Kudüs’ün, Filistin’in kurtuluşu için
canlarını feda eden tüm aziz şehitlere…
Tarih 13 Eylül 1997’yi gösteriyordu. Serin bir Cuma akşamıydı. Lübnan Hizbullah’ının lideri Seyyid Hasan Nasrallah kendisini müşfik davranışlarla karşılayan eşini gülümseyerek selamlamış, sonra oturma odasındaki mütevazı kanepeye yavaşça oturmuştu. Sakin ama durgun, endişeli bir yüz ifadesi vardı.
Nasrallah’ın eşi Ümmü Hadi, kocasının yüzündeki endişeyi fark edince:
— Hayırdır inşallah? Diye sordu.
Seyyid Nasrallah gönül okşayan bir ses tonuyla kendisini endişelendiren olaydan eşini haberdar etti.
— Biliyorsun Ümmü Hadi, dört mücahit evladımız dün işgal altındaki Filistin topraklarına gizlice sızmışlardı. Siyonist düşmana darbe vurmak için… Operasyona giden bu dört mücahitten dünden beri haber alınamıyor. Kardeşler az önce durumu telefonla bana bildirdiler.
Ümmü Hadi’nin vakur yüzünde kederli bir tebessüm belirdi. Utangaç bir davranışla:
— Hadi de onların içinde değil mi? Dedi.
— Evet… Kaybolan dört mücahitten biri Hadi!
— Hadi bizim oğlumuz, bir anne ve baba olarak onu sormamız bizim hakkımız! Yetkilileri ara ve Hadi’nin akıbetini sor!
Nasrallah sevgili eşine muhabbetle baktı. Ümmü Hadi’nin bir ana olarak ciğerinin yandığını biliyordu. Başka bir ana olsaydı belki de feryat eder, ağlar, bağırır çağırırdı. Çünkü Hadi’nin Siyonist düşmana esir düşmesi, hatta şehit olması yüksek bir ihtimaldi. Lakin Ümmü Hadi yavaş ve utangaç bir sesle oğlunun akıbetinden haberdar olmak istiyordu sadece.
O kaybolanların içinde Hadi olmamış olsaydı Nasrallah sabaha kadar üzüntü ve endişe içinde kıvranır, yetkilileri defalarca arar, kaybolan mücahitlerle ilgili bilgi almaya çalışırdı. Eşi bu duruma çok şahit olmuştu. Şimdiyse oğlunun akıbetini sormaya utanıyordu. Bunu eşine de söyledi.
— Oğlum için kardeşleri rahatsız etmeye utanıyorum! Önemli bir durum olursa kardeşler mutlaka beni haberdar ederler.
Ümmü Hadi sessizce yerinden kalktı. Gidip abdest aldı, seccadesinin üzerinde diz çöktü. Ellerini göğe kaldırdı, gözlerini yumdu. Rabbiyle halvetin, sohbetin sımsıcak kollarına bıraktı kendini. Neden sonra gözlerini açtı. Hüzün dolu bakışlarını kendisine dikmiş Nasrallah’a baktı.
— Hasan! Dedi duygu, sevgi çağlayanı bir sesle. Hadi’me bir şey olursa bana teselli verecek olan sensin. Peki, sana kim teselli verecek?
Seyyid Nasrallah inançla konuştu.
— Benim sabır ve teselli kaynağım yüce Allah’tır!
Seyyid Nasrallah eşini yaratıcısıyla baş başa bırakıp odasına çekildi. Uzun bir gece bekliyordu onu. Namaz ve sabırla Allah’tan yardım isteyeceği bir gece…
Nasrallah’ın odasındaki telefon çaldığında gece hayli ilerlemişti. Nasrallah kucağındaki Kur’an’ı sehpaya bırakıp ahizeyi eline aldı. Telefonun öbür ucundaki kişi ağlıyordu.
Nasrallah:
— Ne oldu? Diye sordu.
Telefondaki yetkili ağlayarak:
— Kendilerinden haber alamadığımız mücahitlerimizden üçü şehid oldu! Dedi. Mübarek bedenleri Siyonist düşmanın eline esir düşmüş. Bir kardeşimiz de kayıp…
Nasrallah:
— İnna lillahi ve inna ileyhi raciun! Diye karşılık verdi telefondaki sese.
