İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Düşünen meczub; düşünmek zararlıdır

2019-10-16
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Dersem bilmem ne tür yorumlar yaparsınız? Bugün bizi biz yapan bir değerimizden bahsedeceğiz. O da “Düşünmek”tir. Cumhuriyet Tarihi boyunca Müslümanlar hiç bu kadar rahat etmemiş ve İslam’ı tebliğ yolları da onlara hiç bu kadar asfaltlanmamıştı dersem, ne yorumlar yapacaksınız? Bunu da merak ediyorum. Benim düşüncem aşağıdadır. Haydi, gelin bir beyin fırtınası yapalım… İnsan ruh ve bedenden müteşekkil bir varlıktır. Yemek, içmek, koşmak gibi hasletler bedene; üzülmek, sevmek, düşünmek gibi hasletler de ruha aittir. Normal bir insan yer, içer, koşar, üzülür, sever ve düşünür... Yemek ve içmede bir sıkıntı varsa bu bedene sirayet eder, beden zarar görür. Aynı şekilde şayet üzülme, sevme ve düşünme gibi hislerde bir sıkıntı varsa bu ruha sirayet eder ve ruh etkilenir. Yine normal şartlar altında insan yer, içer, gezer, çalışır, üzülür, sever ve düşünür. Bunlar bedensel ve ruhsal ihtiyaçlardır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli hasletlerden biri düşünmektir. Bilmem dikkatinizi çekmiş midir, el-Ağlebiyetul’Ûzma  diyebileceğimiz kadar çoğunluğumuz düşünme yetisini kaybetmiş, düşünebilecek iken düşünmekten vazgeçmişiz. Ya da kafamız  sadece bir-iki şeye çalışır hale gelmişiz. Fıtrat üzere doğduktan sonra gelişme sürecimiz, normal akışında süregitmektedir. Şöyle ki: küçükken düşünce yetimiz çok zayıftır. Bize söylenen her şeye inanırız. Gerçek manada çocuğuz. Değerlendirme, yargılama ve eleştirme gibi özellikler bizde mevcut değildir. Biraz büyüyüp serpildiğimiz zaman düşünme aşamasına geçmiş oluyoruz. Soru sormaya, cevap aramaya başlıyoruz. Annemizin babamızın bize verdiği cevaplar artık bizi tatmin etmemeye başlar, başka cevaplar arar, konularla ilgili açıklamalar istemeye, tartışmaya, eleştirmeye yani düşünmeye başlarız. Bu olağan sürecini takip edebilseydik, düşünce merdivenlerini usulüne uygun çıkabilseydik ideal insan modelini yakalayabilecektik. Ne yazık ki, biraz daha büyüdükten sonra bize bir şeyler olmaya başlıyor. Düşünmemiz gereken birçok şeyi düşünmemeye başlıyor, normal bir çocuğun da gerisine düşüyoruz. Uyurgezer gibi ortalıkta dolaşıyor, uyuduğumuzun da farkında olmuyoruz. Embriyo doğal ve olması gereken süreci takip ettiği için mükemmel bir varlık haline gelir. Bir aksilik halinde tedavi edilmediğinde de “düşük” dediğimiz hadise meydana gelir. Zihnimiz de gereken takip sürecinin dışına çıktığında düşük yapar. Boş rahim gibi artık boş bir kafa ile baş başa kalırız. Zihnimiz düşük mü yapmış ne? Ali Şeriati şöyle der: “Uzun bir zamandır düşünme gücü, toplumumuzun elinden alınmıştır. Toplumumuzun imanında kusur yoktur. İmanı bir numaradır. Ama ne yazık ki, düşüncesi yoktur. Düşüncesiz iman ise, kör taassuptan başka bir şey değildir. Bu nedenle toplumumuzun düşünmeye çok ama çok ihtiyacı vardır. Düşünen bir milletin zaferi engellenemez. Bundan olacaktır ki, bir milletin zaferinin engellenmesi için ve hatta uygun zamanlarda kendisi için bir şeyler yapabilmesinin önüne geçilmesi için düşünme gücü elinden alınır”. Bize şimdi yapıldığı