Cumhuriyet ilan edildiğinde dünyada keskin bir sekülerlik/laiklik eğilimi vardı.
Katoliklik, Avrupa’da Fransız İhtilali ile çökmüştü. Zayıflayan Ortodoksluk, 1917 Sovyet İhtilali ile Katoliklikten de daha zelil durumdaydı.
Çin’de geleneksel dini anlayışı terk yönünde güçlü bir akım vardı. Hindular da İngilizlerden kurtuluş yolları ararken dinlerine yönelmiyorlardı.
Toplumlar, dinlerini korumak için ısrar etmiyorlar, dinî kurumlara sahip çıkmıyorlardı.
Dünyadaki bu seyre karşı İslam dünyasına aksi yönde muazzam bir hâl hakimdi. Müslüman toplumlar, sorunlarının arka planında İslam’dan uzaklaşmayı görüyorlardı. İslam’a kamilen tabi olurlarsa sömürgeci güçlere karşı daha iyi mücadele edeceklerine, toplumsal yaşamlarına huzurun geleceğine ve memleketlerinde terakkinin daha erken gerçekleşeceğine inanıyorlardı.
Aynı kanaat sömürgeci güçlerde de vardı. Onlar da Müslümanların İslam’a yönelmelerinin İslam dünyasını kendilerinden kurtaracağı gibi, huzura kavuşturup kalkındıracağını da kesin olarak biliyorlardı.
Müslüman toplumlarla sömürgeci güçler arasında görülen bu inanış paralelliği, tabii olarak bir mücadele ve çatışma zemini doğuruyordu.
Müslümanlar, İslam’a sarılarak inandıkları kazanımlara ulaşmak; sömürgeci güçler de Müslümanları İslam’dan uzaklaştırarak o kazanımlardan yoksun bırakmak istiyorlardı.
İslam dünyasında Batılı eğitimle yetişmiş askeri ve bürokratik bir elit ise Batı lehine Müslüman kitlelerden farklı inanıyor, farklı düşünüyor, farklı yaşıyordu.
Bu elitin mensuplarının büyük çoğunluğu, İslam’ın kurtarıcı gücüne inansa da Sovyetleri de içine alan Batı ile uzlaşmanın aciliyet arz ettiğine inanıyorlardı. İslam’ın kurtarıcılığına yönelmekte ısrar etme konusunda isteksizlik gösteriyorlardı. Bunun yanında, elitin kökleri Tanzimat günlerine dayanan küçük bir kısmı Avrupa ve Rusya’daki akımların etkisiyle İslam’dan tamamen kopmuş hatta İslamî değerlerle savaşmanın gerekliliğine inanmıştı. Batılı sömürgeci güçler, bu küçük kesimi kendilerinin en sadık müttefikleri olarak gördüler. Bunları Mason kuruluşları ve daha sonra sosyalist örgütlenme gibi yapılar üzerinden teşkilat olarak da kendilerine bağladılar.
Tevhit-i Tedrisat ve Eğitim
Türkiye’nin İstiklâl Savaşı, İslam’ın kurtarıcılığı esası üzerine gerçekleşti. Batıcı elitin gerek zihin gerek örgütsel bağlar açısından en uç kesimleri dahi savaşın İslamî bir söyleme dayanmasını zorunlu gördüler. Ancak muhtemelen savaş sırasında ve savaşın bitmesinden sonraki anlaşmalarda ise açık bir şekilde İslamî değerlerden kopuş ve o yüce değerlere karşı mücadeleyi Batılı ülkelerin önüne kendi lehlerinde bir pazarlık unsuru olarak sürdüler. Batılı ülkelere, savaşın kendi liderliklerinde noktalanması durumunda onların endişe duyduğu İslam’a yönelişi durdurma vaadinde bulundular.
