İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
    • 260.SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Doğu! Ahh Doğu! Bu Hacr Ne Zamana Kadar - 3

2014-07-16
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Üstad İslam âleminin ahvaline son derece vakıftı. Doğuyla Batı medeniyetleri arasındaki farkları çok net bir şekilde biliyordu. Kesinlikle bu alanın yegâne uzmanlarındandı.
Üstad İslam âleminin ahvaline son derece vakıftı. Doğuyla Batı medeniyetleri arasındaki farkları çok net bir şekilde biliyordu. Kesinlikle bu alanın yegâne uzmanlarındandı. Doğulular deyip isimlendirdiği ve merkezine İslam ümmetini yerleştirdiği vahiy medeniyetinin düşüş ve çöküşünün sebeplerini gayet kuşatıcı bir şekilde ortaya koyup kritik edebiliyordu. İttihad-ı İslam projesinin etkin mimarlarındandı. Konu bağlamında önerdiği çözümler yeni ve orijinaldi. Tecdidi bir çıkışın öncülerinden ve kendinden sonraki hareketlenme ve şuurlanmanın rehberlerindendi. İnsandı… Ve elbette kusurları vardı. Bununla beraber ümmetin hastalıklarına ilaç, problemlerine çözüm arama ve bulma noktasında adeta bir çağlayandı. Uzatmadan, Üstad’la sohbetimize kaldığımız yerden devam edelim, buyurun:

“Üstadım dedim, artık kâfi… Bir yerlere varmak, hastalıklarla ilgili artık bir şeyler söylemek şart, ihtilaf diyorsunuz, ihtilafta ittifak diyorsunuz, daha başka birçok şey söylüyorsunuz; ama artık ilaç ve ama artık tedavi yollarına gelelim…”

Toparlandı. Meclise göz gezdirdi. Sonra bana dönerek hepimize hitaben:

“Madem benden Doğululara içmesi kolay olan bir ilaç istiyorsunuz, öyleyse söyleyeyim:

Gerçekten yeni bir çalışmaya muhtacız. Bu sayede ruhlar ve bedenler üzerinde egemen olan birinci hâkimin –ki bu “din”dir – gerçek anlamı konusunda sahih bilgi ve yeni bir anlayışla yeni bir nesil yetiştireceğiz ve vatanın yaşaması uğruna ölümü göğüslemek için azmimizi bileyeceğiz…”

“Ümmetin hâl u ahvali ortadayken bunu nasıl yapacağız ki!”

“Bunu bir takım cemiyetler yerine getirecektir, dedi. Bu cemiyetlerin idaresini de, izzet-i nefis sahibi, hiçbir hükümdarın kapısını çalmayacak, olaylar tarafından sarsılmayacak, tehditlerin azimlerini kırmayacağı, makam vaadinin kendilerini aldatmayacağı, ticaret ya da kazancın kendilerini işlerinden alıkoymayacağı yönünde kendi kendilerine söz veren, vatanın (İslam beldelerinin) esaretten kurtulması uğruna bütün güçlük ve zorlukları asıl kazanç, bunun aksini ise zarar gören insanlar üstlenecektir.”

Bunu dinlerken başta Üstad olmak üzere etrafını saran talebe ve taraftarlarının neler yaptıklarına ve nelerle meşgul olduklarına dikkat kesildim. Bana söylediklerinin tatbiki için yoğun bir çaba içinde olduğunu ve taraftarlarını da buna yönlendirdiğini müşahede ettim. Fakat bu söyledikleri mazi memleketi için çekirdek ve tohum mesabesindeydi henüz. Ama daha sonra Hasan El-Benna’nın tesisine öncülük ettiği İhvan ağacına, binasına baktım. Bu ağaç, bu bina o tohum ve esasların arz-ı endam etmiş resimleriydi. İhvan’dan etkilenen çağdaş oluşum ve hareketler de öyle… Elbette telahüku’l-efkâr Üstadın önerisi tekâmül etmişti…

Meclistekilerle beraber dedik ki: “Üstad ne güzel anlattı! Allah ümmete bu şerefli gayeleri gerçekleştirecek, izzet-i nefis sahibi fertler nasip ettiğinde onlar (sultan onların kapılarını çalmak istese bile) hiçbir sultanın kapısını çalmayacak, hiçbir makama üşüşmeyeceklerdir. Eğer onlar bunu yaparlarsa, ahde vefa ilkesinden şaşmayacak ve verdikleri sözden dönmeyeceklerdir. Fakat böyle kimseler nerede?”

O, buna şöyle cevap verdi:

“Derler ki, ihtiyaç, icadın anahtarıdır. Muhammed Mustafa (S.A.V) da ‘darlık artarsa, rahatlama olur’ buyurmuştur. Buna göre kriz gayreti doğurur. Zayıf kişiden, ancak umudunu yitirdiğinde bir şeyler umulur. Darlık yaşanmadan ferahlık olmaz. Zifiri gece karanlığı geçmeden fecir doğmaz.”

Araya girdim, “işaretler var mı, bir şey görüyor musunuz?” dedim.

Dedi ki: “Gördüğüm kadarıyla Doğu’nun fecrinin doğması pek yakınlaşmıştır. Zira Doğu’da ortalık iyice kararmıştır. Bu darlıktan sonra sadece ferahlık vardır. Allah’ın yarattıkları hakkında kanunu budur.

Karanlık ne kadar etrafı sararsa sarsın, mutlaka bir gün açılacaktır.

Dünya ne kadar karanlıkta kalırsa kalsın mutlaka fecir doğacaktır.”

“Nasıl bu kadar emin konuşabiliyorsunuz, size bunu ilham eden amil ne?” Dedim.
Dedi ki: “Evet, mutlaka o ferdi hayat, dinçlik ve uyanış öğeleri taşıyan bahar rüzgârı gelecek ve en derin cehaletin içinde bulunan milletlerin üzerine esecektir. Ümmet bu havayı teneffüs ettiğinde derhal uykusundan sıçrayacak, yeryüzünün bütün memleketlerini kendine boyun eğdirip fethedecek ve adaletle dolduracaktır. Tekrar diyorum ki, evet, bu bahar rüzgârının mutlaka esmesi gerekir. Zira o bu memleketlerden çekildikten sonra buralar zillet uçurumlarına yuvarlandı ve dinamizmi tembelliğe, ilmi cahilliğe, hükümranlığı da gerçekten şekle dönüştü. Bu sebeple mutlaka devranın dönmesi ve bir kere daha Doğu’ya uğraması, bu sayede akılların dinamizm kazanması, kaybolan şerefin yeniden elde edilmesi için azimetlerin bilenerek inkişaf etmesi ve Allah’ın izniyle, tembellik zaviyelerinden ulu insanların çıkması zorunluluk halini aldı.”

Üstadın ikna etme kabiliyetinin yanında belagati de fevkalade tesirliydi. İnsanı rahatlıkla heyecana ve harekete geçirebiliyordu. Bundan başka muazzam bir cezp ediciliği vardı. Gören peşinden, dinleyen yanından ayrılmak istemezdi. Söyledikleri gerçekten doğruydu ve ama bu doğrular onun lisanında adeta manadan deryayı andırıyordu.

Dedim ki: Ya Üstad! Ümit ve müjde dolu konuşuyorsunuz. Hayali değil konuşmalarınız, teselli için de değil, bu açık. Ama asırlar boyu kısıtlama mahkûmu olmuş bir toplumun bundan kurtulması ne kadar kolay olabilir?”

Dedi ki: Olur… Ama asla unutmayın ki, üzerine kısıtlama konan bir milletin bu kısıtlamayı kaldırması, ancak gerçek bilgiyle topyekûn toplumu terakki ettirmek, kendi kendilerini idare için kurumlarını oluşturmanın çarelerine başvurmak sayesinde kendi yeterliliğini kazanmakla mümkün olur. Bu, elbette öyle zannettiğiniz gibi kolay bir iş değildir. Bu öyle zor engellerle karşılaşacaktır ki, üzerinde uzun süre durup düşünmek, büyük hikmet ve deha gücü hazırlamak ve bu engelleri aşmak için yılmadan çalışmak gerekecektir.

Âlim, silahsız olsa bile ilmi sayesinde cesur bir yiğittir.
Cahil ise, cüretli olsa bile cahilliği sebebiyle silahsızdır.”

Mademki söz ulemaya geldi –ki onlar nübüvvetin varisidirler – onlara dair ne söyleyeceksiniz, asıl söz söylenmesi gereken makam bizzat onlar değiller mi? dedim.

“Doğru, dedi. Şairin diliyle; şeref kazandıkları veraset hakkını ifa yolunda ulemanın yapması gereken, din bağını ihya için harekete geçmek, dinin davet ettiği ittifakı sağlayarak hükümranlık konusunda meydana gelen ihtilafı kaldırmak ve bu ittifakın bağlantı noktalarını mescitler ve medreselerde kurmaktı. Amaç da şudur; her mescit ve her medreseyi vahdet ruhunun merkezi yapmak her birini ayrı zincirin birer halkasına dönüştürmekti ki zincirin uçlarından biri sallandığında onun titremesiyle diğer uç da sallansın…

“Sonra?”

“Sonra da yeryüzünün bütün bölgelerindeki âlimler, hatipler, imamlar ve vaizler birbirleriyle irtibatlı olurlar, kendileri için muhtelif coğrafyalarda merkezler kurarlar, birlik ve beraberliklerine ilişkin hususlarda o merkezlere müracaat ederler, halkın elinden tutarak onları vahyin ve sahih naklin gösterdiği yöne yöneltirler. Böylece vahdetin şubelerini tek bir merkezde toplarlar ki bu da mukaddes toprakların en şereflisi olan Beyt-i Haram’dır…”

Üstad, ulema önderliğinde ümmete öncülük edecek teşkilatî bir cemaatin şemasını çiziyordu. Döneme göre gerçekten çok temel şeyler söylüyordu. Önerilerini önemli kılan asıl husus, döneme göre bunlar yeni şeylerdi ve bunlarla topyekûn bir ıslah hareketini başlatmayı hedefliyordu. Ona dedim ki:

“Bununla ulaşılacak maksatları da söyler misin Üstadım!”

