İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Davet, bilimsel yöntem üzerine inşa edilmeli ama bilimsel meseleler davetin ana konusunu teşkil etme

2020-09-04
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

Davet kişinin bildiği, inandığı bir hakikatin güzelliğine başkasının da inanmasını ve bilmesini isteme eylemidir. Kişinin inandığı ve yaşadığı, doğruluğunu iddia ettiği bir ilim-amel pratiğinin tamamen iyi niyetle başkasının da sahip olmasını istemenin adıdır davet. “Ben buldum o da bulsun, ben sevindim o da sevinsin, ben kazandım o da kazansın, ben kurtuldum o da kurtulsun” temel yaklaşımı üzerine bina edilmiştir davet. Çağırma, ortaklaşma, yakınlaşma, koklaşma dertleşme gayretidir davet. Davet bölüşme paylaşmadır. Bu vechiyle bir mükellefiyettir. Nasıl ki insan kendisine verilen mal, mülk ve imkanı paylaşmakla mükellef kılınmış, emrolunmuş ise bu manada kendisine lütfedilen bir “bilme, kavrama ve yaşama imkanını” da diğer insanlarla paylaşma mükellefiyeti oluşmuştur insan için. Bu manada davet yeryüzünde yapılabilecek en büyük iyilik ve fedakarlıktır. O halde davetçi bu fiili rastgele, plan- programsız, amaç ve sonuç ilişkisine odaklanmadan gerçekleştiremez, gerçekleştirmemeli. Bilimsel gelişmelerin zirve yaptığı günümüz dünyasında davetin ve davetçinin insanlığın bilimsel, zihinsel birikiminden yararlanmaması düşünülemez. Muhatabınız insan ise ve onu bir şeye ikna çabasında iseniz ilmi bir donanımınızın olması kaçınılmazdır. En azından sosyolojiye, psikolojiye biraz aşina olmanız lazım. Çağı ve insanı etkileyen araçları etkileri ile birlikte bilmeniz lazım. Bunları bilmek yetmez, doğru pratize edilmesi lazım. Bir öğretmen, bir toplama işlemini verirken bile sınıftaki her bir öğrencinin psikolojik, sosyolojik ve bilişsel düzeyini iyi bilmek zorunda. Ekonomik yapısını, kardeş sayısını, ailenin kültürel rengini vs. bilmeli. Öğretmen bunları bilmezse toplama işlemini de amacına uygun veremez. Soru sorarken, örnek verirken, problem çözdürürken, çocuğun günlük hayatında yeri ve karşılığı olan yöntemler denemeli. Bu nedenle öğretmen her bir çocuğa yerine ve durumuna göre ayrı bir yöntem denemeli. Bir tüccar, müşterisinin benzer özelliklerini bilmeden, piyasadaki hareketliği okumadan, arz-talep skalasını tespit etmeden yine başarılı olması düşünülemez. Günlük rutin işlerde bile bilimsel yöntemler bu kadar önemli ve gerekli iken davet gibi ilahi bir vazifeyi icra etmede bu yol ve yöntemler kaçınılmaz olarak gereklidir ve bilimsel birikimden ve pratikten yoksun davetçinin başarılı olması çok zordur. Hakeza camia ve yapılar da toplumla ilişkilerinde ve toplumsal davette bu bilimselliğe mutlaka ama mutlaka yer vermeli ve insanlığın bugüne taşınan ve biriken ortak ilminden azami derecede yararlanmalı. Sosyoloji okumayan, psikoloji karıştırmamış, tarihe aşinalığı olmayan birinin karar mekanizmalarında yer alması verilecek kararların facialara dönüşmesine bile sebep olabilir. Günümüz dünyasında başta siyasi partiler olmak üzere birçok kültürel, ekonomik ve siyasi kurum ve kuruluş alanlarında en iyi sosyolog, psikolog, tarihçi ve reklamcılar ile çalışarak başarıya gitmenin yollarını aralıyorlar. Bu imkandan yararlanmayan yapıların istisna hariç başarılı olduğu görülmemiştir. Bu manada davet de psikoloji, sosyoloji, tarih ve İslami İlimler gibi 4 temel bilimsel ayak üzerine oturtulmalı. Her ne kadar Peygamber (s.a.v) de daveti bu dört muhkem bilimsel ayak üzerine oturtmuşsa da o günü motamot bugüne taşıma sabitlik ve statikliğinden kaçınarak bilimin bütün gelişmişliklerinden olabildiğince yararlanmalı. Bir davetçinin muhatabını bütün özellikleri ile tanımadan ona yaklaşması genellikle faydadan çok zarar verir ve kaçırtır. Söyleminizin doğruluğu yetmez, alıcının ihtiyacı ve kapasitesi de mutlak belirleyicidir. Muhatabın ihtiyacı ve kapasitesini ailesi, çevresi, eğitimi, eğilimi, psikolojisi, ekonomik düzeyi, kabiliyeti, fobileri, hobileri hatta çok özel durumları belirler. Ve bunlar davetçinin ilgi alanına mutlaka girmeli ve değerlendirme süzgeci olmalı. Bazen muhatabın bu özelliklerinden bir tanesi kişiyi davetin hitabından uzaklaştırabileceği gibi yakalanabilecek bir can alıcı nokta kişinin gönlünün kapılarının tamamını davete açmasına zemin hazırlar. Bilimsel bilinç; davetçinin nezaketine, zerafetine, yumuşaklığına, söz sanatına, sadeliğine bütün ihtişamıyla sirayet etmeli. Hakeza davetçi müesseseler de içinde yaşadıkları toplumu ilmi veriler ile tanımakla mükelleftirler. Toplumun temel dinamiklerini, temayülünü, sinir uçlarını, yumuşak karnını, taleplerini, ihtiyaçlarını, zihinsel haritasını analiz etmekle işe başlamalılar. Bu analizlerin temelinde de günümüz dünyasının yol ve yöntemleri temel belirleyici unsur olmalı. Zaten Peygamber (s.a.v)’in de uyguladığı yöntem bu değil miydi? Mesela Peygamber’in farklı kişilerden gelen “En güzel/hayırlı ibadet nedir?” sorusunun onlarca farklı cevabının olmasının sebebi her bir bireyin özel olması ve bu özelinin Peygamber (s.a.v) tarafından biliniyor olmasından kaynaklı değil midir? Herkesin en hayırlı ibadeti elbette ki kişiye göre değişebilir. Her öğrencinin zayıf olduğu derslerden takviye ders alması gibi… Cemaatle namaz kılma zaafı olan için, cemaatle namaz; ebeveyne hizmette zaaf gösteren için anne-babaya iyilik; cimri için infak olur en hayırlı ibadet. Hakeza akidevi meseleye taalluk etmeyen ve büyük günahlara götürmeyen o günün sosyal ilişki biçimine ve ağına pek müdahale etmemiştir Peygamber (s.a.v). Kabilevi, ailevi bağları önemsemesi, Kabe’nin anahtarını eski sahiplerine vermesi, akraba hukukunu koruması, sosyolojik bir bilinci gerektiriyorken; münafıkları ifşa etmemesi, Medinelilere yakınlığını hissettirmesi, ganimetlerin dağıtımında eski kaideleri çok bozmadan devam etmesi psikolojik bir yaklaşımın sonuçlarından başka bir şey değildir. Peygamber’in Allah ile irtibatından güçlenen ilmi birikiminin yanında yine Kur’an’dan esinlenen tarihi vakaların analizi ve bu analiz üzerinden toplumu etkileme yöntemi o günün şartları için tamamen bilimsel yol ve yöntemler olarak değerlendirilmelidir. Bu ve çoğaltılabilecek pek çok örneklerden hareketle Peygamber (s.a.v)’in sosyoloji ve psikoloji üzerine oturan bir metodolojisi olan ve muhataplarının her birinin ayrı ayrı özeliklerini ve kısmen özellerini bildiğini göstermesi açısından önemlidir. İncitmeden, kırmadan, üzmeden, iticilikten uzak, samimiyet ve ihlasla yoğrulmuş, bilimsel bilgi ve yöntemler ile desteklenmiş bir davet metodu gönülleri kazanmaya götüren en etkili yöntem olsa gerek. -Kuran’ı ve Daveti Bilimsel Meselelere Mahkum Etmek Bir Çıkmazdır İnsanlara ulaşmada sosyolojik, psikolojik yöntemlerden yararlanmak ayrı bir husus; bilimsel araştırma ve tespitleri davetin konusu yapmak bambaşka bir konu. Kanaatimizce bilimsel meseleler ve gelişmişlikler genel manada davetin konusu değil ve olmamalı. İlk insandan bu yana insanın Allah ile bağı ve bağlılığında temelde bir değişim olmamıştır ve olmayacak da. Hazreti Ali’yi inanç ve imanında müstesna kılan şey bilimsel gelişmelere olan vukûfiyeti değil, yaradılışın gayesinin girift kıvrımlarına kodlanmış İnsan-Allah ilişkisinin usta bir el tarafından ortaya çıkarılışının sonucudur. Bilimsel icat ve gelişmeler ancak mucidin başarısını gösterir ve çoğu kez o mucidin din ve Allah tasavvuru insanlar üzerinde etkileyici ve belirleyici olabiliyor. Yani eğer o bilim adamı inançsız ise icat ve gelişimi inançsızlığın yayılmasına, eğer inançlı ise de insanların inançlarının artmasına sebep olabilir. Bilim inancın oluşmasında etkili olmuş olsaydı ve davete konu edilmesi gerekseydi toplumun ortalamasının üstünde bir zekaya sahip bilim adamlarının öncelikle sağlam müminler olması gerekmez miydi? Ama öyle değil ve hatta bilim adamlarının çoğunun bir davete muhtaç olması bu gerçeğin izharı için yeter sebep olsa gerek. Tam tersine bilim adamlarında ‘eşyaya hükmetme’ hissi onlarda Allah’a muhtaç olmama duygusunun gelişmesinde temel araç oluyor. Elbette ki davetçi yer yer ve zaman zaman davetinde muhatabını bazı hususlarda ikna etmek için ve yine kişiye özel olmak kaydıyla bilimsel gelişme ve icatlara da yer vermeli. Ancak daveti bilimsel gelişmelerin akla hitabı ve duyguyu etkilemesi üzerine inşa eden kimi grup ve kurumların bu meselede bir arpa boyu yol almadıkları da bilinen bir gerçektir. Belki de bunun sebebi kimi ideolojik düşünce sahiplerinin, bilimin faaliyet alanını ‘kabul’ veya ‘inkar’ üzerine oturtmuş olmasındandır. Ama bilimin asla ‘kabul’ ve ‘inkar’ gibi bir vazifesi ve alanı olmamıştır/olmamalıdır. İlla insanı etkileyecek bir mucize aranıyorsa zannımca insan ve akıldan daha büyüğü yoktur. Allah’a iman etmiş birinin eşyanın mükemmel ve muazzamlığına dair bilgiler ile imanında büyüme olabilir tabi. Ancak inanmayan birinde bilimsel bir tespit çoğu kez bir değişiklik meydana getirmez. İstisnalar konumuzun dışında tabi. Gelmiş geçmiş en büyük fizikçilerden, beyni ve kalbi dışında hiçbir organını kullanamayan felçli Stephen Hawking Allah’a inanmıyordu mesela. Ayrıca bilimsel tespitler bir süre sonra ilmi geçerliliğini kaybedip yerini başka gerçeklere bırakabiliyor. Bu nedenle Kur’an’ın bazı metinlerine uyumlu diye referans gösterildiğinde bir süre sonra ilmi geçerliliğini yitiren kimi ilmi kaidelerle birlikte Kur’an’ın da nakıs kalması iddiası ve zannına hizmet eder ki Kur’an’ın bilimsel verilerle destek ve ispata ihtiyacı yoktur. Zaten Ali de, Ömer de buna ihtiyaç duymadan inanmış ve tarihin akışını değiştiren müstesna şahsiyetlerden olmuşlardır. Kaldı ki belki de zeka ve kabiliyette tarihin müstesna kişileri idiler. Bilimi davete araçsallaştırsak bile bilim toplumun çok azının ilgisini çekeceği için geriye kalanı davetin dışına itme gibi tehlikeli bir sonuca da hizmet edebilir. Bu nedenle bir kompleksin de eseri olarak her Kur’anî metinleri bir bilimsel gerekçe ile izah etme hastalığına düşmüş kimilerinin çok zorlama ve dayatma yorumları Müslümanlar arasında kimi tefrikalara da sebep olmuştur. Mesela vahiy bilimin konusu olur mu? Nasıl ispat edilir? Allah’a iman bilimsel bir mesele değil akli ve kalbi bir meseledir. Ve Allah’a iman ile Allah’ın bu dünyada helak ve cezalandırma yöntemleri bilimsel izahların konusu asla olamaz. S. Kutup’un deyişiyle “su, hava, toprak, rüzgar, ateş…Allah’ın askerleridir ve Allah dilediğinde bu orduları sıra dışılık ile harekete geçirebilir”. Bu hareketlilikte bir bilimsellik aramak sahibini yuları ifrat-tefrit arasında sıkışmış bir dolap beygirine çevirir.
Mehmet Gülsever

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS