وَلاَ تَحْسَبَنَّ اللَّهَ غَافِلاً عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَ إِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ فِيهِ الأَبْصَارُ (42) مُهْطِعِينَ مُقْنِعِي رُؤُوسِهِمْ لاَ يَرْتَدُّ إِلَيْهِمْ طَرْفُهُمْ وَأَفْئِدَتُهُمْ هَوَاء (43)
“(Resûlüm!) Sakın, Allah`ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak, Allah onları (cezalandırmayı), korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.
O gün başları kalkmış, gözleri kendilerine dönemeyecek şekilde sabit kalmış, gönülleri bomboş halde koşup duracaklardır.”
Zulümle, zulmün en dehşetli temsilcilerinden Nemrut ve Firavun’la uzun ve çetin bir mücadelenin içine giren adalet ve mazlum ve mustazafların en büyük hamileri peygamberlerin atası Hz. İbrahim (as)’den adını alan İbrahim Suresinin bu ayetleri “Hz. Peygambere bir teselli ve aynı zamanda Hz. İbrahim’i örnek almasını” salık veren bir mana içeriyor. “Ey Muhammed atan İbrahim’in, gelmiş geçmiş en zalim lider ve toplumlara baş kaldırdığı, onlara meydan okuduğu gibi Sen de zalimlerle çetin olan bir mücadelenin içinde ol ve zalimlerin her yaptığının Allahu Teâlâ’nın gözetiminden uzak olmadığını bil! Eğer bugün onlara mühlet veriyor veya azaplarını erteliyorsa bu onlara verilen bir şanstan dolayı değil, tam aksine azaplarının hepsinin en katmerli şekilde verileceği güne ertelemek istediğindendir.(1)
Ve asıl olarak bu Hz. Resulullah (s.a.v)’ın şahsında ümmete hatta bu mesajı duyan yeryüzünün tüm mazlum ve mustazaflarına yapılan bir tesellidir.
Allahu Teâlâ surenin sabık ayetlerinde ve Kur`an-ı Kerim’in birçok ayetinde insanları hidayetine davet ediyor. Kendisini hamid ve aziz; olarak tanıtıp mü`minlere hamid ve aziz olanın hidayeti üzerinde sebatı telkin ederken diğer tüm insanları zayıf ve hiçbir şeye güçleri yetmeyen, müntesiplerinin ne her hangi bir ihtiyacını giderebildikleri halde ne de onları koruyabilen sahte ilahların yolundan yüz çevirip hamid ve aziz olanın yoluna davet ettiği ayetlerden sonra henüz itminana ulaşmamış kalplere hücum edecek olan şüpheleri izale ediyor ve bu din uğrunda çektikleri sıkıntılara karşı onları teselli ediyor. “Madem biz hak yoldayız ve madem en güçlünün kulpuna sarılmışız neden hala biz zayıf ve güçsüz, ezilen, hor görülen olarak orta yerde duruyoruz da bizim düşmanlarımız her türlü güç ve imkâna sahip olarak bizim üzerimizde kahrediciler olarak duruyorlar. Bizim kendisine iman ettiğimiz sonsuz güç ve kudret sahibi neden bizi onlara galip ettirmiyor, va’dettiği gibi bizi onların yerine yeryüzünde varisler kılmıyor. Yoksa (hâşâ) bizim iman ettiğimiz, inandığımız kadar güç ve kudret sahibi değil mi? Yoksa (hâşâ) peygamberleri vasıtası ile bize yaptığı va’de mi muhalefet etti?” gibi şeytandan veya saptırmaya çalışan nefisten veya insi şeytanlardan gelecek olan vesveselerin önünü önceden almak istiyor. Böyle bir vesvese gelmeden onun mü`min kalplerde oluşturacağı tahribat oluşmadan önünü alıyor.(2) Ki nitekim aynı suresinin beş ayet sonrasında Allahu Teâlâ; فَلاَ تَحْسَبَنَّ اللَّهَ مُخْلِفَ وَعْدِهِ رُسُلَهُ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ ذُو انتِقَامٍ resullerine verdiği va’di bozdu şeklinde bir vesvesenin kesinlikle kalplerde yer edinmemesi gerektiğini ifade ediyor. Bu ayet yapılan açıklamayı teyid ediyor…
Ayet-i kerimede sözü edilen zalimler kavramı ile; hem şirke/küfre girmek suretiyle veya yaptığı masiyetlerle kendi nefislerine zulmedenler kast edilebileceği gibi insanlara bağilik ve düşmanlık dolayısı ile zulmedenler de anlaşılabilir. Ancak birinci mana yani insanların küfür veya masiyet yoluyla nefislerine zulmetmeleri bile ikinci manayı çağrıştırıyor. Zira Allahu Teâlâ’nın zulmü, küfür ve masiyet yerine kullanmış olması zulmün Allah (cc) katında ne kadar çirkin ve ne kadar cezalandırılmaya müstahak bir eylem olduğunu gösteriyor. Dolayısı ile Allahu Teâlâ’nın zalimlerin yaptıklarından gafil olmadığını (ister bu zalimler küfür ve masiyete bulanmışlar olsun isterse bunlar insanlar üzerinde baskı ve şiddet uygulayanlar olsun) bilmemiz biz mazlumların en büyük tesellidir. Bu muttali olma sadece dünyada vereceği zelil olma ya da önceki ayetlerde zikri geçen kavimlerin helak olması şeklinde netice verecek bir muttali olma ile sınırlı değildir. Tam aksine إِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ فِيهِ الأَبْصار gözlerin korkudan yuvalarından fırlayacağı günde zalimlerin ve zulüm ehlinin göreceği ceza, karşılaşacağı akıbeti bize bildirmesi Allahu Teâlâ’nın verdiği en büyük tesellilerdendir.(3)
Dört oğlu, gelinleri ve torunları Halepçe Katliamında can vermiş, yürekleri en derin yerine kadar acıyla yanmış bir anne ve baba ile yapılan röportajda annenin; “kesinlikle Saddam’ın cezası sadece öldürülmek olmamalı” şeklindeki umut ve talebe aslında kadim zamandan beri verilen bir cevap ve bir tesellidir bu ayeti kerimeler.
Bir tesellidir ayet-i kerimenin işaret ettikleri, zira bu dünyadaki zevkler ve tatlar sınırlandırıldıkları gibi eziyet ve elemler de sınırlandırılmışlar. Bir insan istediği konfor ve şatafatın içinde dünyanın en lezzet verici nimetleri ile nimetlensin; alacağı tat/lezzet sınırlandırılmıştır. İşte tıpkı zevkin sınırlandırıldığı gibi eziyet de sınırlandırılmış. Şimdi her şeyin böyle sınırlandırıldığı bir zaman ve mekânda yüz binlerin yüreğine kor düşürmüş bir zalimin cezalandırılmasını sadece onun, çoğunu zaten tüketmiş, hayatını sonlandırmakla sınırlamak ne kadar teselli verir ki… Sırp kasaplarının, Saddam’ın ve Filistin’i, Lübnan’ı çocukların, ihtiyar ve kadınların kadınlarına boğan Yahudilerin cezası sadece ölüm olamaz. Böyle bir teselli olursa büyük bir kanaatkârlığı gerektiren bir teselli olur.
Ama Allahu Teâlâ’nın va’dettiği ceza ölçüsü ve sınırları çizilmemiş çizilemeyen bir cezadır. Henüz cezanın vaki olmadığı günün tasvirini yapıyor Allahu Teâlâ; başları yukarı mıhlanmış, dehşetten hiçbir tarafa çeviremiyorlar, hatta öyle bir dehşet ki yüz binlerce sene devam eden hesap gününde gözlerini kırpmak bile akıllarına gelmiyor. Kalpleri ise bomboş o kadar boş ki dünyada iken istem dışı dakika içerisinde defaatle tekrarladıkları bir eylemi yapmak dahi akıllarına gelmiyor. İşte böylelerinin cezasını, cezası değil, cezanın isminin saçtığı dehşeti böyle olan bir güne erteliyor… Bu tam ve mutlak manada mutmain edici bir teselliden başka bir şey değildir.(4)
Bu ayet-i kerime aynı şekilde hem iyiliklerin cezasının hem de kötülük/zulmün cezasının dünyada beklenmesinin, dünyada görülmediği zaman bunun nefisler üzerinde olumsuz etki oluşturmasının ne kadar sakat bir düşünce olduğunu ifade ediyor. Zira bu kadar elem çekmiş halkların ecirleri elde edecekleri bir parça toprak, kendisinden söz bile edilmeye değmez bir makam ve dünyalık bir meta olamaz. Tam aksine bu bedellerin karşılığını; “Ne Humeyni ne de başka hiçbir lider vermeye muktedir değildir. Bu bedellerin karşılığını ancak âlemlerin Rabbi olan Allah (cc) verebilir.” Aynen öyle de bu zulüm ve yürek yakmaların cezasını da kimse veremez. O cezayı, hak ve tam karşılığı olan cezayı ancak zalimler üzerinde kahredici olan Allah (cc) verebilir.
Lafızların tefsiri ile ilgili; Mizan’ın sahibi şöyle der; تَشْخَصُ فِيهِ الأَبْصَارُ hakkında Araplar شخص بصره tabirini kullanırlar. Yani öyle dikildi ki göz kapaklarını kapamayı bıraktı. مُهْطِعِينَ çağrıcının çağrısına koşarak, acele ederek icabet etmektir. Zira Araplar boynunu yukarı doğru doğrultup acele eden deve için bu ifadeyi kullanırlar. Hüseyin Fadlallah kendilerini azaba çağıran bu çağrıya koşarak icabet etmekten alıkoyacak her türlü destekten yoksun olduklarını ifade ettiğini belirtiyor. مُقْنِعِي رُؤُوسِهِمْ başlarını yukarı dikmişler. Büyük ve korkunç azaba kilitlenmiş, gözlerini kendilerini bekleyen akıbetten alamıyorlar. لاَ يَرْتَدُّ إِلَيْهِمْ طَرْفُهُمْ hatta gözlerini açıp kapamaktan dahi acizdirler. Ya korkunun dehşetinden ya da وَأَفْئِدَتُهُمْ هَوَآءٌ gönüllerinin her türlü idrak ve şuurdan hali olmasından dolayı…
Yüzlerce Nemrut ve Firavunu içinde barındıran bu asırda bu zulüm ve Siyonizm asrında sadece biz Müslümanların değil, kendilerine kul olmayı kabul etmeyen bütün insanların uğradıkları onca zulüm karşı ne büyük bir tesellidir.
Laik bir gazetede okumuştum. “Bir ateist Avrupa’nın göbeğinde ezan sesini duyduğu zaman niye huzur bulur?” diye bir başlık atmıştı. Yazının içinde ise işkencehanelerin kapısında yazılan ve içeri alınan herkese okutulan; “…… yok, peygamber izne çıkmış” yazısı ile ateist bile olsa insanların sığınacakları son kalelerinin ellerinden alınmak istendiği yazılmıştı.” Duyulan ezan ise bir ateist bile olsa o sözüne edilen ve işkencehanenin kapısında varlığı inkar edilen “Allah’ın” o zalimlerden soracağı o mutlak hesabı anımsatmanın huzuru olsa gerek… Aslında özgürlüğün peşinden koşan insanın kalbinden “Allah’ı” silmeye çalışmanın ne büyük zulüm olduğunu insan daha iyi anlıyor.
Faruk Hamza / İnzar Dergisi – Aralık 2012
Faruk Hamza