“Çünkü dini ancak bu şekilde güçlendirebilir, onu casuslardan koruyabilir, bir çatlak meydana geldiğinde ve yabancılar onur kırıcı biçimde müdahale için kapıyı çaldıklarında ümmetin ihtiyaçlarını karşılayabilirler. Aynı şekilde bu, ilmi yaymak, zihinleri aydınlatmak ve dini zararlı bidatlerden korumak için de etkili bir yoldur. Bağları sağlamlaştırmak ancak ilmi dereceleri belirlemek ve vazifeleri sınırlamakla mümkün olur. Eğer bir bidatçi bidat çıkarırsa, durumun çeşitli kesimler arasındaki ilişkiyle derhal kontrol altına alınması ve bidatin halk arasında yayılmadan yok edilmesi mümkün olur. Bunun peşinden ümmetin gücünün artacağı, sesinin yükseleceği ve kendisini kuşatan musibetleri kaldırma kudretine kavuşacağı, basiret sahiplerine gizli değildir.”

Neden sonra derinden bir ah çekerek: “Ama ben son derece üzgünüm” dedi.

“Niçin Üstadım?

“Çünkü… Dedi, âlim ve aklı başında Müslümanların fikirleri bu vasıtaya teveccüh etmedi. Oysa bu en yakın vasıtadır.

“Ama her şey bitmemiş ki Üstadım! dedim.”

“Doğru dedi ve ardından ‘ve ben ümit ediyorum ki, şeref ve hamiyet sahipleri bu vasıtaya yönelecekler, Müslümanların yönetici ve uleması da onlara yardımcı olacak ve destek verecektir. Böylece birlik ve beraberlikleri sağlanacak, parçalanmışlıkları ortadan kalkacaktır. Uzak bölgelere davetçiler gönderir, yakındakilerle musafaha yapar, din ve dünyaları için bir yarar sağlar ya da zararı dokunmasından endişe edilen konularda birbirlerinin hallerine muttali olurlarsa, bu zor bir iş değildir. Bu büyük işin gerçekleşmesiyle vazifelerini eda etmiş ve saadete talip olmuş olurlar. (Müslümanlarda) hala hayat belirtileri vardır. Umutlar kesilmedi. Dönüş Allah’adır.”

Son derece üzgündü Üstad. Onun mahzun haleti bizi de sarmıştı… Nefeslendikten hemen sonra iri güzel gözlerini meçhul bir noktada sabitleyerek ve adeta haykırarak:

“Evet, neredesiniz siz ey ecdat, ey eşraf, yiğitler, adaletle hükmedenler, adaletle yönetenler, hikmetle konuşanlar ve ey ümmet müessesesini kuranlar!... Dönüp kabirlerinizin arasında sizden sonrakilerin ardınızdan yaptıklarına, evlatlarınızın, sizinle aynı inancı paylaşanların başına gelenlere bir bakmaz mısınız?

Onlar sizin hayat tarzınızı bıraktılar, sizin yolunuzdan çıktılar, sizin yolunuzdan saptılar. Her erdemi erdemsizlikle değiştirdiler. Allah’ın her emrinin aksini yaptılar. Dini hikmeti arkalarına attılar, peygamberlerin efendisinin şeriatına uymadılar, fırka ve hiziplere ayrıldılar. Hükümdarları zorla tahtlarından indirildi, hak sahipleri haksızlıkla haklarından yoksun bırakıldı, güçlüler güçsüzleşti, asiller hakir oldu, zenginler fakir olarak akşamladı, sağlıklılar hasta olarak sabahladı, aslanlar deve kuşuna dönüp öyle zayıf bir konuma geldi ki üzüntüden yürekler eriyecek, hüzünden ciğerler yanacak. Hepsi de Batılı devletlerin avı oldular. Kendi haremlerini ve topraklarını savunma güçleri kalmadı. Berzah âleminizden bir tellal çıkıp da seslenmez mi? Gafili uyarıp, uyuyanı uyandırmaz mı, yolunu şaşıranı doğru yola iletmez mi? “Muhakkak ki hepimiz Allah’tan geldik, yine O’na döneceğiz.” (2/156)

Üstad daha başka birçok ilaç ve çözüm önerilerinden söz etti. Bunların bir kısmını daha size aktarmak niyetindeydim, ancak editörüm “yeter!” deyip beni uyarmadan uyanmamın ve bir yerde durmamın daha selametli olacağına karar verdim… Allah’a emanet olunuz…

Not: Diyaloglarda “Üstad” olarak geçen âlim Cemalleddin Efgani’dir.

Sorular (biri - ikisi dışında, geri kalanı) tarafımdan tanzim edilmiştir.

Cevap metinleri: Efgani’ye ait olup talebesi Mahzumi Paşa’nın “Cemaladdin Efgani’nin Hatıraları” isimli kitabından alınmıştır.

Muhammed Mehdi Gül / İnzar Dergisi - Temmuz 2014 (118. Sayı)
 

 


Muhammed Mehdi Gül

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS