barışırlar.” Kürtçede şöyle bir söz vardır; Biçûk e dibêje hêk mezin dibe dibêje kaka. Yani küçükken yumurtaya yumurta diyor, büyüdüğünde yumurtaya kaka diyor” Normalde büyüdüğümüzde akıllanmamız gerekirken, farklı bir şekle bürünmüşüz. Ayıptır söylemesi rızka bakış noktasında aklımızı çocukluğumuzda bırakıp büyümüşüz.
Konumuzu biraz daha anlaşılır kılacak bir hikâye ile bitirelim; bir padişahın çok kaliteli bir dalkavuğu varmış. Padişah da onu çok seviyormuş. Bu dalkavuk bir gün rızkın Allah’tan olduğuna dair, şiirin içine padişahın da karıştırıldığı yağlı bir şiir okumuş. Yağın ölçüsünü kaçırınca padişah kendisini tutamamış; “Madem rızık Allah’tandır, rızık gelir seni bulur diyorsun, bizden bir şeyler koparmak için her gün gelip kapımızda yağ yakıp, dalkavukluk etmen de neyin nesi oluyor, söyler misin?”
Bu sözler dalkavuğa dokunmuş. Ertesi gün saraya gelmemiş. Bir gün, iki gün üç gün ortalıkta görünmemiş. Padişah durumunu merak edip sormuş. Dalkavuğun küstüğünü ve köyüne gittiğini haber almış. Gelmesi için elçi göndermiş, şaka yaptığını kendisine takıldığını söylemişse de nafile. Elçiler göndermiş, sonuç değişmemiş. Gelmesi için ona birkaç altın göndermiş, dalkavuk altınlara dokunmamış bile. Üstelik tek kelime de etmeden…
Padişah az bulduğunu düşünmüş. Ona dolu bir kese altın göndermiş. Dalkavuk bir kese altınını alıp padişahın huzuruna çıkmış ve şiirinde belirttiği, rızkın canlıları nasıl bulduğunu ispat edecek altın vuruşunu yapmış; “Ben sana rızkın kapımıza geldiğini, rızkımızın bizi bulduğunu söylememiş miydim? Rızkım olan bir kese altının kapıma nasıl geldiğini gördün mü?
Rızık konusunda sebeplere sarıldıktan sonra söyleyeceğimiz son cümlemiz şu olsun; Allah’a güven, gerisini merak etme sen!
[1] Manyanın bir hastalık olduğunu, bu hastalığa yakalananlara manyak denildiğini de dipnot düşelim.
inzar
inzar