Biri "Yenilenmek, tekrarlamak ve yenileştirmek..." gibi anlamlara gelen tecdid;
Diğeri "Yeniden canlandırma, diriltme, çok iyi duruma getirme, geliştirme, güçlendirme, yeni bir güç, umut verme..." anlamlarını taşıyan ihya...
"Cedid, Teceddüd, Müceddid, İçtihad" ile "Hayy, hayat, ihya, Muhyi" bize yabancı gelmeyen ve bir şekilde anlamlarını bildiğimiz, günlük hayatta -özellikle İslami mücadele alanında- kullandığımız kelimelerdir.
Hem İslamî literatür hem de beşeri literatür ve yaşamsal uygulamalar açısından sürekli kendi gerekliliğini hissettiren bu iki kelime aslında insanoğlunun ebede olan tutkusunun bir yansımasıdır.
İlk insan Hazret-i Âdem’den bugüne kadar insanoğlu hem maddi alanda hem de manevi sahada yaşamını güzelleştirmek, kolaylaştırmak ve anlamlandırmak adına canlılık veren, taze tutan, hayattar kılan; yenilik sağlayan ve yenileşme yoluna sevk eden her artıya koşmuş, her çağrıya uymuş, her yola koyulmuştur.
İlkel bir yaşamdan şehir hayatına, şehir hayatından metropol bir dünyaya ulaşmada; ilkel ilk icatlar bazı taş malzemelerden ağaç yapımı malzemelere, kaba tarım aletlerinden modern tarım makinelerine, bir köyü görme arzusundan diğer ülkelere oradan uzayın derinliklerine uzanan bir görme merakı ve hakim olma iştahının arka planında hep hayatı daha canlı tutma, sürekli yenileme ve yenileşme istek ve çabasını görürüz.
Aynı istek, ihtiyaç ve çabayı insanın inanç hayatına, manevi algısına bakan dinî boyutta da görürüz. Öyle ki ihya ve tecdid insanın iç dış, soyut somut, maddi manevi, bedeni ruhi dünyasına tamamen nüfuz etmiş ve bu hayatın daha da ferahlanması/müreffeh bir seviye kazanması adına kendi ağırlık ve lüzumunu eksilmeksizin hissettirmiştir.
Vahiy kaynaklı olan dinler de "tevhid, iman, nübüvvet, kader, ölüm..." gibi değişmez/temel/itikadî esasların yanı sıra zamana, zemine göre değişen hukukî/şerî hükümler de getirmiştir.
İslam`ın son din olması ve onun sönmeyen nuruyla dinin kemalini bulmasıyla artık yeni bir din ve yeni peygamber gelmeyecek ve İslâm dinî kıyamete kadar devam edecektir.
O halde, insanın "yemek yeme, giyinme, barınma..." temel ihtiyaçları gibi temel bir ihtiyaç hükmünü almış ihya(canlandırma, çok iyi bir duruma getirme) ve tecdid (yenileme/yenilenme/yenileştirme) ne olacak?
Hayat hem aynı dozda, aynı tonda monoton bir hal mi alacak?
İnsan, hiç değişmeyen/ basmakalıp dün ne idiyse bugün de dünün şartlarına tabii olan klasik telkinlerle mi yaşamını sürdürecek?
Kur`an`dan sonra yeni bir kitap, İslam`dan sonra bir din, Hazret-i Muhammed aleyhisselam`dan sonra bir peygamber olmayacaksa "Orta çağdan Yeni çağa, Yeni çağdan Yakın çağa" ilerleyen zaman ve Arabistan`dan Asya`ya, Türkiye`den Belçika`ya değişen zeminler için mutlaka gereken ve gerekecek olan değişim, yenileşme, canlı tutma, harekete geçirme, dinamizm sağlama, sorunlara çağın lüzumuna göre kim ve ne çare/kılavuz olacak?
İşte burada durmak ve İslam`ın kemale erdiğini ve hayat veren şeylerin çağrısı olan nübüvvetle ilgili ayetleri yeniden okumak lazım ki bu soruların cevabını çok sağlıklı bir şekilde veren "İhya ve Tecdid" hakikati görülsün!
"İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.” (Maide Süresi: 3)
Tecdit, salt manada dini yenilemek ve "Ey din sen artık eskidin, seni değiştirmem lazım!" deyip vahye katkı yapmak değildir!
Çünkü ayette belirtildiği gibi “din tamamlanmıştır.”
Bu algıyla dine sıfırdan bir şeyi ilave etmek veya bir şeyi dinden çıkartmak bid’attır ve dalalettir. Ki böyle bir müdahale "kemal" olarak ifade edilen ilahi beyana hal diliyle itiraz olur.
Burada mesele "dinin aslını yenileme, dinin değişmezlerini değiştirme" değildir; çünkü adalet, doğruluk, tevhit, ahiret ve hayâ... gibi dinin emrettiği şeyler hak ve hakikat, fıtratın sesi olduğu için değişmez.
Değişen ve gelişen şartlara göre dinin hukukî/şerî hükümlerinin uygulanabilirliğini ortaya koyma ve uygulamadaki zorlukları giderme ve zamanla dine karşı oluşan yanlış anlayışların ve cahili düşünüşlerin yanlışlığını ortaya koymaktır.
Böyle bir değerlendirme istenen ve doğru bir adım olduğu gibi dinin hükümlerinin doğruluğu, hakkaniyeti ve en adil olduğu noktasındaki bir ciddiyettir.
O halde tecdit, dini ihya etmek ve dinden uzaklaşan insanı ve toplumda dini hayatı yeniden canlandırmak demektir.
Tecdid; dinin ve vahyin esasını bozmadan dinî korumak, toplumun ihtiyaçlarını, onun katkısız ve tükenmez kaynaklarından karşılamak, ilâhî ölçülerde olacak sapmaları düzeltmek, önlemek ve İslâm`ı asrın anlayışına söyletmektir.
Tecdid, toplumun kalkınması, dünya ve âhiret mutluluğu için gereken her tedbirin alınması amacıyla düşünmeye, söylemeye ve pratiğe dayanan faaliyetlerin gerçekleştirilmesidir.
Tecdid; zaman içinde dinden olmadığı halde dine sokuşturulan bid’aları temizlemek ve dini aslına döndürmek ve vahyi çağa uygun Kur`anî bir çerçevede yeniden yorumlamaktır.
Din değişmeyeceğine göre, değişen insanların dine olan bakışı ve din anlayışıdır.
Müceddid ise insanların dine karşı olan yanlış anlayışlarını düzeltebilen İslam bilginidir.
Müceddid, unutulan ve ihmal edilen sünnetleri hayata geçirerek dini hayatı yeniden canlandırır.
Dinde tecdit(yenileme) budur.
Müceddidler de bu gerçeklik yolunda “Sünneti ihya ederek” dini yenilemişler ve dini hayatı yeniden ihya etmişlerdir.
İşte bu münasebetle şu hadis-i şerifi hep akılda tutmak gerekir:
"Şüphe yok ki Allah, her devirde bu ümmete dinî durumunu yenileyen birisini gönderecektir." (Ebû Davut, Melâhim, 1, No: 4291)
Değişmeyen(itikadî hükümler) ile değişen(bireysel ve sosyal hayatla ilgili muameleler)in birbirini zedelemeden yaşaması gerekir. Bunun için kitap, sünnet, icmâ gibi kaynaklar, hayatın değişen, değişmesi zaruri olan taraflarını serbest bırakmış, bunları durdurucu ve bağlayıcı hükümler getirmemiştir. Böylece içtihad ve tecdid, ilim ve ehliyet sahibi Müslümanlara bırakılmıştır.
Üstad Bediüzzaman da Risalelerinde bu konuya önem vermiş ve tecdid hususunda şunları söylemiştir:
“Her asır başında hadisçe geleceği tebşir edilen dinin yüksek hâdimleri, emr-i dinde mübtedî değil, müttebidirler. Yani, kendilerinden ve yeniden bir şey ihdas etmezler, yeni ahkâm getirmezler. Esasat ve ahkâm-ı diniyeye ve sünnet-i Muhammediye’ye (as) harfiyen ittiba yoluyla dini takvîm ve tahkim ve dinin hakikat ve asliyetini izhâr ve ona karıştırılmak istenen ebâtılı red ve imhâ ve evâmir-i Rabbaniyeyi ikâme ve ahkâm-ı ilâhiyenin şerâfet ve ulviyetini izhar ve ilan ederler. Ancak tavr-ı esâsiyi bozmadan ve ruh-i aslîyi rencide etmeden, yeni izah tarzlarıyla, zamanın fehmine uygun yeni iknâ usulleriyle ve yeni tevcihât ve tafsilat ile ifay-ı vazife ederler.” (Şualar)
...
“Ey iman edenler! Sizi hayata çağıracak olan resuller size geldiği zaman onlara icabet edin ve Allah`ın davetine, resulün sünnetine uyun. Biliniz ki Allah kişinin kendisi ile kalbi arasına girer. Bilin ki sonunda Allah`a kavuşacaksınız.” (Enfal:24)
Bu ayette resullerin dini canlandırdığı ve onların çağrısına icabet etmek gerektiği anlatılmaktadır.
Allah`ın yapın diye emrettiği şeyler peygamberin sünneti ile uygulamaya geçer. Çünkü emredileni emredenin rızası doğrultusunda ancak peygamberler uygularlar. Bunun için yüce Allah(c.c): “ Peygambere uyun!” (Nisa: 59, 80) buyurmuştur.
Dini ihya etmek önceki dönemlerde peygamberlerle, İslam`da ise "Âlimler, peygamberlerin varisleridir." hadisinin doğal bir sonucu olarak müceddidler eliyledir.
Dinin müceddid, tebliğci, davetçi alimler eliyle tecdit ve ihyası aslında "insanların değişen algısına, cahilliğin hayatı kuşatmasına ve zalimlerin dini hayattan men etmesine" karşılık peygamberin sünnetini anlatma, yaşatma ve canlandırmadır.
"Kim ümmetimin fesada gittiği zamanda benim sünnetime sarılır, hayatında tatbik ederse, o kimse yüz şehid sevabına nâil olur." ve
"Kim sünnetimi ihyâ ederse beni sevmiş olur. Beni seven ise, Cennette benimle beraberdir." Hadîs-i Şerîfleri aslında ihya ve tecdit hareketleri/çalışmalarının yönü ve dairesini net bir şekilde ifade etmektir.
"Sireti, siyeri, şemaili" mümin için bir güzel örneklik olan Hazret-i Muhammed aleyhisselam`ın sünnetini öğrenme/öğretme, yaşama/yaşatma çabası olarak tanımlarsak "tecdid ve ihya"yı zannımca isabet etmiş oluruz.
İhya, Peygamberin sünnetini yeniden sosyal hayata ve şahsî hayatımıza hâkim kılmak, dinin ahlak ve faziletini ortaya koymak, imana hizmet etmektir. Bu ise dini nâzil olduğu asli şekilde anlamak ve peygamberin sünnetine uymak ve sünneti ihya etmek şeklinde olur.
Dini ihya, imanı hayata hâkim kılmaktır. İmanın hayata hâkimiyeti ise amelin hayata hâkim olmasıdır.
"Fitne ortadan kalkıp din yalnız Allah`ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse bilin ki düşmanlık ancak zalimlere karşıdır." (Bakara: 193)
Amel ise sünnete uymak demektir. Zira Allah emrinin sünnete uygun olarak yapılmasından razı olur. Ameller, imanın alametidir.
Allah(c.c), insandan imandan sonra salih amel ister. Salih amel ise sünneti rehber edinmek ve her konuda uygulamaktır. Bu hususu Kur`an-ı Kerim`in birçok ayetinde (Bkz. Asr, Müminin, Tin Sürelerine) görürüz.
İbrahim Dağılma / İnzar Dergisi – Mart 2014 (114. Sayı)
İbrahim Dağılma