Selam sana Can Yusuf’um!
Selam olsun mekânına, medresene
Selam olsun güzelliğine, cemaline
Selam olsun sebatına, duruşuna
Selam olsun direnişine Can Yusuf’um!
Seni zindana atanlar veya attıklarını sananlar, bir görsen Can Yusuf’um, kendi düştükleri zindanlarda nasıl da debelenip duruyorlar. Dalalet zindanı, cehalet zindanı, sefalet zindanı nefis zindanı, benlik zindanı, tatminsizlik ve doyumsuzluk zindanı, heva ve hevesin esareti… Ve bunun gibi bir biri içinde daha birçok zindan.
Sen, bedenen zindanda, ruhen ve hayalen özgürlüğün şahikalarında seyru sefer ederken, seni zindana atanlar, bedenleri dışarıda, ruhları kafeslerde âdi bir yaşantı ve hayvani bir özgürlüğün aldatmacası ile oraya buraya koşuşturmakta;
Sen, diriler kabri denilebilecek birkaç metre karelik yerde dalalet karanlığındaki insanlığa Şems-i Sermed’den bir ışık ulaştırabilmenin, perişan vaziyetteki insanlığa Ab-ı Hayattan bir pınar akıtabilmenin efkârı içindeyken; seni zindana attıklarını zannedenler, Yüce Allah’ın uçsuz bucaksız arzı üzerinde gezinip, bin bir nimetinden faydalandığı halde, günlerini, aylarını ve yıllarını isyan ve nisyan ile geçirip, koca bir ömrü basit hesaplar peşinde harcayıp heba etmekte.
Sen masumsun Can Yusuf’um! Caniler kendi cürümlerini örtbas etmenin yolunu seni zindana atmada buldular. Çirkin yüzlerini senin güzel simanı perdelemekle maskeleyebileceklerini düşündüler. Güneşi balçıkla sıvayabileceklerini, âlemi karanlığa boğabileceklerini zannettiler. Ama beyhude Can Yusuf’um, senin masumiyetini, suçsuzluğunu, ihanete uğradığını, gömleğinin arkadan yırtıldığını er veya geç tüm âlem bilecektir. Seni zindanlara atanlar, seni meçhul bir akıbete terk edenler, gün gelir sana muhtaç olduklarını, güneşsiz bir dünyada yaşanamayacağını anlayacak, seni zindandan çıkarmanın yollarını arayacaklardır.
Hakeza sana tezgâhlar kurup, seni karanlık kuyuya atanlar, güya senin kardeşlerin, senin dindaşların var ya Can Yusuf’um, gün gelecek, kendilerini affetmen için ayaklarına kapanacak, bir ömür boyu nedamet ateşinde kavrulacaklardır. Seni azıcık ve değersiz bir paraya satanlar, ne büyük bir cevheri, ne paha biçilmez bir değeri ellerinden kaçırdıklarını bilecek ve bin pişman olacaklardır.
Biliyorum Can Yusuf’um, senin ümidin Yakub, Yakub’un ümidi sen, senin aşkın Yakub, Yakub’un aşkı sen, senin davan Yakub, Yakub’un davası sen! Ama bu çile, bu ıstırap, bu ümit, bu hasret, bu aşk, bu dava kesinlikle mecazi değil Can Yusuf’um, bilakis hakiki; kesinlikle beşeri değil, bilakis İlahi… Aşk-ı mecazinin aşk-ı hakikiye dönüşmesi, aşk-ı ilahiye inkılâp etmesi elbette ki zorlu bir mücadeleyi, uzunca bir süreci gerektirecektir. Böyle olmasaydı, Yakub gözlerini kaybeder miydi? Eyyüb yara bereler içinde kalır mıydı? İbrahim divanece İsmail’in boğazına bıçağı dayar mıydı Can Yusuf’um? Böyle olmasaydı, Hüseyin Kerbela’ya yürür müydü, Hüseyinler garibane şehid olur muydu Can Yusuf’um?
Bu rüyayı ancak sen çözersin Can Yusuf’um. Hiç kimsenin çözemediği, bir şey anlayamadığı, “adğasu ahlam (karmakarışık düşler)” diye geçiştirdiği bu rüyanın gerçek yorumunu ancak sen yapabilirsin. Dünya denilen, hayat denilen şu uzunca ve garipliklerle dolu rüyayı ancak sen tabir edebilirsin. Dünyanın Yüce Mevla’nın isim ve sıfatlarının tecelligahı olduğunu, her şeyin O’nun sanat eseri olduğunu, O’ndan habersiz bir yaprağın dahi düşemeyeceğini, İnsanoğlunun O’nun kulu ve halifesi olduğunu, ibadet ve kulluk şuuruyla yeryüzünü imar ile görevlendirildiğini, bu bağlamda her insanın rolünü oynayacağını, iyi veya kötü mizacının gereğini ortaya koyacağını, yetenek ve kabiliyetlerini sergileyeceğini ve yaptıklarının hesabını vereceğini insanlara sen izah edebilirsin. Hakeza, dünyanın faniliğini, maddi boyutu itibariyle pek bir değer ifade edemeyeceğini, ilahi hikmet nazarında bir sineğin kanadıyla eşdeğer olabileceğini, dünyanın ve dünyalığın kavgaya ve nizaa ise hiç değmediğini gafil insanlara sen anlatabilirsin Can Yusuf’um.
Evet, Can Yusuf’um! Dünya denilen şu muammayı, hayatın şifrelerini ancak sen çözersin. Zira nebilerin ruhu senin mekânında atar, melekler en fazla senin semanda cevelan eder, İblisin ulaşmada en fazla zorlandığı kale senin kalendir. En sade, en gösterişsiz, en tenha mahzen senin mahzenindir Can Yusuf’um! Dolayısıyla ey Can! Senin dışında hiçbir fikir, hiçbir ide, hiçbir felsefe kâinatın sır perdelerini aralayamaz. Hayatın izbe karanlıklarını aydınlatamaz.
Mısır her zamankinden daha fazla sana muhtaç, sana müştaktır Can Yusuf’um! Bir kuraklık, bir kıtlık, uğursuz ve bereketsiz bir zamandır başını almış gidiyor. Mısır gibi daha birçok diyar, birçok memleket, Firavunların, Nemrutların, zalim ve despotların zulüm ve baskısından el eman etmiş, senin intizarın ile yanıyor Efendim! Hepsi de senin âdilane yönetimine, İlahi öğretilerine, şefkatli eğitimine muhtaçtır Efendim! Bir avuç buğday, bir kırba su, gülen bir yüz, şefkat ve merhametle okşayan bir el… Can Yusuf’um!
Ey zindanı gülistana çeviren masum Yusuf!
Ey karanlık dehlizleri cemalinin nuruyla aydınlatan güzel Yusuf!
Ey zindanı mektep ve medreseye çeviren Aziz Yusuf!
Şu dünya zindanını da ancak sen gülistana çevirebilirsin. Orayı yaşanabilir hale ancak sen getirebilirsin.
Yakublar seni bekler Can Yusuf’um! Sabır ile, ümit ile, metanet ile. Yakub misali ana ve babaların, eş ve çocukların, yâr ve yârenlerin yılları aşan, neredeyse çeyrek asra dayanan bu sabır mücadelesi, bu sönmez aşkları, bu bitimsiz ümitleri başlı başına bir destan, bir kahramanlık menkıbesi değil mi Can Yusuf’um! Onların il il, bölge bölge zorlu seferleri, zindan zindan yolculukları, tüm zorluk ve sıkıntılarına rağmen Yusuflarını yalnız ve sahipsiz bırakmamaları, Yusuflarının arkasında dimdik durmaları… mazlum ve mustazafların tarihe geçecek eşsiz direniş örneklerinden değil midir Can Yusuf’um!
Kardeşlerin, çiledaşların, dava arkadaşların, onlar da seni özler, seni bekler Can Yusuf’um! Her biri bir Bünyamin şuuruyla uğruna zindanları mekân ve mesken edindiğin aziz davanı hürmet ile omuzlamakta, gözyaşı ile yazdığın, sabır ile işlediğin kutlu destanını ilham kaynağı edinmekte, imanlı ve izzetli mücadeleni onur ile bayraklaştırmakta, senin gözyaşın ve şehitlerin kanıyla tutuşturulan meşaleyi şeref ile taşıyıp yürümekteler Can Yusuf’um!
Bu rüya bitecek Can Yusuf’um. Bu özlem, bu hasret nihayete erecek bir gün. Bu sabrın sonu selamet, bu rüyanın sonu pek de güzel olacak. Yusuf’un sabrı meyvedar bir ağaçtır zira. Yusuf’un hayatı mutlu bir sondur zira. Hem Rabbimiz müjdesini vermiyor mu, “akibet müttakilerindir” diye.
Bahtiyar ol Ey Yusuf, gül bitirsin yanağın
Çiledir belki lütuf, zindan senin burağın
Uçur sevdanı göklere, ebabil olup ta uçsun
Sal sevdanı denizlere, Firavun’u alıp yutsun
Senin duan, senin yakarışın Can Yusuf’um, karanlık gecenin tam ortasında, seher vaktinde, kim bilir nice çalışmaya, nice koşuşturmaya bedel. Senin duan, mücahitlerin dizine derman… Senin duan, yoksulların aşına bereket… Senin duan, gözümüze fer, yolumuza fenerdir Can Yusuf’um! Ne olur dualarında bize de yer ver. Ama senin ah’ın, senin esefin, Firavunlara tufan, Nemrutlara fermandır Can Yusuf’um!
Cihan Bozoba / İnzar Dergisi – Kasım 2012
Cihan Bozaba