gibi… Genetiğimizle, DNA’mızla oynanmış ve bize öyle bir aşı yapılmış ki, artık düşünmememiz gereken şeyleri düşünüyoruz. Düşünmemiz gereken şeyleri de düşünmüyoruz. Zihnimizin düşünce telleri ters bağlanmış gibi. Bunlara örnek vermek istemiyorum ki biraz düşünme egzersizi yapalım. Milletimiz hem zihnen, hem de vakı’ada gerçekten uyuşturulmuştur. “Tatar Ramazan” filminde aklımda kaldığı kadarıyla şöyle bir sahne vardır. Cezaevine uyuşturucu alınır. Başgardiyanın da bundan haberi vardır. Uyuşturucu trafiğinden haberdar olan cezaevi müdürü, başgardiyanı çağırır ve konuyu ona açıp, içeri uyuşturucu alınıyormuş bu doğru mudur? diye sorar. Başgardiyan şöyle  cevaplar. “uyuşturucu uyutur. Mahkûm uyursa asayiş berkemal”. Birileri de berkemal asayişi uyuşturulmamızda bulmuş. Millet uyursa asayiş berkemal mı deniliyor? Uyumamız yeterli görülmemiş üstüne üstlük uyuşturulmuşuz anlayacağımız. Şimdi konumuzun başına dönelim. Şöyle demiştim, Cumhuriyet Tarihi boyunca Müslümanlar hiç bu kadar rahat etmemiş, İslam dinini tebliğ yolları hiç bu kadar asfaltlanmamış, tebliğ duble yollar yapılmamıştı. Müslümanlar tebliğ için her vasıtaya sahip durumdadırlar. Her imkân elimizin altındadır. Aklımıza ne gelirse hepsi mevcuttur. İlim ceplerimizde… yani ilim ile kafamız arasındaki mesafe bir metre…  Bunu alma zahmetinde bulunan kaç kişi var ki! Mesafeler kısalmış da ne olmuş. Her akrabamız bir tık ötede. Her komşumuz bir adım ötede… Dine baskı vardı, millet dini değerlere çok tutunuyordu. Dine baskı kalktı, millet dinini bıraktı. Dile baskı vardı, millet diline özen gösteriyordu. Dile baskı kalktı, millet dilini bıraktı. Düşünceye baskı vardı ve “düşünce suçu” denilen bir suç vardı. O zaman düşünüyorduk. Düşünce serbest bırakıldı, biz de düşünmeyi bıraktık. Zaman yeni bir sosyolojiyi de yeni bir psikolojiyi de beraberinde getirmiş. Bizlere bir şey olmuş diyeceğim ama yanlış olacak. Bize bir şey değil, çok şey olmuş. Geçmişin tehlikesi esir olmaktı, geleceğin tehlikesi robot olmak, demişti biri yıllar önce. Yoksa o günleri mi yaşıyoruz? Toplum olarak zombileşmiş[1] ve zombileştirilmişiz dersem, bilmem abartmış olacak mıyım? Acı gerçek şu ki, biz İslam dini için yeterince çalışmıyoruz, çabalamıyoruz. Tembelliğimiz de Cumhuriyet Tarihinden bu yana en yüksek seviyede. İmkânlar ile ters orantılı bir seyir sergilemişiz. İmkânlar çoğaldıkça imkânları kullanacağımıza tembelleşmişiz, çalışmışız ama başkalarına veya başka şeylere çalışmışız. Çalışmışız ama çalışmamız gereken yerde çalışmamışız. Düşünmüşüz ama düşünmemiz gerekenleri düşünmemişiz. İlginçtir ki gidişattan da şikâyetçiyiz. Bize bir şeyler olmuş. Vaaz dinlemek bile bize çok sıkıcı gelmeye başlamış. Cuma namazından önceki kısa vaazı bile dinlemeye tahammülümüz kalmamış. Geçen Cuma, öğle ezanından önce camiye gittim. Camide beş-altı yaşlı vardı. Ezan okundu cami hâlâ boştu. Cuma namazına birkaç dakika kalınca bizim Müslümanlar gelmeye başladı. Anladım ki, zaman ayarlaması yapmışlar. Namazlarını kılıp gideceklerdi. Öyle de yaptılar. Allah kabul etsin. Düşüncesizliğimize tembelliğimizi de ekleyince çocuklarımızı, akrabalarımızı, komşularımızı küfrün insafına bırakır olduk. Allah var onlar bizim gibi değiller, onlar çalışkan, yaptıkları her plan ve projede en az yüz yıl sonrasını düşünüyorlar. Biz günümüzü düşünürken onlar sadece yarını değil, yarınlarını düşünüyorlar. Allah da çalışana verince olan bize oluyor. Yazımı hayatın içinden bir hikâye ile bitirmek istiyorum. Bizim buralarda meczup biri var. (mecnun demedim). Bir kardeşten dinledim. Şöyle diyordu: “Geçenlerde vakit namazı için camiye gitmiştik. Kametten sonra imam arkasına dönerek: “استووا واتّصلوا رحمنا و رحمك الله” “Xwedê ji we razî be xwe rast bikin” (Allah sizden razı olsun, kendinizi düzeltin.) dedi. Bizim meczub, bir söyledi ama pir söyledi: “Seyda tû xwe rast bike em tev rastin” (Seyda sen kendini düzeltirsen biz hepimiz düzgün oluruz). Yazımızın başlığı düşünen meczub idi. Keşke en azından bir meczub  kadar düşünebilseydik. Düşünmek zararlıdır, dercesine düşünmekten kaçınıyoruz. Unutmamalıyız ki, bir toprak ne kadar zengin, kırmızı ve gübreli olursa olsun ekilmedikçe mahsul vermez, bir insan ne kadar zeki olursa olsun, kafasına düşünme suyu verilmedikçe fikir üretmez. Boş arazi aylandız ve karûş, boş kafa kepek üretir. Ama şunu da yazmasam Seydalara haksızlık olur diyorum. İmam bir gün hutbe okumak için minbere çıkar. Herkes çok düzensiz oturmuş vaziyette… Dışarıda kalanlar var. Vatandaşın biri ayağa kalkar ve cami cemaatine seslenir. “Allah sizden razı olsun. Herkes bir adım öne geçsin” henüz hutbeye başlamamış imam taşı gediğine koyar: “Benim bütün anlatacağım şu Müslümanın söylediğinden ibarettir, lütfen herkes bir adım öne çıksın, bütün sorunlarımız bitecektir” Düşünce dükkânımızın kepenklerini indirmişiz. Kendimize başka dükkânlar açmışız. Andre’nin dediği gibi rahatlık içindeki düşüncemiz uykuya dalmış. Ama ne uyku. Aslında bir hastalıkla müptelayız. Yukarıda insanın ruh ve bedenden müteşekkil bir varlık olduğunu söyledik. Allah’u Teâla’nın ayet-i kerimede belirttiği “Onların kalplerinde hastalık vardır. (Bakara/10)” diye belirttiği hastalık kardiyologların işi olan kalp hastalığı değil, ruhî bir hastalıktır. İlacı da eczanelerde bulunmaz. Hakkıyla düşünmememiz de bir hastalıktır. Düşünce mekanizmamızı harekete geçirmemiz için de ilaçlar bildiğimiz klasik eczanelerde ve aktarlarda bulunmaz. Her türlü ruhi hastalıkların ilaçlarının bulunduğu bir eczaneyi göstererek bitirelim. “Biz Kur’an’dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o müminleri için bir şifa, bir rahmettir. (İsra-82)” “Andolsun ki,  biz Kur’an’ı öğüt alıp düşünmek için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp düşünen var mı?(Kamer/32) Yine başa mı döndük? O zaman neyi düşünelim? Nasıl düşünelim? diye soracaksınız. Bu soruların cevaplarını bilmeyecek kadar düşüncesiz olduğunuza inanmıyorum. Çünkü herkes cin gibi.  Elmasın yerin derinliklerinde olması gibi hakikat de düşüncenin derinliklerindedir, diyen ne kadar da güzel de demiş. Sürekli arabalarımızın marşına mı basacağız. Biraz da zihnimizin marş anahtarına basmamız lazım. Haydi hayırlı düşünceler… Allah sonumuz hayr eyleye. …Mehmet Ziya Gümüş mehmetziyagumus@gmail.com [1] Zombi: uykusuzluktan, yorgunluktan serseme dönmüş kimse.
inzar

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS