“Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2018’den bu yana Türk ordusunun hazırlıklarını tamamladığı ve Fırat’ın doğusuna operasyon başlatacağını açıklıyor. Bizim tarafımızdan Türkiye’ye yönelik hiçbir saldırının yapılmadığını biliyoruz. Ancak varlığımız Erdoğan ve Türkiye devleti için sorun ve problem teşkil ediyor. Yeni bir savaş istemiyoruz, ama gerçekleşirse de büyük bir savaşa dönüşecek ve ateşkes olmayacak. Müttefiklerimize bu mesajları iletmelerini istedik. Bunu James Jeffrey’den talep ettik. Kendisi de bu görevi yerine getirmekten memnuniyet duyacağını ifade etti.”
Bu açıklama, Suudi menşeli Şark’ul Awsat’ın YPG yetkilisi Mazlum Kobani’den naklen aktardığı satırlardır. Türkiye’nin operasyon amacıyla sınır bölgesine askeri yığınağını artırdığı, ABD ile “Güvenli bölge” görüşmelerinin yeniden hız kazandığı ve bu amaçla Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’nin Ankara’da bulunduğu esnada bu açıklamalar yapıldı. Açıklamadan ziyade Suudi medyasının bu alanla ilgili hassasiyet sahibi olmasının tabii ki başka bir öneme haiz olduğunu eklemek gerek.
Öncelikle şu belirlemeyi yapmak gerek; Türkiye, Güney Kürdistan’daki referandum örneğinde görüldüğü gibi Kürtlerin siyasal statü talepleri konusunda son derece tavizsiz durumdadır. Kendisiyle çatışmalı bir pozisyonda bulunan PKK ve bağlantılarına karşı daha fazla tavizsiz durumdadır. Bu bağlamda Rojava konusundaki tavrı zaten biliniyor.
YPG ve Rojava’daki defacto statü, Türkiye açısından en büyük “Ulusal güvenlik” sorunu şeklinde algılanmaktadır. Rojava’nın ilk etapta Esad yönetimi tarafından PKK/YPG’ye teslim edilmesinin nedeni, o dönem Suriye politikasına karşı Türkiye’yi en ciddi “Ulusal güvenlik” sorunuyla baş başa bırakmaktı. O günden bugüne şartlar değişti ama geniş bir bölgesel alanda farklı bir tonda baş gösteren bölgesel ve uluslar arası aktörlerin de yer aldığı kıran kırana rekabet, Türkiye açısından “Yumuşak karın” denebilecek Rojava meselesini rakip aktörler açısından daha fazla önemli bir hale getirdi.
Rojava bölgesi, geldiği nokta itibariyle artık sadece PKK bağlantılı YPG’nin statü arayışı ile sınırlı olmaktan çıkmıştır. Bu bölge, tıpkı Libya sahası gibi, Sudan’da olup bitenler gibi ya da Doğu Akdeniz havzasındaki doğalgaz rezervleri üzerindeki mücadele gibi bölgesel ve uluslararası aktörlerin birbirleriyle giriştikleri mücadele ve rekabet noktalarından birisi haline gelmiş durumdadır.
Arap Baharı ve son halkası olan Suriye’de havanın değişmesi, bölgesel alanda yeni güç ve ittifak dağılımlarına yol açtı. Özellikle Suriye sahasının Arap Baharı açısından bir dalgakırana dönüşmesi, bu sahada ortak hareket eden “Suriye Dostları”nı ayrı kulvarlara savurdu. Başını israil-Suudi-BAE’nin çektiği Amerikan destekli yeni bir ittifak oluştu ve bölgesel alanda “Yol temizliği” adına Basra körfezinden Kızıldeniz’e ve Akdeniz’deki önemli noktalardan Kuzey Afrika’ya kadar birçok noktaya el atmaya başladı. Mısır’daki darbe ile başlayan bu yeni ittifak, Yemen’i cehenneme çevirmekle kalmadı, Sudan’daki darbeden Libya’daki Hafter güçlerine kadar birçok noktada ortalığı bulandırmaya başladı. Körfez gerilimi, Filistin’i israil’e peşkeş çekme çabaları, başta İhvan olmak üzere mutedil İslami hareketleri terörist ilan etmeleri gibi çok farklı yelpazelerde dizayn faaliyetlerine giriştiler.
Yürütülen yeni yayılmacı-dizayn politikaları ile daha ziyade iki farklı ülke ile farklı noktalarda karşı karşıya geldiler. Karşı karşıya kaldıkları iki ülkeden birisi İran, diğeri ise Türkiye oldu.
Afrika’da Türkiye’nin en iyi müttefiki olan Sudan yönetimine darbe yaptılar. Libya’da Türkiye’nin desteklediği merkezi Trablus hükümetine karşı bir anda Hafter güçlerini ağır silahlarla donatıp sahaya sürdüler. Öyle ki şu anda Libya’daki çatışmalar aynı zamanda Türkiye ile BAE-Suud ekseninin üstünlük kurma mücadelesine dönüşmüş durumdadır. Doğu Akdeniz’deki gaz rezervlerinin bulunması ve işletilmesi üzerine kıran kırana bir mücadele bulunmaktadır. Burada her ne kadar Suud-BAE ikilisinin ismi geçmiyorsa da Mısır ve israil’in bu alandaki mücadelenin doğrudan tarafları olması, sorunu direkt olarak ittifakın ortak sorunu haline getirmektedir.
Ve ilginçtir ki Sudan ve Libya gibi bunalımlı noktalarda Türkiye ile karşı karşıya gelen başta Suudi ve BAE olmak üzere malum ittifak üyeleri, zaman zaman Rojava bölgesinde de baş gösteriyorlar. Özellikle BAE ve Suudi heyetlerin sık aralıklarla YPG yetkilileriyle bir araya gelmesi, Trump tarafından kendilerine devredilen mali kaynak ihtiyacının karşılanması noktasında kesenin ağzını açmaları, bölgesel rekabetin Rojava’da nükseden farklı bir yansıması niteliğine dönüşmüştür.
Türkiye’nin genel olarak Kürtlerin, özel olarak da PKK bağlantılı akımların olası statü kazanma girişimleri karşısındaki hassasiyetlerinin çok iyi farkındadırlar. Türkiye; Libya, Sudan ya da Doğu Akdeniz’de onlara karşı boy gösterirken, onların da en iyi yer olarak Rojava’yı seçtikleri gözlerden kaçmamaktadır. Mezkur yerlerde Türkiye onlara karşı ağırlığını hissettirdiği ölçüde, onlar da Rojava’da ağırlıklarını hissettirmeye çalışmaktadırlar. Dolayısıyla bazı siyasi yorumcular, son zamanlarda Türkiye’nin Rojava’ya askeri müdahale amaçlı askeri yığınağını artırma çabalarını aslında BAE ve Suudi’nin Rojava’daki faaliyetlerinin ciddi oranda artmış olmasıyla izah etme yoluna gitmektedirler.
Ortadoğu’da artık hiçbir sorun, sadece kendine özgü yerel dinamiklerle izah edilemez durumdadır. Dolayısıyla Rojava meselesi, YPG açısından salt “Özgürlük” veya statü kavramlarıyla açıklanamayacağı gibi, Türkiye açısından da Rojava politikası sadece PKK/YPG hassasiyeti ile tek başına açıklanamaz. Herkesin rakibinin zaaf noktalarının peşinde olduğu, rakibinin yumuşak karnını deşmek için fırsat kolladığı bir zaman diliminde yaşıyoruz. Kimisinin hassasiyeti “Ulusal güvenlik”, kimisinin bölgesel rekabette yol temizliği, kimisinin de elinde tuttuğu eski müttefiklerinin farklı bölgesel ittifaklara entegrasyonunu önlemektir.
Bu açıdan Rojava meselesi her ne kadar Türkiye tarafında “Ulusal güvenlik” tezleri üzerinden işleniyorsa da, aslında Rojava bölgesi artık uluslararası ve bölgesel aktörlerin etkisiyle yerel bir sorun olmaktan çoktandır çıkmıştır. Bu tablo ortadayken Türkiye’nin müdahale niyetini dışa vurduğu her seferinde Amerikalılarla başlayan “Güvenli bölge” görüşmeleri, sonuç itibariyle entrika dolu Brezilya dizilerini andırır hale gelmiştir.
“Güvenli bölge” tartışmaları her ne kadar “Teknik ayrıntılar” üzerinden kamuoyuna yansıtılsa da aslında mesele bunun çok ötesindedir. Güvenli bölge beş kilometre mi, yoksa otuz kilometre mi olacak, kimler ne şekilde oluşacak boşluğu dolduracak, gibi istifhamlar üzerinden görüşmeler belli aralıklarla tekrarlanırken, Amerika şu sıralar Avrupa’dan ek askeri güç talebinde bulunmakta ve bu talep bazı Avrupa ülkelerinde karşılık görmektedir.
Rojava üzerinde askeri anlamda ABD ve kısmen Avrupa söz sahibi iken, finansal kaynak ihtiyacı tümüyle Suudi-BAE ikilisine havale edilmiş durumdadır. Libya’da, Doğu Akdeniz’de, Rusya ile ilişkilerde Türkiye’nin mevcut pozisyonu sürdükçe de Rojava bölgesi kendine özgü yerel dinamikleriyle değil, uluslararası ve bölgesel dinamiklerle gündem olmaya devam edecektir.
Türkiye’nin sınırda hazır kıta bekleyip yapmak istediği askeri müdahale konusu ise şimdilik iki ihtimal üzerinden değerlendirilebilir. Bölgesel rekabette rakiplerinden taviz koparmak ya da rakiplerinin gücünü bilerek olası bir askeri harekâta girişmek. Mevcut saha şartları, şimdilik ilk ihtimali daha güçlü kılmaktadır.
Ali Özgür
Ali Özgür