Batı’nın o günkü dünyada İslam dünyasına yönelik iki talebi vardı: İslam dünyasının bölünmesi ve bu bölünmeden sonra oluşacak İslam ülkelerinin her birinin kendi başına da olsa kontrolsüz bir İslamî anlayışa yönelmemesi. Bunun için ümmet şuuruna karşı milliyetçiliğin teşvik edilmesi ve bu milliyetçiliğin seküler/laik bir karakter üzerine bina edilmesi elzem görüldü.
O günlerde dünyayı kasıp kavuran seküler/laik milliyetçi anlayış da İslam dünyasında bu akıma yönelik “herkes gibi trene binme”, “dünyanın gittiği yere gitme” mantığı içinde bir yöneliş sağlıyordu.
Bu hâl içinde Cumhuriyet’in ilanından beş ay sonra eğitimde Batı lehine keskin bir düzenlemeye gidildi. Düzenleme Tevhid-i Tedrisat (Eğitimin Birleştirilmesi) adını taşısa da hakikatte eğitim birleştirilmemiş, sadece İslamî eğitim yasaklanmıştı. Zira birleştirme farklı iki yapının gönüllü olarak bütünleşmesini ya da güç kullanılarak bütünleştirilmesini ifade eder. Oysa İslamî eğitim kurumları, daha Tanzimat’tan önce II. Mahmut Dönemi’nde açılan Batılı eğitim kurumlarına gönüllü olarak katılmayı reddettikleri gibi baskıyla da oraya eklemlenmemişlerdi. Anlaşılır bir ifadeyle, Tevhid-i Tedrisat’la medrese okulla birleşmedi ve birleştirilmedi; doğrudan kapatıldı. Bundan dolayı ülkenin söz konusu eliti gibi düşünmeyen büyük bir kısmı sadece eğitimin dışında kalmadı, aynı zamanda dayatılan eğitim sistemine karşı muhalefete geçti.
Günün dünya koşulları, Batıcı elitin lehineydi; 1930’lu yıllardan sonra daha da lehlerine yol aldı. Onlara muhalefet eden İslamî kesimler ise pek çok dezavantaja sahipti. Neticede Batıcı elit, sahada neredeyse rakipsiz kaldı ve rakipsiz kaldıkça uçlaştı.
Bu uç hâl içinde 1930’ların Türkiye’sinde eğitimin genel manzarası şuydu:
1. Eğitim, laik olmaktan öte tamamen İslam karşıtı olarak örgütlenmiş; halkı İslam’dan uzaklaştırmayı ana amaç hâline getirmişti. Ders kitapları, tamamen bu yönde hazırlanmıştı ve okullarda öğrencilere doğrudan İslam karşıtı bir yaşam tarzı dayatılıyordu. Gençler, İslamî namus değerlerinden uzaklaştırılıyor, içki ve içkinin anası olduğu haramlara zorlanıyorlardı.
Dr. Abdulkadir Turan
- Halkın büyük bir kesimi, çocuklarını okullardan uzak tutmanın mücadelesini veriyordu. Bununla birlikte, devrin ideologluğuna yeltenen Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve ekibi Kadro dergisi adındaki yayın organlarında eğitimin halka açılmasının yanlış olacağını öne sürüyorlardı. Onlara göre eğitim aniden halka açılırsa bir tür halk istilasına uğrayacak ve kaçınılmaz olarak İslamîleşecekti. Buna engel olmak için, eğitimin peyderpey halka açılması zorunluydu. Kadro dergisinin anlayışı, sair devlet erkanınca da genellikle kabul gördü.
- Açık bir ayrılıkçı ırkçılığa bürünen milliyetçilik eğilimi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun eğitim dışı bırakılmasına yol açtı. Fırat’ın doğusunda medreselerin kapısına kilit vurulurken ve hatta hakaret olsun diye medreseler ahıra dönüştürülürken sadece Diyarbakır Lisesi açık tutulmuştu. Daha sonra o da kapatıldı.
Dr. Abdulkadir Turan