اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشيراً وَنَذيراً وَلَا تُسْـَٔلُ عَنْ اَصْحَابِ الْجَحيمِ ﴿١١٩﴾
وَلَنْ تَرْضٰى عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارٰى حَتّٰى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰى وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ الَّذي جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصيرٍ ﴿١٢٠﴾
Bilmeyenler, "Allah bizimle konuşsa ya da bize bir mucize gelse ya!" derler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi demişti. Onların kalpleri (anlayışları) birbirine benziyor. Biz âyetleri, kesin olarak inanacak bir toplum için açıkladık. ﴾118﴿
Şüphesiz biz seni hak ile; müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennemlik olanlardan sorumlu tutulacak değilsin. ﴾119﴿
Sen dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hıristiyanlar asla senden razı olmazlar. De ki: "Allah`ın yolu asıl doğru yoldur." Sana gelen ilimden sonra, eğer onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, bilmiş ol ki, Allah`tan sana ne bir dost, ne bir yardımcı vardır. ﴾120﴿
Hakikat şu ki; davetçi için en büyük handikaplardan birisi de muhatabını kendinden razı etme, onu memnun etme güdüsüdür. Bu, davetçiyi muhatabına mahkûm etmeyi netice verir. Böyle bir diyalog davetçinin muhatabını bir üst konum sahibi yapar. Oysa davetçi insanlığı kurtuluşa çağıran bir insanlık rehberidir. Muhatap ise asli yolunu şaşırmış, nasıl ulaşacağı konusunda bir fikirden yoksun ve bundan dolayı davetçiye muhtaç olandır. Bu hakikatin hakkını gözetmek/vermek gerekir.
“Müslüman olmalarını bir lütufta bulunmuş gibi sana hatırlatıyorlar. De ki: "Müslüman olmanızı bir lütuf gibi bana hatırlatıp durmayın. Tam tersine eğer doğru kimseler iseniz sizi imana erdirmesinden dolayı Allah size lütufta bulunmuş oluyor.” (Hucurat: 17)
Bu, davetçi için hiçbir zaman fahr meselesi değil, (zira bulunduğu konumu fahr meselesi yapan biri değil davetçi, henüz imanını düzeltmiş değildir), ama belki bir istiğna vesilesidir. Davetçi, Allah azze ve cellenin dışında herkesten ve her şeyden müstağni olmak durumundadır.
İşte bu ayet-i kerimeler davetçinin eline bu olmazsa olmaz yetki ve icazeti veriyor.
Bu ayetlerde üzerinde durmak istediğimiz ibarenin benzeri aynı surenin 145. Ayetinde de geçmektedir.
وَلَئِنْ اَتَيْتَ الَّذينَ اُوتُوا الْكِتَابَ بِكُلِّ اٰيَةٍ مَا تَبِعُوا قِبْلَتَكَ وَمَٓا اَنْتَ بِتَابِـعٍ
قِبْلَتَهُمْ وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِـعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ اِنَّكَ اِذاً لَمِنَ الظَّالِمينَ
Andolsun, sen kendilerine kitap verilenlere her türlü mucizeyi getirsen de, onlar yine senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, o takdirde sen de mutlaka zalimlerden olursun.
İkna olmak istemeyen, davete muhatap olduğu ana kadar; yanlış yaptığını, yanlış yolda olduğunu kabullenmek istemeyen kişi habire taleplerde bulunur. İman gerçeği ile bütün bir ömrün üzerine çizgi çekmek, baba dinini terk etmek her nefsin kaldırabileceği bir şey değildir. O yüzden nefis bahanelerin arkasına saklanma huyundan vazgeçmez. Nefsinin ardına vermiş kişide bu hal olmadık taleplerle kendini gösterir. Bu talep zinciri haddini o kadar zorlar ki, Allah azze ve celleyi apaçık görmeyi talep edecek kadar haddini aşar.
Oysa bu taleplerin hepsi şeref bakımından daha aşağıda olanları en şereflinin önüne koymak demektir. İnsanda akıldan daha şerefli bir gerçek yoktur. İman için şartlarını gözün, kulağın veya diğer duyu organlarının itminanı şartına bağlayan kişi aslında tüm organların efendisi olan aklı makamından azledip yerine başkalarını ikame ediyor. Oysa insanı Allah (cc) karşısında mükellef kılan, onu diğer mahlûklardan üstün kılan en büyük özellik akıl nimetine sahip olmasıdır.
İnsanı madem mükellef kılan akıldır öyleyse davetçi de akla hitap etmek, aklı ikna etmeye çalışmakla mükelleftir. Ki nitekim Allahu Teâlâ bu, hevalarının ardına vermiş bu kişilerin taleplerine reddiye olarak; “beyan ettiğimiz ayetler herhangi bir kavmin yakin sahibi olmalarına dahi kifayet ediyor” diye karşılık veriyor.
Aklın ikna yolu da; kanunları imtihanatlarla tespit edilmiş olan ilimdir ki; bu da şeriatın teşvik ettiği ilimlerdir. Bu ilim Kur`an’dır. Hiç şüphesiz insanın aklını ikna edecek bütün ilimlere özet olarak Kur`an’da işaret edilmiştir. Üzerinde tefekkür ve tedebbür edeceklerin az bir çaba ile çok büyük hikmetlere muttali olacağı şekilde verilmiştir. Ve bu Kur`an bazı davetçilerin sinesinde bazılarının ise en azından yanı başlarında hazır bulunmaktadır. Böyle bir hazineye sahip bir davetçinin heva ve hevesin dışa vurumundan başka bir şey olmayan talepleri karşılamaya çalışma yöntemlerine tenezzül etmesi ona yakışan bir tutum değildir.
Buna istinaden ayet-i kerimelerin de işaret ettiği gibi davetçinin heva hevesler rüzgârında savrulmaktan kurtulmasının en büyük güvencesi Kur`an ilmine ve sünnet hikmetine vakıf olmasıdır. Bu, davetçi için atlayamayacağı bir konudur. Şayet bu, sadece irade meselesi olsaydı, insanların en güçlü iradesine sahip Hz. Resulullah salallahu aleyhi ve selleme ihtar yapılırken “sana verilen bu ilimden sonra” diye delillendirilme yapılmazdı. Savrulmaya karşı sarsılmaz bir kale olması dolayısı ile ilimden sonra bile savrulmanın olması büyük bir tehditle ihtar ediliyor.
Bu ayetler bağlamında davetçi tedirginlikten azadedir. Zira;
1- Elinde en gabi akıl sahiplerini bile ikna edecek, onlara yakin derecesinde hakikatleri ilka edebilecek Kur`an ilmi ve sünnetin hikmeti vardır.
2- Davetçinin akıldan başka ikna etmekle mesul olduğu bir şey yoktur. Kalbin itminan bulması davetçinin üzerine bir yükümlülük değildir. Bu ancak kişinin özel çabası ve mürşitlerin işidir.
3- Davetçi yalnızca tebliğ ile mükelleftir. İnsanların dalalet çukurlarında debelenmekte ısrar etmelerinde ve yollarının sonunun cehennem çukurlarına çıkmasından sorumlu değildir.
Davetçi böyle bir rahat ortam içinde olduğunun bilinciyle hareket ettiği sürece onun gayri şer’i yollara tevessül etmesi düşünülemez. Bugün sırf sözde insanların hidayetleri için gayr-i şer’i ve gayr-i meşru yollara tenezzül eden davetçi sadece elindeki cilalanmış kılıcı bir kenara atıp milletin elindeki kirli paslı kılıçlara tamah etmesinden başka bir şey değildir. Öz dinamiklerini harekete geçirmeyip dış unsurlara kendini mecbur hissedip görevini ifa etmeye çalışan davetçi kendi dinamiklerini önemsemiyor, demektir. Böyle bir davetten bir bereketin çıkması da muhaldir.
Davetçinin özellikle göz önünde bulundurması gereken bir husus da; “Andolsun, sen kendilerine kitap verilenlere her türlü mucizeyi getirsen de, onlar yine senin kıblene uymazlar.” İbaresi ile işaret olunan dalalette olan kitap ehlinin kendi batıl hedefleri üzerindeki taasubkarane ısrarlarıdır.
Batıl ehli kendi batıl inançlarında bu kadar ısrarcı iken akıl ve naklin de hakkaniyetine şahitlik ettiği davasının yücelmesi davetçinin en büyük hedefi yapmasından başka bir şansı yoktur.
Ancak üzerinde detaylı araştırma yapılması gereken bir husus da “heva” tabirinin detaylı izahıdır. Selef alimlerimiz bu terimi en azından bizler için şu an sorun diyebileceğimiz meseleleri çözecek şekilde izah etmiş değiller. Ya da biz onların verdiği bilgilere muttali değiliz.
Evvela; gayri müslim toplumların her şeyleri heva mıdır? Eğer değilse bunun ayrıştırılması nasıl yapılır? Bunlardan heva eseri değil de akıl eseri olanlardan istifade etmenin hükmü nedir? Ve bunlar gibi daha birçok bu ayetle ilgili soru araştırılması gereken bir konudur.
Durum her ne şekilde olursa olsun davetçinin öncelikle üzerinde durması gereken husus evvel emirde kendi dinamiklerini yeterince kullanabilmesidir. Eğer din bilginleri istifadesinin caiz olduğuna hükmettikleri başka metodlar da olursa o zaman onlara da müracaat eder. Ancak önce elindeki malzemeleri iyi değerlendirmelidir, zira genlerimizle uyumlu olan yöntemler bu yöntemlerdir. Dolayısıyla en iyi şekilde değerlendirebileceği yöntemler de bunlar olacaktır.
Mehmet Zeki Ergin / İnzar Dergisi – Haziran 2015 (129. Sayı)
Mehmet Zeki Ergin