İnsan, çift yönlü bir varlıktır. Bedensel ihtiyaçlar ona hayvani, ruhi ihtiyaçlar ona melekuti bir yön verir. İnsan, iç âlemde sürekli bu iki yönün kavgasını yaşar. Hayvani yön, melekuti yönü baskılarsa insan hayvandan daha sefil, vahşi ve kural tanımaz bir görünüm alır. Melekuti yön, hayvani yönü baskılarsa insanoğlu meleklerden daha yüce bir konuma yükselir. Hak, fıtri bir yaşam tarzı iken batıl fıtri olmayan ve ölçüsüz bir hayat tarzıdır.
Hak batıl, iman küfür ve iffet sapkınlık mücadelesi insanın sefil görünümü ile yüce konumu arasında süregelmiştir. Batıl taraftarları tarih boyunca insanı vahiyle biçimlendiren ve İlahi öğretilerle şahsiyet kazandıran her ilke ve uygulamaya karşı çıkmıştır. Şeytan ve nefsin vesvese ve telkinlerle öncülük ettiği bir kulvarda insanın önünü beşeri ve ideolojik kabullerle tıkamışlardır. Dün Kâbe duvarına asılan ambargo metni ne amaçlı idiyse bugün de BM, AB etiketli her anlaşma, sözleşme ve yönetmenlik bu bağlamdadır.
Müslüman toplum, maddi manevi gevşeyip İslam’dan yüz çevirip Batıya yöneldiği günden bu yana ‘inanç, değer, eğitim, sosyal ve siyasal’ birçok yönümüz törpülendi, huzurumuz kaçtı, ahlaki zaaflar her yönden bizi kuşattı. ‘Batı, Batı!’ diye nara attıkça dalgalara kapılan gemi misali batıp dibe vurduk.
Modernizm, çağdaşlık, medenilik, demokrasi, CEDAW ve en son İstanbul Sözleşmesi gibi kavram, anlaşma ve sözleşmeler Batı’nın batıran yüzü olarak bize dayatıl(dı)ıyor. Bu kavram ve sözleşmeler ‘tanıtım ve kâğıt üzerinde yazılıp çizileniyle’ albenili olup cezbetmektedir; ama ‘uygulaması, hedefi ve asıl anlamıyla’ toplumu ahlak ve inanç yönüyle mahvetmektedir.
Asr-ı saadet Medine’si somut, doğru ve yönetsel bir örneklik olduğu halde içimizdeki aymaz, ayılmaz ve özentili idareci, sanatçı, yazarçizer tipler (m)edeniyeti Batı’da aradığı ve Batıcılığı hayat tarzı olarak dayattığı için bunlar başımıza geliyor. Batılı tarz, insanın mahremiyet, ahlak ve hayâ yönüne müdahaleyi amaçlar, insanı ruhi boyuttan hayvani derekeye düşürmeye çalışır; ‘iffet, tesettür, haramdan sakınma’ gibi erdemlere düşmanlık üretir; doğru ve ahlaklı her insanı ötekileştirir ve kamusal alanı ona yakıştırmaz.
2011’de çerçevesi çizilen ve Türkiye dâhil birçok Avrupa ülkesinin imzaladığı İstanbul Sözleşmesi’nin asıl adı “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi”dir. İstanbul’da imzalandığı için İstanbul Sözleşmesi olarak meşhur olmuştur. ‘Kadına Şiddeti’ önleme vitrinli bu sözleşme ‘cinsiyet yönelimi, toplumsal cinsiyet eşitliği’ gibi vurgularla aile, eğitim ve sosyal yapı üzerinden namus, iffet ve inançtan yoksun bir toplum oluşturmak amaçlıdır.
34 sayfalık sözleşme, 81 madde üzerine bina edilmiştir. Sözleşmede 24 yerde toplumsal cinsiyet vurgusu meşum amacı ele vermektedir. Sözleşmenin eğitime ayrılan 14. Maddesi şöyledir:
“1. Taraflar, yerine göre, tüm eğitim seviyelerinde resmi müfredata, kadın erkek eşitliği, toplumsal klişelerden arındırılmış toplumsal cinsiyet rolleri, karşılıklı saygı, kişisel ilişkilerde çatışmaların şiddete başvurmadan çözüme kavuşturulması, kadınlara karşı toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve kişilik bütünlüğüne saygı gibi konuların, öğrencilerin zaman içinde değişen öğrenme kapasitelerine uyarlanmış bir biçimde dâhil edilmesi için gerekli tedbirleri alacaklardır.
İbrahim Dağılma
- Taraflar 1. fıkrada belirtilen ilkeleri yaygın eğitimin yanı sıra, spor, kültür ve eğlence tesislerinde ve medyada yaygınlaştırılmasına yönelik gerekli tedbirleri alacaklardır.”
İbrahim Dağılma