İmanın ve İslam’ın en bariz, en gözde ve en görkemli şiarları camii kebirlerimiz…
Köy köy, bucak bucak, şehir şehir İslam coğrafyasının dört bir yanına serpilmiş, Beytullah’ın, Kâbe-i Muazzama’nın şubeleri camilerimiz…
Şeytanın ve şeytanilerin kulak zarını patlatırcasına minarelerinden beş vakit Ezan-ı Muhammedi’nin yükseldiği camilerimiz…
Ebubekir, Ömer, Osman, Ali kokulu nurlu mekânlar,
Hasan, Hüseyin cevelanlı bostan ve gülistanlarımız,
Ve şehid camilerimiz; …Halilu’r-rahman, Susa ve son olarak Mısır’daki El-Fetih Camii
Ama maalesef, camilerimiz yalnız, camilerimiz mahzun, camilerimiz garip mi garip.
Camilerimiz, musluklarından gözyaşı akan çeşme,
Camilerimiz, hüzün kokan gül,
Camilerimiz ah-u fizar eyleyen bülbül,
Camilerimiz yavrusunu yitirmiş anne gibi.
Zira bizler, birçok konuda olduğu gibi, camilerimiz hususunda da, öze değil de kabuğa, ruha değil de cisme-bedene itibar ettik. Caminin cemaatinden ziyade, çinisine, süsüne, dekoruna, halısına ehemmiyet verdik. Hakeza, camilere yersiz ve asılsız bir kutsiyet atfettik. Fiziksel düzenine bir halel gelmemesi, halılarının toplanmaması, kirlenmemesi adına çocukları camiye almadık. Gün oldu, yavrularımızı camiden kapı dışı ettik-kovduk. Kovduk ama gidiş o gidiş. Camide soğuk simalar ve incitici tavırlar ile karşılaşan yavrularımız küsüp gittiler. Bir daha da camiye dönmediler. Şimdi ise, kabahatimizin, cürmümüzün farkına vardık ama ne yapıp ediyorsak, onları camide tutamıyoruz. Bakalım, yavrularımızın kırılan yüreklerini onarabilecek miyiz? Onları küstürdüğümüz camilerle barıştırabilecek miyiz? Yine anladık ki, caminin asıl süsü cemaatidir. Özellikle de gençler ve çocuklardır. Camilerimizde cemaat saflarında gençlerimizi ve çocuklarımızı göremeyince, üzülüyor ve kahroluyoruz. Nerede gençlerimiz, çocuklarımız diye feryat edesimiz geliyor. Camilerimizin yalnızlığı, camilerimizin hüznü ve garabeti de bundan olsa gerek.
RUHSUZ CUMA’LAR
Köyde, beldede, şehirde, büyüklü, küçüklü birçok camide Cuma Namazı kılıyoruz. Cumanın ihyası hususunda neredeyse her yerde karşılaştığımız ve gözlemlediğimiz manzara şu: Cumalar donuk, cumalar sönük. Müslümanların ve İslam toplumunun haftalık umumi kongresi mahiyetindeki cumalar, olması gereken ruhtan, coşku ve heyecandan, feyiz ve bereketten maalesef çok uzak.
Bu hazin tablonun sebepleri üzerinde fazlaca kafa yormaya gerek yoktur. Bariz sebeplerden bazılarını zikretmek gerekirse, şunları sıralayabiliriz:
1-Cuma gününe İslam şeriatında ve örfünde öngörülen değerin verilmemesi. En basitinden Cuma gününün tatil günü ilan edilmemesi, her saati faziletlerle dolu mübarek Cuma gününün de sair günler gibi mesai günü olması.
2-Müslüman halkın İslami bilinçten ve İslam’ın özünden gün be gün uzaklaşması, İslam’ın en büyük şiarlarından olan Cuma’nın anlam ve faziletini tam olarak idrak edememesi, Cumaları gaflet içerisinde karşılaması, hafta boyunca devam eden dünyevi işlerin ve ticari koşuşturmaların yorgunluğu ile Cuma’ya girmeleri
3- Cuma etkinliklerinin Cuma Namazı ile sınırlandırılması, Cuma gününün Cuma namazıyla özdeşleştirilmesi, Cuma namazı öncesi ve sonrasına daha farklı hayırlı etkinliklerin konulamamsı…
4-Cuma namazı organizasyonlarının donuk ve monoton bir şekilde geçiştirilmeye çalışılması. Söz gelimi; güncellikten uzak, Müslümanların asıl meselelerinin işlenmediği, çoğunlukla merkezden gönderme tek tip klasik hutbeler; cami cemaatinin diline uymayan, yüreğine tesir etmeyen seviyesiz vaazlar…
Hal böyle olunca; üzüntü ile belirtmek gerekir ki, insanlarımız çoğunlukla cumayı ve Cuma namazlarını bir külfet olarak görmekte, Cuma namazını en kısa şekilde hangi camide, nasıl geçiştirebileceğinin hesabını yapmaktadır. Bunu, insanların çoğunluğunun erken saatlerde değil de, ezanın okunmasıyla birlikte camiye koşmalarından, çıkışta ise, farzın hemen bitiminde sünnetler ve tesbihatlar yapılmadan kapı önlerindeki yığılma ve izdihamdan da anlamaktayız.
Oysaki Cuma algımız ve cumalarımız böyle olmamalıydı. Cuma günlerinin ve Cuma organizasyonlarının toplumumuzda bambaşka bir heyecan ile ihya edilmesi gerekirdi. Bu konuda Cuma gününün fazileti, bu günde yapılması evla olan sünnetlere dair bilgilerimizi yoklama bakımından şunları zikretmekte fayda vardır:
Öncelikle; mü’min yüreklerde ve ruhlarda adeta bayram heyecanı oluşturacak çağrısıyla, meşhur Cuma ayetine kulak verelim: “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında, alışverişi bırakıp hemen Allah’ı anmaya koşun. Şayet bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” (Cuma-9)
Dikkat edelim; ayeti kerimede koşmadan ve koşuşturmadan bahsediliyor. Hakeza dünya işlerini, ticareti hemen oracıkta bırakmaktan bahsediliyor. Ancak bu koşma ve koşuşturma bizim anladığımız ve halkımızın, özellikle de memur, işçi ve esnafımızın Cumanın farzına yetişebilme adına, sadece farzı kurtarma adına giriştiği koşma ve koşuşturma değildir. Bilakis namaza bu türden bir koşuşturma fıkhi açıdan pek de doğru karşılanmıyor. Peki, nasıl bir koşmadır bu? Cumanın önem ve fazileti bilinciyle, cumadan en büyük payı kapma bilinciyle, ibadet aşkı ve Allah’a yakınlaşma heyecan ve aşkı ile yürekten gelen ürperti ve ümidin tetiklediği koşuşturmadır. Yoksa gaflet ve ticari uğraştan ötürü son ana bırakıp, Cuma namazını kaçırma veya yer bulamama endişesinden kaynaklanan bir koşma ve koşuşturma değildir.
Cumanın faziletine dair diğer rivayetlere bakalım:
Cuma günü kuşlar ve vahşi hayvanlar birbirine; “selam size, bugün Cuma’dır” derler.
Cuma günü selametle geçerse, diğer günlerin de selametle geçmesi umulur. (İ.Gazali)
Cuma günü mü’minlerin bayramıdır. Dolayısıyla bugün gusledilir, koku sürünür, en güzel kıyafetler giyilir ve mescitler buhurlanır. Mescitlere erken gidilir, kabirler ziyaret edilir, Kur’an-ı Kerim çokça okunur, ibadetler artırılır, Peygamber Efendimize çokça salavat getirilir.
Tüm bu hususiyetlerden, Cuma’nın günler içerisinde farklı bir gün olduğunu, fert olarak, cemiyet olarak farklı bir şekilde ihya edilmesi gerektiğini anlamaktayız.
Unutmayalım ki; bu ümmetin dirilişi, ibadet ve menasiklerinin dirilişi ve asli manalarına kavuşmalarıyla mümkün olacaktır. Bu ümmetin, bu cemiyetin dirilişi; camisinin, cemaatinin, Cuma’sının ihyasıyla, hakeza; Ramazanlarının, Kurban’larının, Haclarının ihyasıyla mümkün olacaktır. Bu ümmetin dirilişi; asli ve asri değerlerinin ihyası ve bu değerlerinin sağlam bir köprü üzerinden yeni nesle aktarılması ile mümkün olacaktır.
Cihan Bozaba / İnzar Dergisi – Aralık 2013 (111. Sayı)
Cihan Bozaba