Düşünce denilen şey; ilk insandan beri günümüze dek var olagelen bir olgudur. Tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. Hatta kimi kelam alimleri ve filozoflar Yüce Allah’ın aklı, ezeli ve ebedi olduğundan düşünceyi de sonsuz geçmişe sahip olarak tasavvur etmişlerdir. Lakin bizim konu çerçevemiz beşerin düşünce tarihi olduğundan Alim olan Yüce Allahın düşünmesi vb. meseleleri yine kelam alimleri ve filozoflara tartışma konusu olarak bırakalım.
Günümüzde var olan tüm “Düşünce Tarihi” kitapları batı eksenli olduğundan isimlendirme olarak “Felsefe Tarihi” ismini seçmişlerdir. Bizler Müslüman bir birey olarak İslami bakış açısı gereğince Düşünce Tarihi ismini daha makul ve gerekli görmekteyiz.
Niçin Düşünce Tarihi dedik de Felsefe Tarihi demedik. Çünkü Felsefe (Filosofia) Tarihi Yunanca bir kelime olup “hikmet sevgisi” anlamına gelmektedir. Bütün bir düşünce tarihini Yunan düşüncesi, sözleri ve kelimeleri ile başlatamayız. Böyle bir isimlendirmeyle henüz işin başındayken düşüncenin sınırlarını sınırlandırmış oluruz. Nerde insan yaşıyorsa orada bir düşünce vardır. Afrika, Amerika, Çin, Hint, Yunan, İslam…
Yunanlar da insanlık tarihinde yer almış bir grup insandır. Tarihte sadece onlar yoktur, başka insan grup ve birliktelikleri de vardır. Felsefe tarihi demeyişimizin ilk sebebi budur. Diğer bir sebep de üniversitelerde felsefe bölümü vardır. Bizler Felsefe Tarihi diyerek sanki bir disiplinin tarihini ifade etmiş gibi oluruz. Aynı İslam Tarihi, Medeniyet Tarihi, Hadis Tarihi, Tıp Tarihi, Fizik Tarihi vb. gibi… Dolayısıyla Düşünce Tarihi dediğimizde içerisinde insanlık ile ilgili her ne varsa o vardır. Yani hem felsefe hem İslam hem medeniyet hem de her türlü tarih anlayışı Düşünce Tarihi içerisinde yer alır. Çünkü her biri bir düşüncenin ürünüdür.
İslam düşüncesi, dört halife devrinde ortaya çıkan dinî, siyasî ve sosyal bazı meseleler üzerine Müslümanların akıl yürütmeleri sonucunda gelişen fikir ayrılıkları neticesinde ortaya çıkmıştır. Emeviler devrinden itibaren bu fikir ayrılıkları, İsrailiyat denilen yabancı tesirlerle çeşitli mezhepler ve fırkalara dönüşmüştür. Abbasilerin birinci asrında felsefenin de İslâm dünyasına girmesiyle İslam felsefesi hızlı bir gelişim süreciyle M. 14. yüzyıla kadar devam etmiştir. Kelamda, tasavvufta ve felsefede önemli okullar veya ekoller teşekkül etmiştir. Felsefi ekollerin en önemlileri, Meşşailik, İşrakilik ve Rivakiye’dir. Ancak çeşitli nedenlerden dolayı, bu yüzyıldan sonra özellikle saf felsefi düşünce eskiye göre bir duraklama ve gerileme içerisine girmiştir. İslam Düşünce Tarihini net bir dönem olarak tayin etmek gerekirse İbni Rüşt ile başlamış, günümüze kadar gelmiştir. Kopma, geride kalma gibi bir şey söz konusu değildir ve bu halen de devam etmektedir. Düşünce inkıtaa uğramaz. Sadece yaygınlık göstermeyebilir.
“İnsan natıka bir canlıdır”. Natık; düşünmek ve konuşmaktır. Dolayısıyla Düşünce Tarihi dediğimizde insanın düşünme, konuşma ve anlama tarihini ifade ediyoruz. İslam düşüncesi insanı hem düşünme hem de konuşma kabiliyeti içerisinde ele alır ve tam bir tefekkür sağlar.
Tarih ilminin birçok tanımı yapılmıştır. Yapılan bu farklı tanımlamalarla birlikte “Tarih;
A-Geçmişteki tüm hadiseleri,
B-Geçmişte yaşanılan hadiselerden anlatılmaya değer olanları,
C-Anlatılmaya değer olanların oluşturduğu anlatının kendisi.” şeklinde üç farklı bakış açısı ile Düşünce Tarihine bakıldığında C şıkkındaki tanım Düşünce Tarihinin sınırlarını oluşturmaktadır. Özellikle üçüncü madde gereğince insanların düşündüklerinden nelerin anlatılmaya değer olduğuna, hangi kriterlere bağlı olarak karar verildiğine ve bizler bugün bu kriterleri doğru mu yanlış mı kabul etmeliyiz gibi hususları tayin etmektedir.
Anlatılmaya değer Düşünce Tarihinin ana başlıkları düşünce tarihi kitaplarında genellikle şu şekilde sistematik hale getirilmiştir;
inzar
- İlk Çağ Düşüncesi: Yunan Düşüncesi (Atina-Kudüs)
- Orta Çağ Düşüncesi: İslam/Latin Düşüncesi
- Yeni Çağ Düşüncesi: Modern Batı Düşüncesi
inzar