Telefondaki ağlayan ses:
— Oğlunuz Seyyid Hadi de şehitlerin arasında! Dedi üzüntüden sesi boğuk boğuk çıkarak.
Oğlunun şehadet haberini alan Nasrallah telefondaki yetkiliyi teselli etti.
— Şehitler için üzülmemiz, ağlamamız doğru değil. Onlar bizim kazanımlarımızdır. Biz düşmanın kalbine korku salıyorsak eğer şehitlerimizin kanının bereketiyledir bu. Ne mutlu bana! Şehit babası oldum. Artık şehit ailelerinin yanında utanmadan oturabileceğim. Başım dik şehadetten ve şehitlerden bahsedebileceğim. Onları teselli ederken mahcubiyet yaşamayacağım. Çünkü artık ben de onlardan biriyim! Ne mutlu bana! Mukaddes topraklar için, ilk kıblemiz için, Kudüs’ün kurtarılması uğruna canlarını feda eden aziz şehitlerin arasına benim yavrum da katıldı. Ne mutlu bana!
Seyyid Nasrallah, Hadi’nin şehadet haberini aldıktan sonra şükür secdesine kapandı. Kendisi için sabır ve teselli kaynağı olan Rabbine sığındı.
Biraz sonra kapı çalındı. Gelenler görevli birkaç bayandı. Ümmü Hadi onları içeri aldı. Bayanlar kederle birbirlerine bakıyorlardı. Sesleri kısık ve ürkekti. Şaşkın bir halleri vardı. Üzüntüleri o kadar derindi ki konuşmaya nereden başlayacaklarını bilemiyorlardı.
Bayanlardan biri konuya girmek için dün geceki etkinlikten bahsetti.
— Aşurayla ilgili mersiye programı nasıldı ama! Çok beğendim!
Diğer bir bayan söze girdi.
— Vaiz, Hazreti Zeyneb’in metanetinden ne kadar etkili bir üslupla bahsediyordu! Tüm erkek kardeşlerini ve oğullarını Kerbela çölünde feda eden Zeyneb’in sabrı ve tevekkülü ne kadar övülse azdır!
Sonra Ümmü Hadi’ye döndü:
— Ümmü Hadi de Zeynep gibi sabırlı bir kadındır! Dedi. Hadi’nin şehadetini sabırla karşılayacaktır!
Kadın sözünü bitirir bitirmez oradaki bayanlar feryad-u figana başladılar. Oda kadın çığlıklarıyla, feryatlarla, ağıtlarla doldu.
Ümmü Hadi’nin ise gözlerinde bir tek damla yaş belirmedi. Vakarını hiç bozmadı. Ağlamadı, feryat etmedi. Hatta yüzünde gülümsemeye benzer bir ifade belirdi. Allah’a şükretti. Onun metanetine hayran kalan kadınları teselli ettikten sonra ağzından şu sözler döküldü:
— Allah’ım bu kurbanımızı bizden kabul et! Ey Hadi’m, canım yavrum! Allah senin yüzünü ak etsin ki Fatıma’tüz Zehra’nın huzurunda yüzümü ağarttın ve beni Ehl-i Beyt’in musibetlerine ortak ettin!
Sonra yerinden kalktı ve iki rekât şükür namazı kıldı.
Selahattin’in çocukları Kudüs’ün kurtuluşu için bir ciğerparelerini daha kurban etmişlerdi. Seyyid Hadi’nin kanı; Şeyh Ahmet Yasin’in, Şikaki’nin, Rantisi’nin, Yahya Ayyaş’ın, Abbas Musavi’nin ve Mavi Marmara şehitlerinin kanlarına katılmış, Kudüs’ün özgürlük gemisini kurtuluş sahiline ulaştırmak için kandan dalgaları daha da hızlandırmıştı. Ümmet, Kudüs’ün kurtuluşuna bir adım daha yaklaşmıştı.
İsrail’in yıkılışına, ümmetin kurtuluşu ve vahdetiyle sonuçlanacak Kudüs’ün kurtuluşuna ulaşmak umuduyla İslam Ümmetinin Kudüs günü mübarek olsun!
Sadullah Aydın / İnzar Dergisi – Eylül 2012
Sadullah Aydın