İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Değerler Sarrafıdır O (SAV)

2015-12-19
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Yıllar önce lise sıralarında okuduğum dönemde Resulullah Efendimiz (AS)’in bu sözünü ajandamın en başına, her gördüğümde dünyaya olan meylimin azalmasını umut ederek not etmiştim. Öyle ya yüce Allah’ın kendisine ‘Habibim’ dediği zat dünyadan bu denli elini eteğini çekmişken(!) benim ona bağlanmamın kabul edilebilir bir yanı yoktu.
Hz. Ömer (RA) sessizce Peygamber Efendimiz (SAV)’in dinlenmekte olduğu odaya girer. Bir an çevresine göz gezdirir. Odasının bir yanında işlenmiş bir deri, bir diğer köşesinde içinde birkaç avuç arpa bulunan küçük bir torba vardır. İşte Allah Resulü’nün odasında bulunan eşyalar bundan ibarettir. Bu manzara karşısında ağlamaya başlayan Hz. Ömer (RA)’in hıçkırıkları Onu (AS) uyandırır. Kalkınca hasırın vücudunda iz yaptığını, kan oturduğunu gören Hz. Ömer bu sefer de omuzları sarsıla sarsıla ağlamaya başlar. Peygamber Efendimiz hayretle sorar:
   
“Ey Hattab oğlu! Niçin ağlıyorsun?”

“Ey Allah’ın Elçisi! İranlılar imparatorlarını saraylarda yaşatırken, Bizanslılar Kayserlerini lüks ve ihtişama boğmuşken sen ki Allah’ın elçisisin… İzin versen de, biz de seni…”

Maksat anlaşılmıştır… Allah’ın elçisi (SAV), gelecekteki halifesinin sözünü hüzünlü bir tebessüm, tatlı bir el işareti ile keser ve “Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı.” (Ankebut /64) ayetini okuduktan sonra ekler:

“İstemez misin ey Ömer? Dünya onların olsun, ahiret de bizim!”(1)

***

Yıllar önce lise sıralarında okuduğum dönemde Resulullah Efendimiz (AS)’in bu sözünü ajandamın en başına, her gördüğümde dünyaya olan meylimin azalmasını umut ederek not etmiştim. Öyle ya yüce Allah’ın kendisine ‘Habibim’ dediği zat dünyadan bu denli elini eteğini çekmişken(!) benim ona bağlanmamın kabul edilebilir bir yanı yoktu.

O (SAV), elinin tersiyle ittiyse dünyayı, ben de itmeliydim. O (SAV) açlıktan karnına taş bağladıysa ben de bağlamalıydım. Bir de bu halini düşündükçe hıçkıra hıçkıra ağlamalıydım. Hep ağlamalıydım. Hz. Ömer gibi… Siyerin bu tarz bölümlerini okuyan ve gözyaşlarına hâkim olamayanlar gibi… Açlıktan karnına taş bağladığını, kendisine bir teneffüs arası anlattığım arkadaşım Aynur gibi, içli içli ağlamalıydım. O duygu yoğunluğu geçince nasıl olsa hayatıma kaldığı yerden devam edecektim! Olduğu gibi üstelik… Herkes gibi… Aynur gibi…

Evet, ajandamın girişine yazacak kadar ehemmiyet vermiştim “İstemez misin ey Ömer? Dünya onların olsun, ahiret de bizim!” mübarek sözüne. Ancak sık sık aklımı kurcalamıyor da değildi hani. Helalinden yese, temiz ve güzel olanından kullansa ne olacaktı? –Haşa- Günah mı işlemiş olacak hataya mı düşecekti?

Bir hadisi şerifte “Allah indinde dünyanın sivrisinek kanadı kadar değeri olsaydı; kâfir kişiye bir bardak su içirtmezdi” diye buyuruyordu Resulü Ekrem. Rabbi indinde değeri az olan şey Onun içinde beş para etmezdi, amenna ve sadakna. Ancak karnına taş bağlayacak kadar açlığı yaşaması… Ayakları şişene kadar namaz kılması… Hasır izlerinden mübarek bedeninin kan toplaması… Tüm bunlar ne anlama geliyordu? Herkese helal olandan kendini çoğunlukla neden mahrum bırakıyordu?

Buna dair birçok şey hâsıl oluyordu zihnimde:

“Allah müminlerin mallarını ve canlarını onlara verilecek cennet karşılığında satın almıştır” (Tevbe / 111) ayetince, bunu yaptığı alışveriş dolasıyla yapıyordu…



“Sanki onlar kıyamet gününü gördüklerinde dünyada geçirdikleri ömür bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar gelir” (Naziat / 46) ayetince, şu kısacık vakti heba etmekten korkuyordu…

Ya da vaadine sadık kalmaya çalışıyordu. Verdiği sözleri tutma telaşındaydı belki de. Tüm bunlar bir bakıma izahı sayılabilirdi, ancak yine de içime sinmeyen bir şeyler vardı.

Resulullah Efendimiz (SAV)’in hayatına baktığımız zaman münzevi bir hayattan ziyade hayatın tam da çekirdeğinde/merkezinde olduğunu görüyoruz oysa. Dünya hayatını Onun kadar yerinde yaşayan başka biri var mı ki? Eşleriyle olan ilişkileri, çocuklarla olan bağı, ashabına karşı sergilediği tavırlar, bedevilerle aralarında geçenler, gayrı Müslimlerle yaşadıkları… Ve daha birçok husus, kendisinin ne kadar anlayışlı, adil, güngörmüş, iş bilen, eğitici ve öğretici olduğunu gözler önüne seriyor.

Hal böyleyken, insanlık gelmiş geçmiş en mümtaz şahsiyeti kendisinde idrak etmişken; hayatının o mahrumiyetlerle(!) dolu anları bizi ağlatmaktan ziyade düşündürmeli değil mi? Yani, biz kendisini mahrum bıraktığını düşünürken; O, hangi âlemleri seyreyliyor… Biz bedenine eziyet ettiğini zannederken; O, nasıl bir saadeti yudumluyor… Biz dünya lezzetlerine sırtını döndüğünü gözlemlerken; O, ne tür tatları duyumsuyor diye hiç sorduk mu kendimize?

Yıllar sonra bugün, Nisanur Dergisi’nin son sayısını (Kasım 2015) karıştırırken gözüme ilişen bir fotoğraf karesi şimşekler çaktırdı zihnimde!

“Göklerde olup bitenlere bir bakın!” başlığıyla verilen yazıda yüce rabbimizin gökyüzüne yaydığı yıldızların, gezenlerin vs. boyutlarının birkaç farklı açıdan gösterildiği bir fotoğraf kullanılmış. Buna göre dünya, güneş sistemine ve uzayda bulunan diğer yıldız/gezegenlere göre bir iğne ucu kadar bile yer edinmiyor(büyük değil). Bu kare, dünyanın sivrisineğin kanadı kadar değerinin olmadığı hakikatine, farklı bir boyutla bakmayı elzem kılmıyor mu, sizce de?

Evet, başka zamanlarda da benzerlerini görmüş anacak bu şekilde bir bakışı kuşanamamıştım. Her şey bir yana da, demek ki:

Resulullah Efendimiz bu hakikati dillendirirken; Allah’ın kastının yalnızca dünyanın manevi değerini kastetmediğini, aynı zamanda kütle olarak da dünya ve içindekilerden kat kat büyük ve değerli birçok gezeni yarattığının da altını çizdiğini pekâlâ biliyor ve anlıyordu. Ve kıymet vermeyişindeki bir hikmet de; çok daha kıymetli olanlara talip oluşuydu. Elbette Allah’ın indinde olandır hayırlı olan! Ancak bu sadece manen değil madden de tecelli edecek, unuttuğumuz/göz ardı ettiğimiz bu bence.

Hem öyle olmasa ‘altından köşkler’, ‘sırçadan saraylar’, ‘gümüşten kâseler’, ‘ipekten elbiseler’ ve daha birçok cezbedici şey vaat edilir miydi, müminlere? ‘Süt ve bal’ ırmaklarıyla damaklara tatlı bir rayiha bırakılır mıydı? ‘Envai çeşit yiyecek’ ve ‘narlar, üzümler, hurmalar’ ile iştahlar kabartılır mıydı, mükâfat gününe dair?

Demem o ki; Resulullah Efendimiz de bizim gibi aciz bir beden ve en az bizimki kadar sui istekli bir nefs taşıyordu. Ancak sadece maddeye ya da sadece manaya takılmadığı aksine Kur’an pınarından kana kana içerek ikisine de vakıf olduğu için aralarında bir kıyas yapabiliyordu. Tercihini ise en güzel, en kıymetli, en leziz ve baki olandan yana kullanıyordu.

Bu durum, kendisinin –tabiri caizse- ne kadar iyi bir gurme, ne kadar hassas bir sarraf ve ne denli usta bir seçmen olduğunu göstermez mi?

Şu halde gelin, o güzel hayat karelerinde karşılaştığımız ve bize mahrumiyet olarak yansıyan bölümlerin bizi ağlatmasına izin vermeyelim! O da olsun, hiç olmasın demiyorum. Ancak o en son nokta olsun. Ve Onun o durumlarına değil kendi içler açısı hallerimize ağlayalım. Ve hakkını verelim.

Nasıl mı?

Bu takdir edilecek durumlarda kendisini layıkıyla överek… Kendisine salat-u selamlar getirerek… Makam-ı Mahmud’un verilmesi hususunda ısrarcı olarak… Dahası Ona layık bir ümmet olma adına, önderlik ve örnekliğinde bir hayat yaşamaya çalışarak…

Hem, böyle bir şahsiyet bunları fazlasıyla hak ediyor, değil mi? 

Haliyle, bizler de Hz. Ömer gibi durumu kavramaya çalışalım. Zira kendisi bu duruma sarsıla sarsıla ağladığı halde, duruma vakıf olduktan sonraki tavrı çok farklı oldu. Halifelik döneminde aynı mahrumiyetleri(!) kendisine de yaşattığını hatırladınız değil mi?
 
O değerler sarrafına, dünya ve içindekiler adedince; uzay ve boşluğundakiler sayısınca salat-u selamlar olsun. Rabbimiz, bizleri kendisiyle Kevser Havuzu’nun başında buluştursun. (Âmin)

(1) M.Yusuf Kandehlevi, Hayatü`s Sahabe, II/412.

Nur Kılıç / İnzar Dergisi - Aralık 2015 (135. Sayı)
 

Nur Kılıç

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS