İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
    • 260.SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Doğu! Ahh Doğu! Bu Hacr Ne Zamana Kadar - 2

2014-05-23
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Geçen ki sohbetimizin sonunda hekim Üstadın ilaçlara dair cevaplarını dinlemek üzere “tekrar buraya döneceğiz” deyip ayrılmıştık. Tabii ki hâlin insanı olarak sohbette ben hayaliydim. Hayalen maziye gitmiş, onları okumuş veya dinlemiştim. Ardından hâle dönmüştüm. Döndükten sonra Üstadın yaptığı ...
Geçen ki sohbetimizin sonunda hekim Üstadın ilaçlara dair cevaplarını dinlemek üzere “tekrar buraya döneceğiz” deyip ayrılmıştık. Tabii ki hâlin insanı olarak sohbette ben hayaliydim. Hayalen maziye gitmiş, onları okumuş veya dinlemiştim. Ardından hâle dönmüştüm. Döndükten sonra Üstadın yaptığı muazzam tespitlere yoğunlaşmış, onlar üzerinde uzun uzadıya düşünmüş ve kendimce faydalı bulduğum bazı sonuçlar çıkarmıştım, hatta onlardan bir kısmını arkadaşlarımla paylaşıp müzakeresini bile yapmıştık.

Tabii ki İslam âleminin ahvaline dair çok önemli tespitlerdi. Hepsi de önemli idi… Bunlar içinde anahtar bir cümle olarak gördüğüm ve bana göre en etkileyici olanı ise “ittifakta ihtilaf edip ihtilafta ittifak eden ve adeta ittifak etmemek üzere ittifak eden…” sözüydü. Yaklaşık 130 sene önceki ümmetin ahvaline dair söylenmişti bu söz, ama ümmetin şu içinde bulunduğumuz ahvalini bütünüyle olduğu gibi özetliyordu. Ne yazık ki doğru bir söz… Düşünebiliyor musunuz, İslam’a ve ümmete yapılan saldırı ve hücumların hiç biri ihtilafları bertaraf etmeye ve ittifak kurumunu tesis etmeye kâfi gelmiyor. Ümmet olarak bunun en uç noktasını yaşıyoruz. Gerçekten bu çok yakıcı bir beladır, belki de semavi bir azap ya da gazaptır. Neden? Çünkü akıl ve mantık, dine ve mukaddesata yapılan saldırılar karşısında bir ve beraber olmayı yalnızca gerekli değil, aynı zamanda zorunlu kılıyor. Şayet bu birlik oluşmuyorsa bir problem var demektir. Hayır, ben sıradan bir problemin varlığından söz etmiyorum, müzmin bir hastalık, bulaşıcı bir sâri, bir maraz var demektir. Zaten Üstad da bunu “Şeriatın sefih ve savurgan varise getirdiği kısıtlama, yani hacr” ile açıklamaktadır.

Hâsılı, uzatmayayım. Söz verdiğimiz gibi mazinin musdarip vadilerine doğru hayalimle beraber yola çıktık. Yolda fikir kuraklığının mümbit arazileri nasıl da kevire çevirdiğini gördüm. İman ve onun içindeki yüksek siyasetin açlık ve çaresizlikte nasıl da tavan yaptığını ve Üstadın sohbete başlamış olduğunu gördüm. Hayalimin eteğinden çekip son derece düşünceli bir haletle sessizce bir köşeye çömelip Üstadı dinlemeye koyuldum.

Üstad geçen sohbetin sonunda sorulan “Biz sizden ilaç istiyoruz, ilaç ne? Onu söyle!” sorusuna genel bir çerçevede cevap veriyordu. Mesele, sefihlik ve savurganlığın izalesi, buna bağlı olarak kısıtlamanın kaldırılması ve dolayısıyla ümmetin bağımsızlığını yeniden elde etmesi etrafındaydı. Ben varıp oturduğumda Üstad şunları konuşuyordu:

“Bu kısıtlamayı kaldırma ve bağımsızlık için yapılan talepleri, ancak en tesirli yollara başvurulunca sonuç alır…”

Mesela? Dedi bir ses…

“Mesela sağlam bilgiyle genel seviyeyi yükseltmek, zaaf noktalarına vakıf olmak, hakları ve vazifeleri bilmek, hedefe ulaşmanın yolunu öğrenmek, zayıfın hakkını güçlüden almanın yollarına girmek gibi…”

Üstadın sözü bitmişti ki biri araya girdi. Meclistekiler adına şunları söyledi:

“Ey Üstad! Kısıtlama örneği ve bunun anlamı, benzetmenin maksadı ve içerdiği hikmet bütün bunlar değerli sözler ve tatmin edici önemli görüşlerdir. Fakat medrese öğrencilerinin yaptığı gibi hastalığın bu tarzda ortaya konması, zannetmiyoruz ki hedefe ulaştırsın. Bununla arzu edilen amaca ulaşılmaz. Özellikle Doğuluların çoğunluğunun cehalet karanlıklarında bocaladığı bugünlerde ve sizin sözünüzden anladığımız kadarıyla bağımsızlıklarını kaybetmişlerken, konuşanların sayısı artıp, iş yapanlar nadir bulunur olmuşken ve uygulama olanağı olan bir görüş bulmak zorlaşmışken bu mümkün değildir. Yoksa “milyonlarca halk öğrenir, ahlaklanır, idrak eder, görevlerini bilir ve gerçek bir birlik sağlarsa, mutlaka binlere galip gelir. “Denilecek gayeye ulaştıran yolları ve nazariyatı fiilen tatbik imkânını açıklamaktır.”

“Üstad siz gerçekten ilaç istiyorsunuz dedi. Oysa hastalık doğunun ve doğu halklarının bedenine girip iyice yerleşmiştir. Uzman doktorun fayda veya şifa verecek koruyucu ilacı anlatması zor hatta imkânsızdır. Çünkü inanıyor ki hasta o ilacı kullanmayacak, hatta belki de doktorun tavsiye ettiği ilacın tam tersini kullanacaktır. Doktorun tavsiye ettiği ilacı kullanmazsa çabucak öleceğimi bilse de bunu yapacaktır. İşte muhtelif bölgelerde yaşayan Doğuluların hali budur.”

“Dedikleriniz doğru ve tamamen katılıyorum” dedi dinleyenlerden biri. Bir hekim gibi, önerilecek ilaca karşı hastanın halet-i ruhiyesi ile sergileyeceği davranışları da ortaya koydunuz. Biz Doğuluların hali, halet-i ruhiyeleri aynen ifade ettiğiniz gibidir. Ama hastayı tanıyıp hastalığa tamamen vakıf olan hekime düşen çekinmeden ilacı ortaya koymaktır. Size düşen de budur!

Ahh! Diyerek konuşmayı sürdürdü Üstad:

“Doğulularda, acil şifa verecek ilaç vardır. Fakat bu, içlerindeki korkakları ürküten en tehlikeli bir ilaçtır. Bunu, Üstad Arap şairleri

Ya onurlu yaşa ya da mızrak darbeleri ve

Dalgalanan bayraklar arasında şerefinle öl.

Üstün şeref, her tarafından kanlar akmadıkça,

Eziyetten kurtulamaz.

Beyitleriyle anlatmışlardır.

Şimdi bu çeşit ilacı Batılılar miras aldı ve onu tam anlamıyla uyguladılar neticede bugün hissedilir şekilde, önümüzde ve arkamızda yaygın olarak gördüğümüz üstünlük, hükümranlık ve Doğuluları yönetme ayrıcalıklarını elde ettiler.”

“Anladığım, diyorsunuz ki Doğulular cihadı, ölümü göze almayı ter kettiler. Onlar bunu terk edince izzet ve onur da onları ter ketti.

“Evet. Doğulular bu şifa verici ve koruyucu ilaçta acı bir tad, geçici bir zorluk ve zahmet hissettiler. Bu yüzden onu kaldırıp bir tarafa attılar ve (merkeb ve yere çakılan kazık gibi) boyunduruk altına alınmış şeref ve hükümranlığa razı oldular. Bazen bu ikisine bile tam anlamıyla sahip değiller…”

“Yani ne diyorsunuz?”

“Yani diyorum ki, Doğuda bu çeşit tedavilere ulaşılmasını uzak ihtimal olarak görüyorum. Niye diyeceksiniz? Çünkü gayretler körelmiş, kararlı tavırlar azalmış, düşünce birliği kalmamış ve tembelliğe teslim olunmuştur. Doğuluların çoğunluğu izzet-i nefis sahibi hedeflerden uzaklaşmış, ulusal güç ve gerçek hürriyete sahip olduğunda ruhun duyacağı lezzetten mahrum kalmıştır. Tek bir hâkim ferdin sahip olduğu güç ve kuvvet, yönetilen halkın bütününün kuvvetine denk değildir. Açık ki bugün Doğu halkı ihanete teslim olmuş, korkunç bir güç veya obur bir dev olarak hayal ettiği mevhum kuvvete boyun eğmiştir.”

Sonra da şunu ekledi:

“Ölüm korkusuyla yaşayanlar zaten ölmüşlerdir; zillet korkusuyla yaşayanlar zaten zillettedirler… Zillet kapısından girmek zilletten başka bir fayda sağlamaz. Bütün Doğulular, fakirlik korkusuyla her gün fakirlik yaşamaktalar. Ölüm korkusuyla her gün ölümü tadmaktadırlar…”

“Yani böyle mi devam edecek Doğuluların hali? Dedi başka biri…

“Hayır” dedi Üstad ve devam etti:

“Doğu halkları unutmasınlar ki, bugün açgözlülerin hâkimiyetine girmemiş bile olsa Doğudaki her Müslüman şehir ve her İslam bölgesi “Mısır” mesabesindedir. Bu ülkeler için de tuzaklar kurulmuştur ve maazallah düşüş pek yakındır…”

Bu gerçekten dikkatimi çeken bir değerlendirme oldu. Üstad’ın haberi bugünkü Mısır’dan yok, Sisi’nin hıyanetini ve Müslümanların imtihanını bilmiyor. O kendi zamanındaki Mısır’ı ve Mısır özelinde İslam ülkelerini bekleyen tehlikelerden söz ediyor. Yani bundan yüz otuz seneyi aşkın bir zaman öncesini konuşuyor. Ben ise, bugünden o güne hayalen gitmiş olan bir yolcu, bir dinleyiciyim. Ben bunları düşünürken Üstad konuşmaya devam ediyordu:

“Ancak akıllar dinçleşir, azimet sahipleri gayrete gelir ve Doğu milletleri dağılmışlıklarını ortadan kaldırıp aynı fikir etrafında birleşir, uygun yöntemlerle mülk, hürriyet, bağımsızlık ve şereflerini layıkıyla korumak isterlerse bu düşüş gerçekleşmez.”

İşin işte tam da burasında halin halinden muzdarip olan biri olarak Üstad’la bizzat muhatap olup ilaç ve yol haritası üzerinde ısrarla durmayı gerekli gördüm… Üstadım! Dedim; iyi, güzel anlatıyorsunuz, fakat bu düşüş nasıl önlenecek, nasıl olacak?

Sesim alışılagelen seslere göre farklı ve yeni olsa da Üstad buna takılmadı, bir coşan nehir gibi coşup akmaya devam etti:

“Kardeşim dedi, Müslümanlar ve genel olarak Doğuluların kulakları kesin kanıtlarla çınlatıldığında, parlak deliller sonucunda açgözlülerin maskeleri düşüp hükümetlerinin kendi yönettikleri halklara yaptıkları fecaatler hissedilir biçimde ortaya çıktığında, mutlaka uzun esaret süresi kısalacak ve henüz düşmemiş olan Doğu bölgelerinin uzun zillet ve horlanma mesafeleri kısalacaktır. Zira bunların dağınıklıklarını toparlayıp birbirlerine destek elini uzatacak kadar zamanları vardır. Umulur ki Allah’ın eli onların elleri üzerindedir.”

“Üstad da iyi biliyor ki dedim, “kulakların kesin kanıtlarla çınlatılması veya parlak dediler sonucunda açgözlülerin maskelerinin düşmesi, öyle kolay olabilecek bir iş değildir. Bazı şeyleri göze almak gerek!..”

“Elbette dedi, Allah yolunda ileri atılmak, Onun dinini yüceltmek için mal ve can feda etmek, inananların sahip oldukları ilk sıfattır… Mümin kendi kendine iki güzellikten birini bekleyen kişidir; Ya şerefli ve mutlu olarak yaşamak ya da kahramanca şehit olarak ölmek. Böylece ruhu en yüce mertebelere yükselecek, Allah’a yakın olan meleklere katılacaktır…”

Doğuyla ilgili sözünü ettiğiniz düşüş dedim Üstadım, buraya kadar izah ettiklerinizin dışında başka ne gibi bir sebebi olabilir?”

“Maalesef dedi, Doğudaki Müslüman memleketlerinin yıkılışı, asıl büyük yapının yıkılışıyla başlamıştır ki, yıkımın ortasında olan ya da merkez noktasına yaklaşmış bir binanın çöküşünü bilge kişi önleyemez. O büyük yapı dindir…”

“Açar mısın biraz” dedim.

“Sözü uzatmayacağım. Seni geniş açıklamalarla sıkmayacağım diyerek devam etti: fakat dikkatini bütün sebeplerin özündeki sebebe, bütün araçları kuşatan araca çekmek istiyorum… Düşünceni ümmetin ilk ortaya çıkış dönemine götür. Ki bu ümmet, daha evvel uyanık iken şimdi hantallaştı. Daha evvel güçlü iken şimdi zayıfladı, daha evvel efendi iken şimdi köle oldu, daha evvel kendini korurken şimdi zulme uğradı. Bu ümmetin ilk kalkınma sebeplerini araştır. Ta ki çatlak yerlerini ve hastalık mikroplarını iyice belleyesin. Ümmetin birlik ve beraberliğini sağlayacak, ferdlerin himmetlerini artıracak, onları birbirine kaynaştıracak, ümmeti ince hikmeti sayesinde makamında otururken diğer milletlere yukarıdan baktıracak ve onları yönetecek bir konuma çıkaracak şey, belki de yalnızca şu özelliklere sahip bir dindir: doğru esaslara ve sağlam temellere sahip olan, bütün yönetim türlerini kuşatan, samimi ilişkilere teşvik edip sevgiye davet eden, nefisleri tezkiye edip kalpleri hasislik kirlerinden arıtan, akılları hakikat ışıklarıyla aydınlatan, beşeri toplum yapılarında insanın muhtaç olduğu her şeyi temin eden, ümmetin varlığını koruyan ve inananları medeniyetin bütün alanlarına ileten bir din…”

Biraz nefeslendi, tekrar devam etti:

“Eğer ümmetin yasası, beslenip kandığı pınar bu ise, bugün onda görmüş olduğun geçici çatlakların ve ümmetin layık olduğu makamdan düşmesinin tek nedeni, o esasları terk etmesi ve yasayla uzaktan yakından ilgisi bulunmayan bidatlerin çıkmasıdır. İnananları bu bidatleri sabit asıllar yerine koymuşlar, dinin kendilerini yönettiği esaslardan, asıl geliş amaçlarından ve ilahi hikmetin onu gönderiş maksadından yüz çevirmişlerdir…”

Üstad 19. Yüzyıl İslam âleminin ahvalini, hastalıklarını, problemlerini anlatmaya devam ediyordu. Fakat zaman ve zeminin darlığı bu kadarına yetti. İlaç ve reçete meselesine yine gelemedik. Yukarıdaki teşhise karşı ise Üstad şu çözüme dikkat çekti:

“Öyleyse ümmetin etkili tedavisi ancak dinin esaslarına dönmekle, başlangıçtaki gibi hükümlerini uygulamakla, kalpleri temizleyecek ve ahlakı güzelleştirecek vaazlarla halkı irşad etmekle, gayret ateşlerini tutuşturmakla, birlik beraberliği sağlamakla, ümmetin şerefi için canları, ruhları feda etmekle mümkün olacaktır…”

Sohbetin ilaç ve tedaviye dair asıl ve orijinal kısmını bundan sonraki sayıdan takip edebilirsiniz.

Allah (cc)’a emanet olunuz.

Muhammed Mehdi Gül / İnzar Dergisi – Mayıs 2014 (116. Sayı)
 

 


Muhammed Mehdi Gül

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS