“Dirilerle ölüler bir olmaz! Şüphesiz ki Allahu Teâlâ, dilediği kimseye işittirir (de hidayet eder.) yoksa sen kalbi ölmüş kimselere işittiremezsin!” (35/22)
Dinlemesini bilmeyen, yeni bir şey öğrenemez!
Dinleyene her şey bir şey söyler; seraser-i kainat sözdür, dinleyene hitap eder. Dinlemek, kabil-i hitab olmak, teveccüh edip alaka duymaktır. “Okumayana hiçbir kitap yazılmadığı” gibi, duymayana da hiçbir söz söylenmemiştir. Dinlemek için önce durmak, susmak, durulmak, müsaid olmak ve can kulağını açmak lazım. Teveccüh, alaka, talep, azim ve irade; hepsinden mukaddem, gönül vermek lazım… Gönül veren, gönül alır, demişler. İnsan gönül verdiği şeyi alır; gönül vermediği şeye kör ve sağırdır; duymaz, işitmez ve anlamaz; çünkü alaka duymaz… Neye gönül verirsen onu seversin, ona yönelir ve onu dinlersin. Gönül vermediğin şeyi sevmezsin, dinlemezsin ve ilgilenmezsin; can-u gönülden dinlemediğin bir sözü işitemez ve manasını anlayıp idrak edemezsin. Gönül vermek lazım; gönül vermeden, gönül bağına girmeden olmaz; dikenlere katlanmayan gül toplayamaz; zira dikensiz gül olmaz. Söz de aynıdır, bazen lafzı ve gelişi dikenli, mana ve muradı hayırlıdır.
Nice can yakıcı sözler vardır, cana şifadır; zahiri acı ama batını tatlıdır, irşad ve nasihattir. Buna mukabil, nice kulağa hoş gelen sözler de vardır ki mahza seraptır. Can kulağıyla dinleyen bunları birbirinden kolayca ayırır; faydalısını alır, zararlısını bırakır. Haddizatında fayda ve zarar değerlendirmekle alakalıdır; âleme ibret ve hikmet nazarıyla bakan, hadiselerin akıntısına kapılmaz, ibret alır, bir hadiseden birçok dersler çıkarır ve faydalanır. Zira hikmet ehline göre cümle kâinat insana açılmış muazzam bir kitaptır; her sebep ve hadisede alınacak nice dersler, ibretler, hikmetler ve öğütler vardır. Yeter ki insan hayretle baksın ve ibret alsın.
Elbette bütün mesele; teveccüh ve alaka kelimeleriyle ifade olunan manada, taleb ve arayış’dır. Taleb farkı yolları ayırır; herkes talebinin ardında sermayesini harcar, matlubunu bulmak için çalışır. Talebine göre duyar ve anlar; karşılaştığı her sebep ve hadisede matlubuna aid izler ve serişteler arar. Herkesin alakası, talebine bağlıdır; bazı talebler hakikat, bazı talebler seraptır. “Arayan, bulur.” Fehvasınca, herkes netice ve akıbette aradığını bulur. “Doğrusu insan için çalıştığından başkası yoktur.” (Necm Suresi, 39)
Kayıp acıdır ama kaybın farkında olmamak ondan daha acıdır. Önce kaybı bilmek, sonra bulmak için aramak lazım; bir intibah, bir infilak, bir fark ediş ve hissediş, teveccüh ve alaka ile maksada yöneliş… Aramayan, sormaz, alaka duymaz ve yola çıkmaz… Aslında dünya bir kayıp diyarıdır; aynı zamanda madde ve manada bir arayış mekânıdır; herkes bu dünyada seçtiği yoldadır. Kimisi mavera yolunda, kimisi masiva çıkmazındadır. Şu üç günlük fani dünyada her şey anlık ve tadımlıktır; bu fani seraba gönül bağlayan elbet bir gün aldandığını ayne’l yakin görüp anlayacaktır. Dünya malı serap, makam ve mevkileri bir an sonrası meçhul fani itibarlardır; bir gecelik rüyadır. “Dünya hayatı aldatıcı bir metadan başka bir şey değildir.” (Al-i İmran, 185; Hadid, 20; Mümin, 39)
Ekseren insan ömür boyu hidayet ve dalalet arasında gider gelir; bazen bulur; bazen kaybeder. Bazen huzurda, bazen dışardadır; bazen işi anlar uyanır; bazen vehimlere kapılır aldanır; sanki bu dünyada ebedi kalacağını sanır. Dünya metaı aldatıcı bir seraptır; bu aldanıştan kurtulanlar çok azdır. Her susayan onu su sanır, aldanır; ömür boyu peşinden koşar durur; nice hayaller kurar, hesaplar yapar, ama bir gün hiç ummadığı bir anda ölüm meleğini karşısında bulur; kafayı mezar taşına vurunca uyanır ve işi anlar ama ne fayda; iş işten geçtikten sonra anlamanın ne faydası olacak! Mesele; vaktinde anlamak, fırsatlar eldeyken, kurtuluş adımını atıp yola çıkmak…
Gündelik hayatın hercümerci içinde sürüklenip giden, nereye ve niçin gittiğini düşünemeyecek kadar savrulmuş; duygu ve düşünceleri alabora olmuş insanlar açısından meseleye bakıldığında, söz dinlemek adeta imkânsızdır! Bakar ama göremez; duyar ama dinleyemez; bir mana ve mülahaza üzerine beş dakika bile durup düşünemez! Adamın o kadar işi çoktur ki, düşünmeye hiç vakti yoktur! Fuzuli işlerden fırsat bulup da lüzumlu işlere yönelemez; kim ne söylerse söylesin, dinlemeyen adama hiçbir söz tesir etmez!
“Dirilerle ölüler bir olmaz; şüphesiz ki Allahu Teâlâ dilediği kimselere işittirir (de hidayet lütfeder) yoksa sen (kalben ve manen) ölü (mesabesinde olan) kimselere işittiremezsin!” (Fatır Suresi 22)
Dinlemek, ilahi nefha ile dirilmektir; işitmek, dirilişin ve hissedip idrak edişin alametidir. Kalben ve manen ölü mesabesinde olan kimseler dinlemezler ve işitmezler; en tesirli sözlerden bile etkilenmezler… Görmek, işitmek ve akledip düşünmek için diri olmak gerekir… Sokaklarda şuursuzca gezen ve hayatı tıpkı hayvanlar gibi, yemek, içmek ve eğlenmekten ibaret gören canlı cenazeler, baksalar bile görmezler, duysalar bile dinlemezler ve akledip düşünmezler. Ayet-i kerimede buyurulduğu veçhile: “Onların kalpleri vardır ama anlamazlar; onların gözleri vardır ama onlarla hakikati görmezler; onların kulakları da vardır ama onlarla hakikati işitmezler! İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da aşağıdırlar. İşte onlar gafillerin ta kendileridir!” (A’raf, 179)
Kabirdeki ölüler dünyadaki seslerle ilgilenmedikleri gibi, sokaktaki cenazeler de nasihat dinlemezler! Gerçi kabirdeki ölüler sokakta gezen canlı cenazelerden daha diridirler; hakikati ayne’l-yakin görüp idrak etmişlerdir ama artık iş işten geçmiş, fırsatlar elden çıkıp gitmiştir. Dünyada hakikati dinlemeyen adam kabirde dinlese ne olacak! Biz bu dünyaya madden ölmeye ama manen dirilmeye geldik! Bu dünyada manevi diriliş hamlesini gerçekleştiremeyenlerin akıbeti ölümden beterdir. Meyvesiz odunların akıbeti ateşe atılıp yakılmaktır. Dünyada iman hakikatlerini dinleyerek dirilmeyen canlı cenazeleri bekleyen akıbet de aynıdır!
Adam ömür boyu odun gibi yaşamış; yemiş, içmiş, gezmiş dolaşmış, ama bir gün olsun hakikati dinleyip anlamaya yanaşmamış, hep hakikatten kaçmışsa, elbette bunun sonucuna katlanacaktır.
Dinlemenin, durup düşünmenin, anlayıp idrak etmenin ve mucibince amel ederek ecirlere nailiyetin yeri bu dünya ve zamanı da hem şu an’dır! Yaşadığımız her an imtihanımızın bir parçasıdır; ya kazanç veya kayıptır. Aldığımız her nefesi bir kurtuluş fırsatı bilip hakkıyla değerlendirip istifade etmeye ve ahirete tahvil etmeye çalışmak lazımdır. Fani dünyada bütün güzelliklerini fani surette yiyip bitirerek ahirete eli boş gidenlerden olmamak için; dinlemeli, durup düşünmeli, ölmeden önce ölmenin şuur ve idrakiyle hakikati görüp, halimizi muhasebe ederek kalbi diriliş hamlesi için cehd ve gayret etmeliyiz…
Evet, dirilmek için dinlemeli; dinlemek için de teveccüh edip alaka göstermeliyiz… Kalb, iman ile dirilir; ilim, hikmet ve marifetle beslenip feyizlenir; bütün bu faziletler ise hep dinleyip teveccüh etmekle elde edilir. Öğrenmenin yegâne yolu; can kulağıyla dinlemektir; hatta müşahede dahi bu manada dinlemeye dâhildir. İlim: dinlemek demektir… Hakkıyla teveccüh edip dinleyebilen kimse her şeyden bir şey öğrenir; her gün yeni bir şey öğrenir ve gelişir; dinleyen kimsenin “İki günü birbirine eşit” değildir… Dinlemek, alelade bir takım seslere öylesine rastgele kulak vermek değildir; öğrenmek için dinlemek, her şeyden önce gönül vermek can-u gönülden teveccüh edip ilgilenmek demektir. Duygu ve düşünceyi bir mana etrafında toplayıp mevzuya kilitlenmektir. Dinlemek; sevmek, yönelmek, teveccüh edip ilgilenmek, gerektiği gibi ehemmiyet verip değerlendirmek, gönül alıp gönül vermektir.
Dinlemeyene, gönül vermeyene kim ne verebilir!.. Can kulağıyla dinleyen ise herkesten ve her şeyden bir şeyler öğrenir. İlim yolculuğunda esas: dinlemektir. Hakkın tevfik ve inayetiyle layık-ı veçhiyle dinlemeyi öğrenen her şeyi öğrenebilir. Zaten dinlemeyene ve teveccüh edip ilgilenmeyene söz söylemek abesle iştigal etmektir ve neticesi de sukut-u hayaldir. Almayana, alıcı olmayana ve alaka duymayana ne verilebilir… Kulaklarını tıkayana kim ne işittirebilir; sözü ancak dinleyene söylemek gerekir. Alçak gönüllü olanlar tevazuyla dinleyip öğrenebilir; güzel sözler ancak mütevazı gönüllerde yeşerip meyve verebilir… Tevazuyla dinlemesini bilen, her zaman yeni şeyler öğrenir; gönlü açık, ufku geniştir. Ukalalık edip dinlemeyen ise her şeyi bildiğini zannederek cehaletle ömrünü tüketir. Gaflet ve cehaletle yaşayan hasret ve nedametle ölür! Gafil ve cahil yaşayan ölüdür!
Cenab-ı Hak Teâlâ, kalbinde ve niyetinde hayır gördüğü kimselere lütfu keremiyle işittirir, layık-ı veçhiyle dinleyip anlamayı ve hakkıyla faydalanmayı nasip eder. İrade ve azim, samimi niyet, cehd, gayret ve can-u gönülden taleb varsa Cenab-ı Hakk’ın tevfik-u inayetiyle muvaffakıyet ümidi vardır. Dinlemek, bu manada nasibini aramak; bilmek, bulmak ve olmak için yola çıkmaktır. Dinlemek, hidayet ve istikamet üzere yaşamak için vicdanın sesine kulak vermek; halini, seyir ve gidişatını düzeltmek için irşad ve nasihatleri can-u gönülden kabul edebilmek; esaslı bir intibah kıvılcımıyla gafletten uyanıp kendine gelerek, hidayet kervanına katılıp yola çıkabilmektir…
Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Şubat 2014 (113. Sayı)
Yusuf Akyüz