İlk defa Kudüs ve Tel Aviv, direnişin füze menziline girdiği ortaya çıktı. Yine direniş ilk defa ölüm yağdıran siyonist terör şebekesinin uçaklarını vurma kapasitesine ulaşmış oldu.
Bu bağlamda siyonizmin ilk defa alelacele ateşkes önerisinde bulunması da, artık direnişin ulaştığı kapasitenin boyutlarını ortaya koydu.
Elbette siyonizmin ölüm kusan teknolojinin son ürünleri savaş makinaları ile direnişin silah kapasitesi karşılaştırılamaz. Buna paralel yaşanan can kaybı ve yıkımın boyutları da karşılaştırılamaz. Ama tek yanlı olarak vurup öldürmeye alışkın olan siyonizmin dirençle karşılaşması, siyonizmin sihrinin bozulmaya doğru yol aldığını ortaya koyması açısından önemlidir.
Bu, madalyonun bir yüzü... Madalyonun diğer yüzü de, özellikle Suriye’deki kanlı süreç üzerinden direniş cephesini parçalama ve direnişi siyasal zemine çekerek “demokratikleştirme” çabalarının sürdüğü bir süreçte siyonist saldırganlığın tekrar hortlaması, direnişe yaklaşımın ardındaki niyetler için bir turnusol görevini icra etmiştir. Silahlı direnişi bir seçenek olmaktan çıkarma esasına dayalı sinsi bir çabanın sergilendiği bir ortamda, direniş güçlerinin tam tersine silahlanmaya gereken ilgiyi gösterdiği, Gazze’ye beklenenin üstünde bir silah, cephane transferinin yaşandığı ortaya çıktı.
Arap Baharı ve bilhassa Suriye meselesi üzerinden direniş cephesini egale etme tiyatrosunun sahnelendiği bir süreçte özellikle bu yönde Nasrallah’tan gelen açıklamalar, yeni sürecin yalancı ezberini bozacak nitelikler taşımaktadır.
Nasrallah, herkesin siyonizmin kapısında ateşkes dilenciliğine çıkıp psikopat katile psikolojik üstünlük kazandırdığı bir esnada dikkat çektiği bazı gerçekler, direniş kültürünün derinliğinin bir çırpıda söndürülemeyeceğinin ilanı gibiydi.
Nasrallah’tan gelen açıklamaların bazı bölümleri şöyle: “Arap Devletleri, Kızılay gibi çalışıyor. Kızılay rolü dışında oynanan bir rol yok, siyasi bir irade yok… Arap devletlerinin görevi İsrail`le direniş arasında arabulucu olmak değildir… Bazı Arap devletleri, Gazze`ye ambargo uygulanmasına katkı sağladı. Buna rağmen silahlar, nasıl Gazze`ye ulaştı? Füzeler nasıl Gazze`ye ulaştı? Uçak savar füzeleri Gazze`ye nasıl ulaştı? Kim gönderdi füzeleri? Bu noktada durmamız gerekiyor. Bugün Gazze`nin ayakta durmasını, savaşmasını, Tel Aviv ve Kudüs`e füze fırlatmasını sağlayan kim?
Bu noktada, İran ve Suriye`nin oynadığı rolü tekrardan hatırlatmamız gerekiyor. Araplık ve İslam, Arap devletlerinin Gazze`ye silah göndermesini gerektirir. Sınırları açarak, Gazze`ye füze gönderilmesi gerekiyor.
Bazı Arap devletleri, Suriye`ye silah gönderiyor ama Gazze`ye bir tek kurşun bile göndermiyor. İran, Suriye ve Hizbullah, geçmiş senelerde olduğu gibi Gazze`yi terk etmeyecek, yalnız bırakmayacaktır. Biz, Gazze`ye karşı dini, imani, insani ve ulusal görevimizi yerine getiriyoruz.”
İki yılını geride bırakan “Arap Baharı” sonrası bölgede yönetimler bazında bayağı değişiklikler oldu. Halkın talepleri birçok yöneticinin tarih sahnesinden silinmesini beraberinde getirdi. Elbette bunlar olumlu gelişmelerdi. Ancak; “Yeterli miydi?” derseniz, bunun, propaganda linçinden emin olmak koşuluyla sorgulanması gereği hala orta yerde duruyor. Ve ne yazık ki beyinlerimizi kuşatan linç kültürü/korkusu, sorgulama yeteneğimizi ipotek altına almaya devam ediyor.
Çünkü öyle bir linç cephesi oluşturuldu ki, eski sistemlere “Abdest aldıran” “Müslüman yöneticiler”, bu yöneticilerin fazl-u kereminden medet uman İslamcı cephe ve bu cepheyi sonuna kadar destekleyen uluslararası medya-siyaset kurumları, sorgulama kabiliyetini Gazze’ye dönüştürerek israil misali bir kuşatma ve bombardıman terörüyle karşı karşıya bıraktılar.
“Bahar”ın etkisiyle yepyeni tezler geliştirilerek uğruna canlar verilerek, kanlar dökülerek test edilip onaylanmış tarihsel tecrübe ve birikimlere bir anda sünger çektiler. Bölgesel bazdaki her gelişmenin asıl merkezi olan Filistin gerçeği ve siyonist terör odaklı hesaplar alt üst edilerek yeni hesap merkezleri açtılar. Tüm gelişmelerin, tüm hesaplaşmaların aslını oluşturan Kudüs davası, Şam davasına dönüştürülerek; Siyonizm terörüne yapılan tüm reddiyeler de Baas rejimine yöneltilerek büyük bir stratejik yanılsamaya imza attılar.
“Bahar”ın şimşekler çakan karabulutlarıyla Suriye semalarına uğramasından sonra stratejik yanılsamaya dayalı ince hesaplar bir bir işlemeye başladı. Suriye üzerinde yürütülen ince taktikler, sadece Baas yönetiminin kirli siciliyle geçiştirilmeye başlandı. Oysa Ortadoğu’da hiçbir ülke, sadece kendi iç yönetimsel çelişkileri yüzünden hedefe konulmaz. Yaptıkları zulümlerden dolayı ABD, Batı ve bölgesel ortakları ya da stratejik müttefikleri tarafından kaos ve çatışma ortamına sürüklenmez. Emperyalizm bir yerlere dadanmaya başlamışsa mutlaka bunun makro sebepleri, mikro sebeplerini aşmış demektir. Mikro sebepler, propaganda ve destek stratejisine, namı diğer “Gaz almaya” dönüştürülürken; makro sebep olarak da siyonizmi güvence altına alma hinliği, Batı müdahaleciliğinin vazgeçilmez asli unsuru olmayı sürdürmektedir.
Hasan Nasrallah’ın siyonist terör saldırganlığı ve yeni bir aşamaya geçtiği görünen Filistin direnişi bağlamındaki sözlerini yukarıya almamız, Suriye bağlamında sergilenen ayak oyunlarının yanı sıra, Esad rejimi üzerinden, direnişe destan yazdıracak destekler sunan İran ve Hizbullah faktörünü mahkûm eden Amerikan patentli Neo-İslamcı söylemin kofluğuna yeniden vurgu yapmak içindir.
Amerikan patentli Neo-İslamcı söylem, bölgesel planlamada Suriye sahasını asıl belirleyici faktör olarak pazarladı. Bu sahayı direnişin geleceğinden tamamen soyutlayarak direniş kültürünün tarihsel birikimini mezhepsel bir kör düğüme sürükleyecek tüm argümanları tedavüle soktu. Direnişin maslahatına atıf yapan her söylem, mezhepçilik, Alevicilik, Esadçılık, İrancılık, Hizbullahçılık yaftalarıyla mahkûm edildi.
Oysa mesele, diktatörlüğünden şüphe duyulmayan Esad rejimi ile bu rejimin direnişin desteklenmesindeki rolü etrafında deyim yerindeyse “köprüyü geçene kadar” bir tercih yapma meselesiydi. Bugün, direnişe giden destek yollarında ortaya çıkan gerçek şudur. Filistin ve Lübnan direnişini siyonist teröre karşı ayakta tutan, hatta destanlar yazdırtan iki önemli ikmal yolu vardır. Bir tanesi Suriye üzerinden; diğeri ise Sudan üzerinden işleyen iki ikmal yolu ve bu ikmal yollarını idame ettiren ana ülke olarak İran.
İran’ı bazı politikalarından dolayı eleştirebilirsiniz; Eleştirilerinizde haklı da olabilirsiniz. Ancak asıl olan direniştir, direnişe verilen destektir. Eleştiriler, direnişe olan desteği yıpratmaya dönük karalama kampanyalarına hizmet etmemelidir.
Ve sadece bu rolünden dolayı Sudan’ın başına örülen çoraplar adeta malumun ilamı gibi. Neticede Gazze’ye dönük son terörist hamlenin ön adımı olarak Sudan’daki silah fabrikası siyonist uçaklarca bombalanarak yerle bir edildi.
Suriye üzerinden ikmal yolunun sekteye uğratılması yetmediği gibi, buradaki hadiselerden dolayı İran ve Hizbullah’ı, Esad yönetiminden daha fazla mahkûm eden Neo-İslamcılığın başarısı, direnişin başarısının önüne geçirildi.
Suriye’deki hadiseler bahane edilerek “İslamcı tıfılların” mezhepçilik eksenli ödünç söylemlerle İran ve Hizbullah’ı siyonizme duyulan öfkenin merkezine oturtma çabalarına karşın Nasrallah’ın şu sözleri daha fazla anlamlı olmalı değil mi? “Silahlar… Füzeler… Uçak savar füzeleri Gazze`ye nasıl ulaştı? Kim gönderdi füzeleri? Bugün Gazze`nin ayakta durmasını… Tel Aviv ve Kudüs`e füze fırlatmasını sağlayan kim? Bu noktada, İran ve Suriye`nin oynadığı rolü tekrardan hatırlatmamız gerekiyor…”
Elbette orantısız güce karşı silah her şey değildir. Ancak silahın önemi de asla inkâr edilemez. Bu noktada Halid Meşal’in ateşkes sonrası Kahire’de düzenlediği basın toplantısında silah faktörünün önemine değinerek bu bağlamda İran’a teşekkür etmesi, direnişe verilen desteğin siyasi niteliklerle geçiştirilmemesini ortaya koymaktaydı. Meşal, silah desteğine vurgu yaparken söylediği sözler manidardı:
“Bize silah veren İran’a buradan teşekkür ediyorum. Silahı onlar bize verdiler. Silah gücünün önemi bu savaşta açıkça belli oldu. Umarım İslam ülkeleri silahın direniş için ne kadar önemli olduğunun idrakinde olurlar”
Siyonist terörün orantısız, ölümcül silah gücünün yol açtığı dramları tasvir etmek oldukça zordur. Ancak direnişin artan şaşırtıcı gücü, füze ve hatta insansız uçak kullanma kapasitesi, Kudüs ve Tel Aviv’in ilk defa füze menziline girmiş olmasının siyonist terörün kalbinde oluşturduğu yara kadar, direnişin bu kapasitesinin kaynağını da görmeyi gerektiriyor.
Direnişi bu denli destekleyenler kim? Kızılay’dan farksız bir rol oynayarak, uluslararası diplomatik çabaların sonucunda Obama’dan zılgıt yiyen Türk-Arap ekseni mi?
Suriye sahasını dolar, eleman ve silaha boğarak yangın yerine çeviren Suudi-Katar ekseni mi?
Siyonist teröre karşı silahlı direniş/savunma seçeneğini iflas etmekle itham ederek bir avuç dolar kadar bir fiyat biçen Katar krallığı mı?
Siyonist rejim ile İran arasında olası bir savaşta Kürecik dağlarını NATO’ya peşkeş çekmekle kalmayıp, NATO’nun Patriotlarıyla Suriye sınırını yeni bir “Ağlama Duvarı”na dönüştürme peşindeki Türkiye mi?
İsrail terör örgütünü petrolüyle ayakta tutan Arap ekseni mi? siyonist terörün doğalgazını yok pahasına tedarik etmeyi sürdüren Mısır mı?
Elbette bu listeyi uzatmak mümkündür. Ancak sonuç olarak şunu bir kez daha hatırlatmakta yarar vardır. Asıl olan direniştir, direnişe verilen destektir. Direnişi, direnişin geleceğini, destek ve ikmal yollarını görmezden gelerek, hatta tehlikeye atarak hesaplar geliştirmek, geliştirilen hesapların üzerine yatarak beynelmilel linç terörünün tetikçiliğine soyunmak, linç terörüne İslamcı retorikler giydirmek, sadece ve sadece kıt kanaat ürünü yanılsamalara kapılmaktır.
Ki bu tür yanılsamalarla yapılmış yanlış hesapların döneceği yer, siyonist terörün oyunbozanlığı olacağı kadar, İslami direnişin her geçen gün sürprizlerle beliren direniş ve savunma taktikleri olacaktır.
Ali Özgür / İnzar Dergisi - Aralık 2012
Ali Özgür