İnsanların yaşadıkları felâketler, karşılaştıkları büyük tehlikeler çaresizliğe, korku ve kaygıya sebep olur. Bazen yaşanan çaresizlik ve korku o kadar büyük olur ki, hiçbir maddi güç insanın güven ve koruma ihtiyacına destek ve dayanak arayışına karşılık veremez. İşte böylesi çaresizlik ve kriz anlarında, ister dindar olsun isterse rabbini tanımaz bir ateist olsun bütün insanların metafizik bir güçten yardım isteme eğilimi içerisinde oldukları bilinen bir gerçektir.
İnsanlar; gök gürültüsü, yanardağ patlaması, büyük fırtınaların kopması, güneş ve ay tutulması gibi büyük tabiat olayları ile karşılaştıklarında hayret ve korku duymaya söz konusu olay ve varlıklara tapınmaya başlamışlardır. İşte natüralizm (tabiata tapınma) bu şekilde ortaya çıkmıştır. Kur’an’da da Mecusilerin ateşe taptığını (Hac 17), güneşe, aya ( Fussilet 37) tapıldığı ve Sabilerin yıldızlara (Hac 17) taptığını vb. varlıklara da tapıldığı ifade edilmektedir.
Max Müller dinin kaynağını açıklamaya kalkışırken dinin kaynağını doğa olaylarına, tabiat musibetlerine bağlamıştır. Max Müller’e göre özellikle ilkel insanların bilgi birikimi ve kapasiteleri tabiat olaylarının izahını yapmaya yeterli olmadığı için çaresizlik ve korkuya yol açmıştır. Çaresizlik ve korku duygularının dürtmesiyle ilkel insanlar, tabiat kuvvetlerine ya da onların sembollerine tapınmayı tercih etmişlerdir.
Aynı şekilde Sigmund Freud, Bergson, David Hume, Bertrand Russel, Feuerbach, Engels, Voltaire, Malinovski ve Will Durant’ı da dinin kaynağını tabiat olayları neticesinde insanın çaresizliğine ve aşkın bir tanrıya inanma ihtiyacına bağlamışlardır. Freud hemfikirlerinden az buçuk ayrılıp meseleyi; bir çocuk tehlikelere karşı nasıl korunma ihtiyacı hissedip babasını arıyor ve babasının kendisini muhafaza etmesine istiyorsa Yüce Allah’ı da bir baba konumunda görüp insanların tehlikeli durumlarla karşılaştıklarında babalarına yani rablerine sığındıklarına indirgemektedir. (Sigmund Freud, “Uygarlık, Din ve Toplum”, s. 206-208)
Tanrı fikrinin doğal korkulardan kaynaklandığı düşüncesi, kimi çok tanrılı dinler için geçerli sayılabilir. Fakat bütün toplumlar için aynı yargıda bulunmak doğru değildir. İnsanın doğa güçlerine karşı çaresizliği, tabiattan tanrılar seçmeye değil, bir mutlak varlık arayışına zemin hazırlayabilir. Korkular tek başına dinin kaynağı olamaz, ancak insan ruhunu ilâhî mesajları almaya hazırlıklı hale getirebilirler.
“İnsanın başına zararlı bir şey geldiğinde yan üstü yatarken veya otururken ya da ayakta iken hemen bize dua etmeye koyulur; onu zararlı durumundan kurtardığımızda ise -sanki başına gelen zararı gidermeye bizi çağırıp yalvarmamış gibi- inkârcılığa dönüp yoluna devam eder; haddi aşanlara işte bu şekilde yaptıkları güzel görünmektedir.” (Yunus 12) İnkârcıların bir başka davranışı da sıkıştıkları zaman Allah’ı hatırlamaları, O’na sığınmaları, üstesinden gelemedikleri ağır yük ve musibetleri kaldırması için şuurlarının derinliklerinden veya açıkça Allah’a yakarmaları, sıkıntı geçer geçmez tekrar inkârcılıklarına dönmeleridir. Ama marifet, makbul olan iman ve kulluk, iyi ve kötü, zararlı ve faydalı, geniş ve dar, acı ve tatlı her durumda Allah’ı hatırlamak, ibadet, dua, tövbe, hamd, şükür gibi davranışlarla O’na yönelmektir. (Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 88)
İnsanların sadece tabiat olayları karşısında duydukları hayret ve korku sebebiyle dinî inanç geliştirdiklerini kabul edecek olursak, insanlar bu olayları tanıdıkları ve kanıksar hale geldikleri zaman korkunun ortadan kalkması ve buna bağlı olarak dinin de son bulması gerektiği neticesine ulaşırız.
İnsan yaratılışı gereği kendisinden üstün çok yüce ve sonsuz bir gücün varlığını kabule eğilimlidir. Kendi varlığının ve evrenin üstünde hakim bir kudretin varlığını hissetmek insanın benliğinde doğuştan mevcuttur. Bu yetenek başkalarından öğrenilerek elde edilmediği gibi, onun edinilmesinde deney ve araştırmanın bir rolü yoktur. Bu kabiliyet (fıtrat) Yüce Allah tarafından insana verilmiştir. Hz İbrahim’in (a.s.) yıldıza, aya ve sonrasında güneşe “Rabbim budur.” deyip akabinde “Ben batanları-kaybolanları sevmem.” diyerek acziyetini itiraf edip daha sonra fıtrata yönelip Yüce Rabbini bulması Kur’an’da (En’am 74-82) ifade edilmiştir.
Çaresizliğe bağlı olarak fıtrat geçici bir özelliğe sahiptir. Çaresizlik anında yaşanan olağan üstü durum normale döndüğünde insanlar tekrar Allah’tan uzaklaşabilmektedirler. Bunun sebepleri arasında, maddeci düşünce saplantısı içerisinde bulunmak, Allah’a boyun eğmeyi kendine yakıştıramamak, dünya hayatına aşırı düşkünlük göstermek, sadece bedene önem vermek, ahlâkî sorumluluk ve endişe taşımamayı yaşam tarzı olarak seçmek, dünya hayatında sadece yaşanan andaki çıkarları hesaba katmak gibi hususları sayabiliriz.
İnsan çaresizlik anında Allah’tan başka her şeyden ümidini keser, O’na hiçbir şeyi -velileri, şefaatçileri- ortak koşmamaya söz verir, daha önce taptığı putları bir yana bırakır, Allah’a ortak kabul ettiği varlıkları unutur, aklına getirmez. Tanrı yerine koyduğu varlıkların gerçekte tanrı olamayacaklarını tam bir kararlılıkla itiraf eder. Çaresizlik tecrübesi insanı Allah’a yöneltmekle kalmaz, aynı zamanda O’ndan başka tanrılara tapmanın anlamsızlığını bilinç düzeyine taşır.
Kur’an’a göre insanı çaresizlikten kurtaran da, çaresizlik öncesi veya sonrası ona güven ve mutlu yaşam sağlayan da Yüce Allah’tır. Allah’a inanmayan bir insan tehlike anında kendisini kurtaracak olanın sadece Allah olduğu tecrübesini yaşar. Kur’an, bu tecrübenin hayatın mutlu anlarına da taşınmasını ister. Çünkü insanı çaresizlikten kurtaran irade ile, ona rahat ve mutlu yaşam sağlayan iradenin aynı olduğunu açıklar.
Kur’an’a göre insan-tanrı ilişkisi sadece çaresizlik ve korku anlarında duyulan güven, korunma hissi üzerine temellendirilemez. Kur’an, her koşulda Allah ile ilişkiyi öngören bir din anlayışı ortaya koyar. Sadece ihtiyaç duyulan çaresizlik anlarında değil, bolluk ve rahatlık anlarında da Allah’a şükran ve minnet duygusuyla/düşüncesiyle yaklaşmayı esas alır.
Çaresizlik anında insanın Allah’a yönelişi, yalvarışı yapmacık değildir. Kur’an, çaresizlik ve korku anlarında en katı inançsızların bile bütün samimiyetlerini ortaya koyarak, kulluğu yalnız Allah’a özgü kılarak, içtenlikle O’na yöneldiklerini tekrar tekrar ifade eder. Fakat nasıl oluyor da çaresizlik ortadan kalktığında bütün bu samimiyet ve içtenlik ortadan kayboluyor? Bu soruya şöyle cevap verilebilir: İnsan çaresizlik anlarında başta kendi iradesi olmak üzere bütün kayıtlardan kurtulur. Benliğindeki doğal inanma kabiliyeti (fıtrat) etkin hale geçer. Çaresizlik anında gösterilen samimiyet işte bu fıtratın eseri olarak izah edilebilir. Bu durum şunu ispat eder: Fıtrat insanın benliğinde öylesine güçlüdür ki, en katı inançsıza bile normal şartlarda benimsemeye asla yanaşmadığı bir insana bütün içtenliğiyle, arzulayarak itiraf ettirmektedir. (Kelam Araştırmaları Dergisi 3:1 (2005), SS.61-90)
Şu an dünyanın neredeyse tamamını saran bir virüs ile karşı karşıyayız. Kimileri bu virüsün sadece sağlık boyutunu ele alıp büyük can kayıplarına neden olacağını ifade ederken, kimileri meselenin ekonomik boyutu üzerinde durup kaybettirdiği zararlara değinmekte ve kimileri de ahlaki açıdan yaklaşıp toplumda günahın, haramın azaldığını ifade etmektedir. Bilim kurulu üyeleri maddi temizlik hususuna ısrarla değinirken, din âlimlerimiz ise manevi temizliğe ağırlık vermektedir. Bizler de insanoğlunu aciz ve çaresiz bırakan Allah’ın ordularından bir ordu olduğunu düşündüğümüz covid-19 imtihanına psikolojik açıdan yaklaşıp inkârcıların imana ulaşmasını ümit ediyor, dindar kardeşlerimizin ise imanlarının ziyadeleşmesini temenni ediyoruz. Rabbim tez zamanda bizleri bu veba salgınından kurtarsın.
inzar
inzar