İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Davet Muhabbet Buluşması

2013-12-11
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Hz. Peygamber (sav) ümmetine çok düşkündü. Bütün ömrünü acaba bir kişi daha kurtarabilir miyim diye geçirdi. Hiç durmadı, dinlenmedi. Davet edecek bir kişi bulamadığı zaman, bizim aç ve susuz kalışımız gibi bir hal alıyordu. Bir kişinin hidayete erdiğini gördüğünde ise derinden bir sevinç nefesi alıyordu. Hiç umutsuzluğa...
Hz. Peygamber (sav) ümmetine çok düşkündü. Bütün ömrünü acaba bir kişi daha kurtarabilir miyim diye geçirdi. Hiç durmadı, dinlenmedi. Davet edecek bir kişi bulamadığı zaman, bizim aç ve susuz kalışımız gibi bir hal alıyordu. Bir kişinin hidayete erdiğini gördüğünde ise derinden bir sevinç nefesi alıyordu. Hiç umutsuzluğa kapılmıyordu. En sıkıntılı ve dar zamanlarında bile ashabına normal kafayla anlayamayacağımız müjdeler veriyordu. Öyle ki, Hendek gününün en zor anlarından birinde ashabına Kisra’ların, Kayser’lerin fethini bildiriyordu.

Amcası Ebu Talip sağ olduğu müddetçe yeğenini korudu. Ona zarar vermemeleri için müşriklere karşı bir set oluşturdu. Fakat bütün bunlar Hz. Peygamber (sav) için pek önemli değildi. O’nun için önemli olan şey amcasının hidayet bulmasıydı. Bunu çok istiyordu. Ama amca Ebu Talip İslam’ı kabul etmiyor ve ben Abdulmuttalib’in dini üzereyim diyordu. Öyle ki Ebu Talip son döşeğindeyken, bir umutla Resulullah (sav) ona kelime-i tevhidi telkin etmeye çalışıyordu. Tabi Ebu Cehil de tam tersini. “Ey amca! Sen kelime-i tevhidi söyle de, kıyamet gününde sana şahit ve şefaatçi olabileyim” deyince Ebu Cehil hemen araya girdi: “Ey Ebu Talip! Sen baban Abdülmuttalip’in dininden yüz mü çevireceksin? Sakın ha!” dedi. Bu sözler birkaç defa karşılıklı tekrarlandı. Ebu Talip “Kureyşlilerin ölümden korktuğum için Müslüman olduğumu sanıp beni ayıplamalarından çekinmeseydim o sözü söylerdim. Ben Abdülmuttalib’in dinindeyim” dedi. Bu duruma üzülen Peygamber (sav) 80 yaşını geçmiş amcası için “Yüce Allah beni alıkoymadıkça senin için istiğfara devam edeceğim” buyurdu. Kısa zaman sonra Ebu Talip, bilebildiğimiz kadarıyla Müslüman olmadan öldü. Tabi bu hususta Şia kaynakları ile Sünni kaynaklarının ihtilaflı olduğunu da belirtelim.

Yıllar sonra Mekke’nin fethinde, Hz. Ebu Bekir (ra) babası Ebu Kuhafe’nin elinden tutup Resulullah’ın yanına getirdi. Ebu Kuhafe daha yeni Müslüman olmuştu. Peygamber onu görünce; “Neden ihtiyarı bu haliyle getirdin, ben kendisini ziyaret ederdim” diye iltifatta bulundu. Hz. Ebubekir (ra) bu arada ağlıyordu. Peygamber, O’nun babasının Müslümanlığına olan sevincinden dolayı ağladığını zan etti. Oysa Sıddik’in derdi başkaydı. O, babasının Müslümanlığından duyduğu sevinçten dolayı değil, Peygamber’in Müslüman olmasını istediği amcası Ebu Talib’in Müslüman olmadan ölmesine üzülüyordu. Çünkü Peygamber onun İslam’a girmesini çok istemişti.

O bir Peygamber oluşunun yanında bir de beşerdi ve amcasını çok seviyordu. Fakat Kur’an’ın deyimiyle âlemlere rahmetti. Amcası Ebu Talib’in Müslüman olmasını istediği gibi diğer amcası Hamza’nın katilinin de hidayetini çok istiyordu. Bunun için özel çaba harcıyordu. Çünkü o insanlığı seviyordu. Amcasının katili de olsa Vahşi’nin Müslüman olması için can atıyordu.

Vahşi, Mekke’nin fethinden sonra gidip Taif’e sığınmıştı. Resulullah (sav) ona davetçiler gönderip İslam’a girmesini istedi. Ama Vahşi Allah’ın affediciliği ile Resulünün merhametini daha tam kavrayamamıştı. Verdiği cevapta acaba affedilir miyim, diye soruyordu. “Ya Muhammed beni nasıl İslâm’a çağırırsın? Allah’a şirk koşanlar, Allah’ın muhterem kıldığı bir canı haksız yere öldürenler, zina edenler günahlarının cezasını çekerler. Kıyamette, o büyük duruşma gününde cezaları katmerli olur, azap ve zillet içinde ebedî kalır. Hâlbuki ben bunların hepsini yaptım. Daha benim bir kurtuluşum olur mu?”

Arz ettiğimiz gibi Hz. Hamza gibi birini şehid ettiği için affedilme umutlarının tümünü yitirmişti. Peygamber gelen ayetleri de bildirerek affedileceğini söyledi. Ama amcasının şehadetini hatırlatır diye gözüne görünmemesini istedi. Bu nedenle Vahşi hep uzaklardan gözlüyordu Resulullah’ı. Şehid ettiği o büyük insanın yerine, ancak bir büyük kâfir öldürmeliydi ki, Resulullah’a gidip görünsün. En sonunda Yalancı Müseyleme’yi de Hz. Hamza’yı şehid ettiği mızrakla öldürdü. Ancak bu haberi Hz. Peygamber (sav)’e iletemedi. Çünkü Hz. Peygamber (sav) vefat etmişti.

Hz. Peygamber bizzat kendi ağzı ile “Mümin bir delikten iki defa ısırılmaz” diyordu. Buna rağmen insanların hidayeti için hem Reci’ye hem de Bi’r-i Maune’ye davetçiler gönderdi. Her iki olayın neticesi de korkunçtu. Hicretin 4. Yılı Safer ayında Adal ve Kare kabilelerine mensup 6 kişilik bir heyet gelip Resulullah (sav)’a, Müslüman olduklarını ve kendileri ile birlikte davetçiler göndermesini istediler. Resulullah (sav) ashaptan 10 kişiyi onlarla birlikte gönderdi. Ancak Reci suyu başında iken davetçiler çok kötü bir ihanet ile karşılaştılar. Onlara kendilerine İslam’ı anlatsınlar diye davet edenler ihanet edip, şehadetlerine vesile oldular.

Tarihi kayıtlara göre yine Hicretin 4. Yılı, yine Safer ayında bir başka kabile reisi gelip davetçiler istedi Peygamber’den. Hz. Peygamber (sav) Necid bölgesi insanlarına pek güvenmiyordu. Ashaba karşı bir hainlikte bulunabilirlerdi. Fakat Amir bin Malik güvence verince, Resulullah (sav) 40 veya 70 sahabesini gönderdi. Onlar da Bi’r-i Maune kuyusu başında iken saldırıya uğradılar ve hemen hepsi şehid edildiler. Görüldüğü üzere Reci’ye davetçi gönderen Peygamber, yeni bir davet ile karşılaştığında tereddüt geçirse de yine de bir kişi dahi olsa cehennemden kurtarabilme umuduna binaen en seçkin sahabelerini davet için gönderiyordu.

Mekke döneminin ilk yıllarında da panayır panayır, sokak sokak gezip, acaba İslam’a davet edebileceğim birilerini bulabilir miyim diye dolaşıp durdu. Bu uğurda çekmediği sıkıntı kalmadı. Başına toz-toprak atıldı, hakaretlere maruz kaldı, secdede iken başına deve pislikleri atıldı ve en sonunda Taif’te taşlandı. İsterse bir bedduası memleketleri helak etmeye yeterdi. Ama o şu şekilde yakardı: “Allah’ım! Güçsüzlüğümden, tedbirimin yetersizliğinden, insanların arasındaki aşağılanma ve rüsvalıktan ancak Sana yakınıyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Sen zayıfların Rabbisin! Beni kimin eline veriyorsun, beni görünce yüzünü ekşiten ve ağzını büken bir yabancıya mı? Yahut bana karşı güçlü kıldığın düşmana mı? Allah’ım! Eğer Sen bana darılmıyorsan (bunların hiç birine) aldırmam. Senin koruman bana bol bol yeter. Bütün karanlıkları aydınlatan, kendisiyle bütün dünya ve ahiret işlerinin düzeldiği nurun hürmetine, bana gazap etmenden ve darılmandan Sana sığınırım. Sen razı olana kadar (Senin hoşnutsuzluğunu gidermek için) çalışmak gereklidir. Güç ve kuvvet, ancak Sana aittir.” Bu şekilde Taif’in helaki için gelen melekleri, belki bunların sulbünden biri Müslüman olur diye geri çevirdi.

Yine Uhud meydanında dişi kırılıp, yüzüne miğferinin halkaları saplandığında kanı yere akmaya başladı. Şefkat Peygamberi karşıdakiler için dua etmeye başladı. Çünkü O aziz insanın akan kanı Allah’ın gazabını celp edebilirdi. Resul, olacaklardan düşmanları adına korktu. “Ya Rabbi kavmimi hidayet et. Çünkü onlar bilmiyorlar” diyerek kâfirleri ve dolayısıyla ileride Müslüman olabilecek kişilere dua etti.

Ey İnsanlar, size öyle bir Peygamber geldi ki, sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir. O size düşkün, müminlere çok şefkatli çok merhametlidir. (Tevbe:128) Peygamber bu duruma benzer şöyle buyurmuştur. “Hiç şüphesiz ben size bir babanın evlatlarına olan durumu gibiyim.” Bir baba şefkati ile yaklaştığı ümmetinden kendisine sadır olan saygısız davranışları yine bir baba şefkati ile karşılardı. Hesap günü kendi ümmetinin cennete gitmesi için “Ümmetim, ümmetim” diye başını secdeye mıhlayacak ve bu durum şefaat dileği kabul edilinceye kadar devam edecek. O bu hususu şöyle açıklamaktadır. “Benimle sizin misaliniz, ateş yakan bir adamın misali gibidir ki; hemen pervaneler, kelebekler o ateşin içine düşmeye başlarlar. O bunları kovar. Ben de ateşten korumak için sizin eteğinizi tutuyorum. Hâlbuki siz kaçıyorsunuz.” Bu kadar şefkat misali bir Peygamberin ümmeti olmak çok sevindirici…

Peygamber’in (sav) bu durumu Kur’an’ın ayetlerine konu olmuş ve Allah bu şekilde kendisini harap etmemesi gerektiğini bildirmiştir. “(Ey Muhammed!) Demek onlar, bu söze (kitaba) inanmazlarsa, onların peşinde üzüle üzüle kendini helak edeceksin!”(Kehf:6) “Ta Sin Mim. Bunlar, apaçık Kitab`ın ayetleridir. Ey Muhammed! Mü`min olmuyorlar diye adeta kendini helak edeceksin! Biz dilesek, onlara gökten bir mucize indiririz de, ona boyun eğmek zorunda kalırlar. Rahman’dan kendilerine gelen her yeni öğütten mutlaka yüz çevirirler. Onlar (Allah`ın ayetlerini) yalanladılar, fakat alay ede geldikleri şeylerin haberleri başlarına gelecek.” (Şuara:1-6) “Kötü işi kendisine güzel gösterilip de onu güzel gören kimse, kötülüğü hiç işlemeyene benzer mi? Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola eriştirir. Artık onlara üzülerek kendini harap etme; Allah onların yaptıklarını şüphesiz bilir.”(Fatır:8)

Fakat bu durum bizi şu yanılgıya sevk etmesin. O (sav) birilerinin iddia ettiği gibi sadece ve sadece bir şefkat peygamberi değildi. Hendek Savaşındaki gibi bir Yahudi ihaneti ile karşı karşıya kaldığında, durumun nazikliği karşısında gereken tavrı koyabilen bir Peygamber’dir. Hendek günü 10 bin kişilik bir ordu ile etrafı sarılan Peygamber (sav) ve sahabesine bir de Beni Nadir Yahudileri içeriden ihanet etmişti. Bu ihanetle durum Peygamber (sav) için varlık yokluk meselesine dönüştü. Kuşatma kaldırıldığında Yahudilerin cezalandırılması gerekiyordu. Yoksa şımarık olan bu topluluğun ıslah olmaya pek niyeti yoktu. Nitekim cezalandırıldılar.

Kısacası şefkat ve hiddetin bir yeri ve zamanı vardır. Hz. Peygamber yeri geldiğinde davette ikisini de kullanmıştır.

M. Emin Özmen / İnzar Dergisi – Aralık 2013 (111. Sayı)
 

 


Mehmet Emin Özmen

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS