Hakka davet, cehalet içindeki insanları ilimle, takvayla, insan olmanın anlamıyla tanıştırma mücadelesidir. İnsanlar tevhide davet edilerek, Allah’ı tanımaya, onu birlemeye, ilahlık iddiasındaki tüm kişi ve putları reddetmeye çağırılırlar.
Davet yolu zorluk sıkıntı ve acılarla dolu olabilir.
Peygamberlerle beraber olanlar ve o yolun tüm takipçileri her sıkıntıyı göze almalı acıları kardeş bilmelidir.
Davet yolunda yalnızlık, savaş, hicret ve şehadet de vardır.
Bakınız Rabbimiz örnek olanları nasıl anlatıyor:
"Nice peygamberler vardır ki, beraberinde birçok Rabbaniler/Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever." (Âl-î İmran/146)
Hz. Peygamber aleyhissalatu vesselamın ashabı da davet yolunda örnek bir davranış sergilemiş ve güzel örneklerle yolumuzu aydınlatmıştır.
Tabii davet denince hemen herkesin aklına Mus’ab b. Umeyr gelir.
Hakkın yılmaz davetçisi, hikmet ve güzel ahlak örneği büyük sahabi…
Bu büyük davetçinin hayatına kısaca bakalım:
Mus`ab b. Umeyr, Kureyş`in asil ve zengin bir ailesine mensuptu. Orta boylu, güzel yüzlü, yumuşak huylu ve son derece zeki idi. Çok güzel konuşurdu.
Güzel yüzü ve güzel ahlakıyla gıpta edilen biriydi. Peygamber Efendimizin onun için "Mekke`de Mus`ab`dan daha zarif, daha narin, daha güzel kimse yok idi. Saçları kıvrım kıvrım idi." Buyurduğu rivayet edilmiştir.
Mus’ab, temiz bir kalbe sahip olduğu için İslam’ın mesajını duyduğunda önyargısız olarak öğrenmek istedi. Temiz fıtratı cahiliye ile uyuşamıyordu zaten.
Erkam b. Ebi`l-Erkam`ın evine gitti. Resulullahı gördü, konuştu ve Müslüman oldu.
Müslüman olan Mus’ab artık rahat yaşamına veda etmek zorundaydı. Eskiden sahip olduğu imkânların hiçbirine sahip olamayacaktı. Sıkıntılar artacaktı; ama Mus’ab’ın imanı ona büyük bir direniş azmi vermişti.
Eziyetler başladı.
Fakir ve kimsesiz Müslümanlar eziyet ve işkencelerle karşılaşırken zengin ve asil ailelerden gelenler rahat bir yaşam sürmüyordu. Halid b. Said gibi Mus’ab b. Umeyr de zengin ve soylu bir ailedendi; ama bu onu işkence ve mahrumiyetlerden kurtarmıyordu.
Üstelik eziyetleri yapanlar genellikle aileden kişiler oluyordu.
Mus’ab’ı da inancından döndürmek için bir mahzene hapsederek günlerce aç ve susuz bıraktılar. Ağır ve tahammülü zor işkenceler yaptılar.
Mus’ab direndi.
Mus’ab imanında direndi ve zulümlere karşı sebat etti. Zalimlerin yüzüne hakkı haykırmaktan bir an bile vazgeçmedi.
Allah Teala, Resulü aracılığıyla Müslümanlara “Hicret” kapısını açtı.
Birçok Müslüman inancını yaşayabileceği, insanları hak yola çağırabileceği bir yere gitme imkânı buldu.
Mus’ab da sıkıntı çekiyordu.
İşkenceler ağırlaşınca Rasulullah aleyhissalatu vesselamın izniyle iki kez Habeşistan’a hicret etti.
Sonra dönüp, Peygamberimizin yanına geldi. Olayı Hz. Ali şöyle anlatmıştır:
“Resûlullah ile oturuyorduk. Bu sırada Mus`ab b. Umeyr geldi. Üzerinde yamalı bir elbiseden başka giyeceği yoktu. Resûlullah onun bu hâlini görünce, mübarek gözleri yaşla doldu ve şöyle buyurdu: “Kalbini Allah Teâlâ’nın nurlandırdığı şu kimseye bakın! Anne ve babası onu en iyi yiyecek ve içeceklerle besliyorlardı. Allah için bunların hepsini terk etti. Allah ve Resulünün sevgisi, onu gördüğünüz hâle getirmiştir.”
Sonra Allah, mazlum Müslümanlar için bir kapı daha açtı.
Sıkıntıların had safhaya ulaştığı bir esnada Medineli bir grup, Peygamber aleyhissalatu vesselam ile görüşüp Müslüman oldu.
Müslüman olan Medineliler biat için geldiler. Sonra Medine’ye döndüler.
Birinci “Akabe biatı”nda Müslüman olan Medineliler, Resûlullah aleyhissalatu vesselama mektup yazdılar. Mektupta önemli bir taleplerini ilettiler:
"Ya Resûlallah! İçimizde, İslâmiyet açıklandı ve yayılmaya başladı. Halkı Allah’ın kitabına davet edecek, Kur`an okuyacak, dini anlatacak, İslâm’ın emirlerini aramızda ikâme edecek, namazlarımızı bize kıldıracak bir kimse gönder."
Bu mektup üzerine Efendimiz aleyhissalatu vesselam, Mus`ab b. Umeyr`i, Medine`ye gönderdi ve ona, ‘Medinelilere Kur`an okumasını, İslâm’ın emir ve yasaklarını öğretmesini, namazlarını kıldırmasını’ emretti.
Mus`ab, Peygamber aleyhissalatu vesselamın bu talimatı üzerine kısa zamanda Medine`ye vardı. Medine’nin ilk Müslümanlarından Es`ad b. Zürare`nin evine yerleşti. Orada insanlara dinlerini öğretmeye başladı.
Mus’ab hem çok gayretli hem de çok güzel ahlaklı ve güzel konuşan biriydi.
Davet için de büyük bir gayret gösterdi ve Allah’ın yardımıyla büyük başarı kazandı.
Müslümanların sayısı arttı, İslam birçok evde konuşulmaya başlandı.
Şehrin havası değişiyordu.
Medine’de iki büyük kabile, bir de bu kabilelerin büyük aileleri vardı.
Medine`de bulunan kabile reislerinden Sa`d b. Muaz ve Üseyd b. Hudayr henüz Müslüman olmamışlardı.
Bunlar ciddiyet, cesaret ve kararlılıkları ile halkı etkileyen kişilerdi. Müslüman olmaları davet çalışmalarını rahatlatacak, daha fazla insana ulaşma imkânı oluşacaktı.
Mus’ab’ın davet çalışmaları onların da dikkatini çekti. Zaten Mus’ab da Peygamber aleyhissalatu vesselamdan öğrendiği kadarıyla bekliyor, hikmetle davranıyor, uygun bir ortamın oluşmasını diliyordu Allah’tan.
Fazla zaman geçmeden uygun bir ortamı nasip etti Yüce Allah.
Davet çalışmalarının devam ettiği bir günde…
Es`ad b. Zürare, Mus`ab b. Umeyr ile Abdüleşhel ve Zafer oğulları kabileleri¬nin bulunduğu bölgeye yönelerek yola çıktılar.
Sa`d b. Muaz, Abdüleşheloğullarının önde gelenlerindendi. Sa’d, aynı zamanda Es`ad b. Zürare`nin teyzesi oğlu idi.
Mus’ab ve Es’ad, Zaferoğulları kabilesine ait bahçelerden birine girip Merak kuyusu denen bir kuyunun yanına vardılar. Bahçede oturdular. Yeni Müslüman olmuş bazıları da gelip yanlarına oturdular. Sa`d b. Muaz ile Üseyd b. Hudayr, o zaman kendi kavimleri olan Abdüleşhel oğullarının liderle¬ri idiler ve bundan dolayı bulundukları bölgedeki bir hareketlilikten haberdar olmaları, gerekirse müdahale etmeleri gerektiğini düşünüyorlardı. Her ikisi de hidayet nuruyla tanışmamış birer müşrik idi¬ler.
Es`ad b. Zürare ile Mus`ab b. Umeyr`in gelişlerini duyduklarında öfkelenen Sa`d b. Muaz, Üseyd`e şöyle dedi:
“Ben karışmam, zayıf olanlarımızı bozmak, gençlerimizin aklını çelmek için evle¬rimize gelmiş olan o iki kişiye git ve onları yapmakta oldukları şeyden men et, bize gelmesinler. Zira bildiğin gibi eğer Es`ad b. Zürare yakınım olmasaydı, senin yerine onu ben kovardım. O, teyzemin oğludur. Ona karşı gelmem pek uygun düşmez diye düşünüyorum.”
Bunun üzerine Üseyd b. Hudayr, mızrağını alıp onlara gitti. Oldukça ciddi ve keyifsizdi.
Es`ad b. Zürare onu görünce, Mus`ab b. Umeyr`e şöyle dedi:
“İşte bu, kavminin efendisidir, sana gelmiştir. Onun hakkında doğruyu yerine getir. Umulur ki Allah ona hidayet nasip eder.”
Mus`ab:
“Eğer oturursa onunla konuşurum”, dedi.
Üseyd, küfrederek önlerinde durdu ve şöyle dedi:
“Sizi bize getiren sebeb nedir? Zayıflarımızın aklını çeliyorsunuz. Biz buna müsaade etmeyeceğiz. Eğer sağ kalmaya niyetiniz yoksa diyeceğim bir şey yok. Yaşamak istiyorsanız bizden ayrılıp gidin!”
Mus`ab, Allah’a tevekkül etti ve yardımını diledi. Kalpleri evirip çeviren elbette ki Allah’tı. Allah dilerse öfkeyle gelip tehditler savuran adamın da kalbini yumuşatır, ona hidayeti nasip ederdi.
Gülümsedi Mus’ab. Etkileyici; ama yumuşak bir ses tonuyla konuştu Üseyd b. Hudayr ile:
“Oturup da dinlemez misin? Eğer beğenirsen kabul edersin, beğen¬mezsen bırakırsın”, dedi.
Bir an afalladı Üseyd. Öfkesi söndü, kalbi yumuşadı, içinde Mus’ab’a karşı bir dostluk rüzgârı dolaştı. Çok fazla şey söylemesine gerek yoktu. Teklifi kabul edecek, dinleyecekti.
Mus’ab’ın teklifine şöyle cevap verdi:
“Doğru konuştun.”
Böyle dedikten sonra mızrağını yere dikti ve Es`ad ile Mus`ab’ın yanına oturdu. Mus`ab, Peygamber aleyhissalatu vesselamdan öğrendiği şekliyle ona İslâmiyet`i anlattı ve Kur`an-ı Kerim`den bazı bölümler okudu. Sözler ağızdan kulağa değil, yürekten yüreğe aktı.
Anlatıldığına göre Es`ad ile Mus`ab, bu olaydan sonra Üseyd hakkında şöyle demiş¬ler: “Allah`a yemin ederiz ki, o konuşmadan önce yüzünün aydınlanma¬sından ve yumuşamasından ötürü yüzünde İslâmiyet`i gördük.”
Sonra Üseyd, şöyle dedi:
“Bu söz ne güzel bir sözmüş! Bu dine girmek istediğiniz zaman na¬sıl yaparsınız?”
Sevinçten uçar gibi oldu Mus’ab. Allah’a şükretti. Şirkin karanlığındaki Üseyd’e ellerini uzattı.
“Gusül edersin, temizlenirsin ve elbiseni de temizlersin. Sonra şahadet getirir sonra da namaz kılarsın.”
Üseyd kalktı, kuyudan su alıp gusletti. Elbiselerini temizledi. Kelime-i şehadeti getir¬di, kalkıp iki rekât namaz kıldı. Namazdan sonra Es`ad ile Mus`ab`a şöy¬le dedi:
“Arkamda bir adam var, eğer o size tabi olursa, onun kavminden hiçbir kimse ondan ayrılmaz. Şimdi size onu göndereceğim. O, Sa`d b. Muaz`dır.”
Böyle dedikten sonra mızrağını yerden alıp Sa`d’ın bulunduğu yere doğru gitti. Sa’d kavminden bazı erkekler ile beraber kendi toplantı yerlerinde oturuyordu.
Üseyd’in döndüğünü gördüler.
Sa`d b. Muaz, dönüşü esnasında ona baktığı zaman şöyle dedi:
“Allah`a yemin ederim ki Üseyd, sizin yanınızdan ayrıldığı çehre ve yüzden başka bir yüzle size gelmiştir.”
Sa’d, doğru söylüyordu. Üseyd, gittiği gibi dönmemişti.
Üseyd, iman etmiş ve imanın güzelliği yüzüne yansımıştı. Ama kafasında bir plan kurmuş ve o doğrultuda davranarak Sa’d’ı Mus’ab ile görüşmeye göndermek istiyordu. Dürüst, cesur ve şerefli bir insan olan Sa’d’ın o güzel sözleri kabul edeceğini umuyor, Allah’tan onu diliyordu.
O meclise gelip durdu.
“Ne yaptın?” diye sordu Sa`d, kendisine. O da şöyle cevap verdi:
“O iki adamla konuştum. Allah`a yemin ederim ki, onlarda bir sa¬kınca görmedim. Ben, söyleyeceğimi söyledim, onları kovdum. Onlar da istediğimizi yapacakla¬rını söylediler. Yalnız bana verilen habere göre Harise oğulları, sana ha¬karet için Es`ad b. Zürare`yi öldürmeye çıkmışlar. Ey Sa`d, onun teyzen oğlu olduğunu biliyorlar. Sonuçta sana verdikleri sözü bozup ihanet ede¬cekler.”
Bunun üzerine Sa`d, öfkelenip süratle yerinden kalktı. Harise oğul¬larının haberini duyunca harekete geçmiş olmalarından ve Es’ad’a zarar vermelerinden çekindi ve sinirli bir şekilde süngüyü eline aldı.
Sonra Üseyd`e: "Allah`a yemin ederim ki senin bir şey becereceğini zannetmi¬yorum." dedi.
Mus`ab ile Es`ad`ın bulunduğu yere gitmek üzere yola çıktı.
Sa`d, on¬ları emniyet ve güvenli bir vaziyette görünce Üseyd`in amacını anladı. Ona küfürler etti. Amacı onu iki kişiyle görüştürmek, konuşturmaktı.
Kaşlarını çatmış bir halde önle¬rinde durdu. Sonra Es`ad b. Zürare`ye şöyle dedi:
“Ey Ebu Umame! Sana karşı çekingen davranmamın sebebi aramızdaki akrabalık bağıdır. Vallahi eğer aramızda akrabalık bağı olmasaydı, bunu benden kurtaramazdın. Amacınız ne? İstemediğimiz şeyleri evlerimize mi so¬kacaksınız?”
Sa`d gelmeden önce Es`ad b. Zürare, Mus`ab b. Ümeyr`e şöyle demiş¬ti: “Mus`ab, vallahi sana kavminin efendisi geldi. Eğer o sana tabi olursa, herkes sana tabi olacaktır.”
Sa`d gelince Mus`ab, ona şöyle dedi:
“Oturup dinler misin? Dinleyip de hoşuna giderse kabul edersin, yok eğer hoşuna gitmezse söylemekten vazgeçersin. Hoşlanmadığın şe¬yi yapmadan, senin yanından çekip gideriz.”
Durakladı Sa’d. Mus’ab’ın ne yüzünde ne de sözlerinde rahatsız edici bir şey yoktu. Aksine insana güven veren bir siması, insanın içine işleyen bir sesi vardı.
Öfkesini bir tarafa bıraktı Sa’d.
“Doğru söyledin.” dedi Mus’ab’a.
Böyle dedikten sonra süngüsünü yere saplayıp oturdu. Mus`ab da ona İslâm`ı anlattı, Kur`an okudu. Zuhruf sûresinden ayetler...
“Ha, Mim.
Apaçık Kitab`a andolsun.
Gerçekten Biz onu, belki aklınızı kullanırsınız diye Arapça bir Kur`an kıldık.
Şüphesiz o, Bizim katımızda olan Ana Kitap`tadır; çok yücedir, hüküm ve hikmet doludur.
Siz ölçüyü taşıran bir kavimsiniz diye, şimdi o zikri (Kur`an`ı) sizden (uzaklaştırıp) bir yana mı bırakalım?
Oysa biz, öncekiler için de nice peygamber gönderdik.
Onlara bir peygamber gelmeyiversin, mutlaka onunla alay ederlerdi.
Biz de, kuvvet bakımından onlardan daha üstün olanları yıkıma uğrattık. Öncekilerin örneği geçti.
Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan, tartışmasız: "Onları üstün ve güçlü olan, bilen (Allah) yarattı" diyecekler.
Ki O, yeri sizin için bir beşik kıldı ve doğru yolu bulursunuz diye onda size bir takım yollar var etti.
Ki O, belli bir miktar ile gökten su indirdi de, onunla ölü bir memleketi `dirilttik (ve her yanına yeniden hayat) yaydık`; siz de böyle (kabirlerinizden diriltilip) çıkarılacaksınız.
Ki O, bütün çiftleri yarattı ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyleri var etti.
Onların sırtlarına binip-doğrulmanız, sonra doğrulduğunuz zaman, Rabbinizin nimetini zikretmeniz ve: "Bunlara bizim için boyun eğdiren (Allah) ne yücedir, yoksa biz bunu (kendi hizmetimize) yanaştıramazdık" demeniz için.
Ve biz elbette, Rabbimize çevrilip-döneceğiz." (Zuhruf/1-14
Sa`d, şöyle sordu:
“Müslüman olup bu dine girdiğiniz zaman nasıl yaparsınız?”
“Gusül abdesti alırsın, temizlenirsin, elbiseni de paklarsın. Kelime-i şehadeti getirir, namaz kılarsın.”
Sa`d, kalkıp gusül abdesti aldı, elbiselerini temizledi, Allah’ın birliğine, Hz. Muhammed aleyhissalatu vesselamın peygamberliğine şehadet getirdi, namaz kıldı. Sonra süngüsünü aldı ve kav¬minin meclisine gitmek üzere yola koyuldu. Onunla birlikte Üseyd b. Hudayr da gitti. Kavmi onu dönerken gördüğünde şöyle dedi: “Allah`a yemin ederiz ki, Sa`d, yanımızdan gittiği yüzden başka bir yüzle size dönmektedir.”
Yanlarına geldiğinde onlara şöyle dedi:
“Ey Abdüleşhel oğulları! Beni içinizde nasıl bilirsiniz?”
“Sen bizim efendimizsin ve bizim en lütufkârımızsın. Fikir ve gö¬rüş bakımından bizden üstünsün. Temsilcilik yönünden de en uğurlumuzsun”, dediler.
Bunun üzerine Sa’d: "Allah`a ve onun Rasûlüne iman et¬mezseniz kadın erkek hiçbirinizle konuşmayacağım." dedi.
Rivayet edildi ki…
Abdüleşhel oğullarının arasında Müslüman olmadık kadın ve erkek kalmadı. Hepsi Müslüman oldular. Sa`d ile Mus`ab da Es`ad b. Zürare`nin evine döndüler. Onun evinde ikamete devam edip insanları İslâm`a davet ettiler.
Mus’ab, öğretmeni olan Allah Rasulünden “Hikmetle ve güzel öğütle” davette bulunmayı öğrenmişti.
Doğru sözü doğru zamanda söylemeyi öğrenmişti. Zaten davetin özü de bu değil miydi?
Mus’ab, davetin nasıl yapılacağını, güzel ahlakın davetçi için olmazsa olmaz bir haslet olduğunu çok güzel ve başarılı bir şekilde göstermişti.
Peygamber aleyhissalatu vesselamın ashabını ne kadar iyi tanıdığına da güzel bir örnektir Mus’ab b. Umeyr.
Davet için seçilen kişinin belirgin özelliklerinin olması gerektiği gibi diplomasi için seçilenin de savaş için seçilenin de alanıyla ilgili belirgin özellikleri olmalıdır.
Evet, her Müslüman davetçidir; ama her davet bölgesi herkes için uygun olamayabiliyor.
O yüzden ya davetçi gideceği bölgeyi, hassasiyetlerini iyi bilmeli ya da davetçiyi gönderecek kişiler bunu hesaba katmalıdır.
Mus’ab b. Umeyr’i Medine için seçip görevlendiren, Rasulullah aleyhissalatu vesselamdı.
Diplomatları, elçileri ve komutanları seçtiği gibi…
Her alanda olduğu gibi davet alanında da Peygamber’in verdiği görevleri layıkıyla yerine getirdi Ashab-ı Kiram.
Çünkü onlar seçkin Peygamberin seçkin dostları idiler.
Mehmet Sait Çimen / İnzar Dergisi – Nisan 2015 (127. Sayı)
Mehmet Sait Çimen