İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Daveti hikmetle yapmak

2020-08-25
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel yöntemle tartış. Kuşkusuz senin rabbin, yolundan sapanların kim olduğunu en iyi bilendir; O, doğru yolda bulunanları da çok iyi bilir.” (Nahl Sûresi, 125) Taberî’ye göre davet yolunu öğreten bu ayet-i kerimede ifade buyrulan "hikmet”ten maksat, "Allah’ın kitabı ve Resûlullah’ın sünneti"dir. "Güzel öğüt”ten maksat” ise "Allah’ın beyan ettiği deliller ve ibret alınması gereken hadiseler"dir. Ne veciz ve ne muazzam bir tefsir… Bu veciz tefsir, insanın aklını bir anda Kur’an-ı Kerim’de müşriklerin iknasına dönük belâgata ve bir birini izleyen delillere götürüyor: Açık bir lisan ile eski kavimlerin kıssaları, yer ve göğün yaradılışına dikkat çekme, insana verilen nimetler, insanın ölümlü oluşu… Ölüm sonrasında yaşanacak olanlar… Bir de Resûlullah’ın muazzam gayreti… Kendisi konuştukça kulaklarını tıkayanlar… Kendilerine cennet yolunu göstermek için durmadan uğraşırken kendisine dünyada haşa adeta cehennem yaşatanlar ve buna rağmen onları terk etmeyişi… Cennet karşısında cehennem… Peygamber sabrına karşı zevk ü sefa ehlinin duyarsızlığı… DAVETTE İLK NOKTA: İNSANIN DEĞİŞEBİLECEĞİNE İNANMAK “Kuşkusuz sen istediğini hidayete erdiremezsin. Ama Allah dilediğini hidayete erdirir ve hidayete erecek olanları en iyi O bilir.” (Kassas Sûresi, 56) Yüce Allah, Yasin-i Şerif’in ilk ayetlerinde de cahiliye ehlinin ahvalini dehşet verici ifadelerle tasvir ettikten sonra “Muhakkak ki ölüyü biz diriltiriz.” buyuruyor. Hakikaten insan, Yasin-i Şerif’in o ilk ayet-i kerimelerini okuduğunda karşısında insan değil de bir dizi heykelin olduğunu zannediyor. Boyunlarında çenelerine dayanmış demir halkalar bulunan… Kafaları yukarı kalkık… Önleri ve arkaları duvarlarla kapatılmış… Gözleri perdelenmiş… Uyarsan da uyarmasan da tepki veremeyecek vaziyette olan birtakım heykeller… Taş nasıl tepki verebilir ki… Sizi nasıl anlayabilir ve dilediğiniz davranış değişikliğini nasıl gösterebilir?  Ama hemen “Muhakkak ki ölüyü biz diriltiriz” ayet-i kerimesi… Ve o ölü gibi duranların canlanması için yapılan uyarılar: Başka kavimlerin dehşet verici kıssaları… Kainatın yaradılışındaki icaz… Gök, yer, deniz… Kıyamet… Mahşer… Cennet… Bütün bunlar şiir değil, hakikattir uyarısı… Tekrar sosyal zemine iniş ve insana verilen nimetler… Ve nihayet Allah’a dönüş… Bu, taşlaşmış kalpleri hidayete erdirme reçetelerinden biridir. Başka surelerde de mahiyeti aynı sunuşu farklı reçeteler verilmiştir. Bugün de sosyal zemine baktığımızda pek çoğumuz, insandan öte adeta insan heykelleri görüyoruz… “Yok” diyoruz, “Gayret göstersek eşekler bizi anlar ama bunlar, bizi anlamaz!” Kişi peygamber de olsa, yüce Allah dilemedikçe onun daveti insanların hidayetine vesile olmaz. Kişi başkaları için hidayeti ne kadar talep ederse etsin, sıradan bir davet ehli olarak kendi insan tecrübesiyle hangi yöntemleri denerse denesin kimse ona inanmaz. Çünkü davet ancak Sünnetüllah ve Sünnetüllahı bize izah eden Sünnet-i Resûl üzerine başarıya ulaşır. İster treni çeken bir lokomotif gibi hareketli, iş gören, çalışan ama ruhsuz… İster o lokomotife bakıp duran ama onu bir türlü idrak edemeyen öküz gibi görünsün! İnsan, doğadaki varlıkların ve insan yapımı ürünlerin aksine söz ve örneklik karşısında değişmeye yatkın bir varlıktır. İnsan, kim ve nasıl olursa olsun, değişebilir, bir hâlden o hâlin en zıt hâline geçebilir. Bu, Sünnettüllahtır. Buna inanmak, davetin başlangıcıdır. Bu Sünnetüllaha İslam davet bağlamında nasıl ulaşacağımızı, bu Sünnetüllahı İslam’a davette bulunurken nasıl yakalayacağımızı bize Kur’an-ı Kerim tarif etmiştir. Hz. Resûl salallahü aleyhi vesellem ise o tarifi uygulayarak bizim için muazzam bir örneklik teşkil etmiştir. Biz, bu tarif ve örnekliğe tabi olursak o Sünnetüllahı yakalarız, onu yakaladığımız an ise insanlığın son hâli değil de bir tür heykelleri gibi duran iletişim çağı insanının müspet bir yönde değişmeye başladığını görürüz. İSLAM DAVETİ’NİN ÖNÜNDE İKİ RİSK: HİKMETSİZLİK VE SANATSALLIK Önceki asrın büyük İslam davetçilerinden Mevdûdî, ayet-i kerimede zikredilen hikmeti açıklarken “Hitap edilen kişinin zihin, yetenek ve şartlarının göz önünde bulundurulmasını ve mesajın bunlara uygun bir şekilde iletilmesini gerektirir. Aynı metot herkese veya her gruba uygulanmamalı, aksine önce muhatabın hastalığı teşhis edilmeli, ona göre zihin ve kalbi uyarılarak tedavi edilmelidir.” der. Öyleyse hikmet, yalnızca sözde tutarlı olmak değildir, hakikati kişinin durumunu dikkate alarak ifade etmektir. Kızıltepe Ovası’nda, Tatvan dağlarında koyunlarını otlatan bir kişiye yönelik davet dili ile Washington ile Pekin arasında yolcu taşıyan bir pilota yapılacak davetin dili farklı olacaktır. Yanlış anlaşılmasın, hakikat aynı hakikat… Ama hakikatin ifade ediliş tarzı, dillendirilmesi zamana ve kişiye göre değişir… Bin yıl önceki insana uçağın uçuşunu anlatarak Sünnetüllahı izah edemezdiniz. Bunu yapsaydınız bu hikmetsizlik olurdu. Asırların değişmesi, davetin mesajını değiştirmez ama mesajın veriliş şekli ve araçlarını değiştirir. Bu değişimden kaçınmak hikmetsizliktir ve günümüz dünyasında İslam daveti, böyle bir hikmetsizlik tehdidi altındadır. Hikmet, nasıl olur? Bu sorunun cevabını bir de yine önceki asrın İslam davetçilerinde Seyyid Kutub’dan alalım: “Hikmet ile davet etmek; -Muhatapların durumlarını ve şartlarını göz önünde bulundurmayı, -Her defasında ne kadar anlatılmasının uygun geleceğine, ağır gelmeyeceğine dikkat etmeyi, -İnsanların bünyeleri hazırlanmadan, onlara yükümlülükler yağdırmamayı, -Onlara nasıl hitap edileceğini iyi seçmeyi, -Şartlara ve durumlara göre bu hitap yöntemlerini ve yollarını çoğaltmayı gerektirir. -Acelecilik, duygusallık ve tepkisellikle işi zora koşup bu konuların hepsinde ve diğer konularda hikmetin sınırlarını aşmamayı gerektirir.” Bilindiği üzere, davette belâgat esastır. “Sözün fasih ve açık seçik olması” anlamındaki “belâgat”ın bir yönü “meleke”dir, yani doğuştan gelir; diğer yönü kabiliyettir, yani çalışılarak elde edilir. İnsanlığı değiştirmeye niyetlenen İslam davetçisi, kendisini doğuştan gelen melekelerine teslim edemez; aksine bütün melekelerini İslam davetini yapmak için değiştirmeye, geliştirmeye çalışır, hikmet ve belâgati hakkıyla bulmak için çaba harcar. İnsanı mekan ve zamanıyla tanımaya önem verir; davetini o mekan ve zamana göre planlar. Lisede öğrenci iken İmam Hasan el-Benna’nın Risalelerini yaz tatilinde titizlikle okumuş ve Risalelerde anlatılanları tatbik etmeye çalışmıştım. Sonra baktım ki Üstad bir öğretmen, o yönde bir eğitim almış, benimse öyle bir eğitimim yok. Bunun üzerine, MEB Kitap Satış Mağazası’na gidip öğretmen (pedagoji) kitapları edindim, o kitapları titizlikle okudum. O kitaplardaki pek çok şey İslamî değildi, lakin o kitapların insan ve toplumu tanımamda bana çok fayda verdiğini gördüm. Ya davette “güzel öğüt” nasıl olur? Mevdûdi ve Seyyid Kutup, söz konusu ayet-i kerimeyi tarif ederken bu hususta çok önemli noktaları zikrediyorlar. Şöyle der Mevdûdî: "Güzel öğüt" iki noktayı vurgulamayı gerektirir: 1) Kişi muhatabını sadece mantıki ikna metodlarıyla değil, aynı zamanda duygularını cezbederek de inandırmaya çalışmalıdır. Aynı şekilde kişi sadece sapıklık ve kötülüklerin yasak olduğu konusu üzerinde durmamalı, aynı zamanda insan doğasında var olan kötülük aleyhtarı tutumu, karşısındaki insanda da uyandırmaya çalışmalıdır. Bu kötülüklerin sonuçlarıyla da muhatabını uyarmalıdır. Bunun yanı sıra kişi karşısındakine hidayetin ve iyi amellerin mükemmel ve doğru olduğunu mantıken kabul ettirmeye çalışmakla kalmayıp aynı zamanda onu sevdirmeye de çalışmalıdır. 2) Öğüt, karşıdakinin mutluluğu ve refahını düşündüğünü gösterir bir tarzda olmalıdır. Öğüt verenin karşısındakini küçük gördüğünü veya kendi üstünlüğü ile övündüğünü gösterecek hiçbir davranışı olmamalıdır. Aksine karşıdaki kimse, öğüt verenin kendisini düzeltmeye ve mutluluğa ulaştırmaya çabaladığını hissetmelidir.” Özetle, davet, sadece aklı ikna değildir, aynı zamanda söz ve davranışlarla, duyguları yönlendiren bir güzel rehberliktir, der. Seyyid Kutup ise “güzel öğüd”ü; “Güzel öğütle davet etmek; -Yumuşak şekilde kalplere girmeyi, tatlılıkla, duyguların derinliklerine inmeyi gerektirir. -Gereksizce azarlama ve zorlamaya başvurmamayı icap ettirir. -Bilgisizlikten veya iyi niyetten kaynaklanmış olabilecek hataları yüze vurmamayı, deşifre etmemeyi zorunlu kılar. Zira öğüt vermedeki yumuşaklık, çoğu zaman katı kalpleri bile doğru yola iletir, birbirinden nefret eden gönülleri kaynaştırır; azarlama, çıkışma ve rencide etmekten daha iyi sonuçlar doğurur.” şeklinde açıklar. Seyyid Kutup, “en güzel şekilde mücadele et” buyruğunu da tefsir etmiştir: “Güzel bir şekilde tartışmak… -Muhatabın üzerine yüklenmek yok. -Onu horlamak yok. -Çirkin görmek yok. Böylece muhatap, davetçinin amacının tartışmada üstün gelmek olmadığına kesin kanaat getirmelidir. Tek amacının gerçeğe ulaştırmak olduğunu anlamalıdır. İnsanların nefislerinin kendilerine özgü bir gururu ve inadı vardır. Yumuşaklıkla yanaşılmadıkça, savunduğu düşüncesinden vazgeçmez ki yenildiğini hissetmesin. Tartışmada savunulan görüşün değeri ile kişinin kendi onurunun değeri çabucak birbirine karışır. Bu sefer görüşünden vazgeçmeyi onurundan, saygınlığından ve değerinden ödün vermek şeklinde değerlendirir. En güzel biçimde tartışmak ise bu hassas gurur duygusunu garanti altına alır. Karşısındaki adamın kendi kişiliğinin korunduğunu, değerinin ve onurunun garanti altında olduğunu, davetçinin bir gerçeği dile getirmekten, Allah için bu gerçeğe iletmekten başka amacı olmadığını, kendi kişiliğini güçlendirmek, görüşünü sağlamlaştırmak ve muhatabının görüşünü çürütmek için çalışmadığını gözler önüne serer!” Ne büyük bir hassasiyet! Çağımız davetçisi, bu hassasiyeti göz ardı edemez. Ama davetçiyi bekleyen başka bir tehlike de vardır: Aşırı sanatsallık, daveti bir takım güzel sözlere dönüştürmek… Yüce Allah Yasin-i Şerif’te heykele dönüşmüş gibi cansız duran insanda canlılık, duyarlılık oluşturma yolunu öğretirken “Biz, o Peygamber'e şiir öğretmedik. Bu, ona yaraşmaz da. O(na verdiğimiz) ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır.” (Yasin Sûresi, 69) buyurur. Biz, günümüz dünyasında davasına davet için şiirden istifade eden şairleri bildiğimizden hatta özellikle onları tanıdığımızdan bazen bu ayet-i kerimeyi anlamakta güçlük çekiyoruz. Oysa o günün Arap Yarımadası’nda “Sanat, sanat içindi” ve şiir, karşılığı olmayan birtakım soyut, yaldızlı sözlerden ibaretti. Şair, hakikatin değil, kurgusal hayalin adamıydı; söylediklerinin mantıklı olması değil, olmaması, gerçeğe uygun değil, gerçeğe uygun olmaması önemsenirdi. Şair, bir hakikat kılavuzu değil; kişileri hakikatin yükünden uzaklaştıran bir söz cambazıydı. İslam daveti, bu manada şiir değildir, böyle bir şiire dönüşmemelidir. Çağın kimi vaizlerinin yaldızlı, pek edebî sözlerinin camileri dolduran kişiler üzerinden kuru bir esinti gibi nasıl da geçtiğini düşünün! O yaldızlı sözler, minberde, vaaz kürsüsünde kalır; onları dinleyen kişiler ise kendi hâlleri üzerinde… Şahsen, konuşurken en büyük endişem insanların “Ne güzel konuştu!” demeleridir. Bunu duyduğum an, bugünün gerçekliği içinde sözlerimin boşa gittiğini düşünürüm. Bugünün dünyasında Müslümanların bir kısmı, İslam’ı bir tür sanat medeniyeti gibi tasvir ediyor, diğer kısmı ise sanatı bidat sayıyor. İfrat ve tefrit… İkisi de bir biri kadar riskli… Ne kaba söz ne de yaldızlı sözler… Ne bir Bedevi gibi haşin ne de bir Mekke şairi gibi sahte… Hz. Nebi-i Medeni gibi mutedil olmak esastır. Onun sözü sanat dışı değildir lakin salt sanat da değildir, tebliğine hizmet edecek şekilde beliğdir, belâgatlıdır. Bugün de çağın sahte sanatsallığını değil, o beliğ edayı yakalamak gerekir. Öte yandan günün iletişim koşullarında, söz ile sözü söyleyen arasındaki mesafe açıldı. Söz, söylendiği anda, söyleyeninden on binlerce kilometre uzağa ulaşabiliyor. Üstelik, herkes her dilediğini internet ağları üzerinden aktarabiliyor. Bunun iki riski vardır: Sözün çokluğundan ve karşılıksızlığından ucuzlaşması, kıymetsizleşmesi… Davetçinin kendisinin sözü alan tarafından gözlenmemesinden dolayı daveti bir takım güzel sözlerden ibaret zannına kapılması… “Güzel sözdür, paylaşırım, birileri etkilenir!” duyarsızlığı ve ucuzculuğu, paylaşım hırsı… Oysa davet, öncelikle samimiyettir; samimiyetin varlığına delil ise salih ameldir, sözün amelle desteklenmesidir. Söz, bu iletişim çağında aniden bizden uzaklaşırken naylonlaşmamalı; bize aidiyetini, içimizdeki hakikate olan imanı duyurmalı ve bizim salih amellerimizin bir ifadesi olma niteliğini korumalı… Aksi hâlde nice söz söylenir bu dünyada. Ama nihayetinde geriye sadece kalpten gelen ve salih amel olarak vücut bulan sözler kalır… Özetle davet propagandaya dönüşmemelidir. Beşeri nizamlar, propaganda ile var olur ve korunur. Ama İslam, propaganda ile var olmaz, korunmaz; tebliğle, cehd ile ikame olur ve korunur… Tebliğ, davet ve cehd, propaganda değildir…
Dr. Abdulkadir Turan

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS