İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Biz ve Davet Önderleri

2022-10-20
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

[audio mp3="https://inzardergisi.com/wp-content/uploads/2022/10/DR.-ABDULKADIR-TURAN-ahmet-karadeniz.mp3"][/audio] Fatiha-ı Şerif, İslam’ın milli marşı gibidir; İslam’ın özünü ifade eder. Müslüman, işlerine Allah’ın adıyla başlar. Onun övgüsü, bağlılığı, şükrü; âlemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olan Allah’adır. Allah, onun işlerinin karşılığını dünyada da ahirette de verir. Din gününün sahibi odur. Dinin yolunu gösteren, nihayetinde o yol için hesabı soracak olan O’dur. Mü’min bu hakikate iman eder. Sadece kendi adına değil, kardeşleri adına da söz vererek Allah’a kulluk eder ve O’ndan yardım diler. O’nun Rabbinden dileği, kendisini sırât-ı müstakîm’e yöneltmesidir. Sırât-ı müstakim, nedir? Bazı insanların yoludur ve bazı insanların yolu değildir. Nimete erenlerin yoludur. Dalalette olanların, gazaba uğrayanların değil. Fatiha’da sırât-ı müstakîm’in insanlar üzerinden ifade edilmesi, İslam’ın özü açısından çok önemli bir husustur. İslam; soyut, anlaşılmaz, karmaşık bir din değildir. Bir kişi veya grubun kendi başına yaşayacağı bir yol da değildir. Sırât-ı müstakîm; Allah’ın yoludur. Allah’ın dilediği ve nimetle mükâfatlandırdığı kimselerin yoludur. O’nun yoluna girenler, nimete ermişlerdir. Yol, aynı zamanda onlarla anılmaktadır. Nimeti arayan insan; onların yoluna girmelidir. Onların yoluna giren, Allah’ın yoluna girmiştir, nihayetinde nimeti bulacaktır. Kimdir o nimete erenler? O gazaptan ve delaletten uzak olanlar? Cevabını yine İlâhi kelam vermektedir: "Kim Allah'a ve elçisine itaat ederse işte onlar, Allah'ın nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salihlerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştır!" (Nisa, 69) Peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salihler … İslam’a davetin önderleri de işte onlardır. Davetin önderlerinden kasıt ise İslam’a davette bulunacak kişinin yollarından gideceği, kendilerini örnek alacağı kimselerdir. Davetin Önderleri Davet önderlerinin başında Nebiler gelir. İslam’a davette bulunmak isteyen, nebilerin yolunu araştırır. Kur’an-ı Kerim, bize o yolu genişçe tarif etmiştir. Nebiler, Allah’a davet etmişlerdir; insanlığı şirk, kötülük ve zulmü terk edip muvahhid olmaya, adil olmaya ve iyilikten yana olmaya çağırmışlardır. Nebiler, sözleri ve davranışları ile tebliğde bulunmuşlar; maksatlarını açık seçik ifade etmişler, engellerle karşılaştıklarında ise sebat etmişlerdir. Bu açıdan peygamber kıssaları, İslam davetçilerinin kılavuz kitabı gibidir. Ben, “İslam’a nasıl davet etmeliyim?” sorusunun cevabı da pek çok yönüyle kıssalarda mevcuttur. Peygamberlerin en büyüğü ve sonuncusu; livâü’l-hamd’ın sahibi, Mahşer Günü’nde bayrağı altında toplanılacak olan Hz. Muhammed Mustafa salallahü aleyhi vesellem’dir. Davet, O’na gerek doğrudan emir gerek kendisinden önceki peygamberlerin örnekliği üzerinden, İlâhi kelamla öğretilmiş; kendisi de İlâhi kelamı hakkıyla tatbik etmiştir. O tatbikat Sünnet-i Nebi’dir. Sünnet-i Nebi’ye tabi olmadan, dolayısıyla Hz. Muhammed Mustafa’nın yolundan gitmeden İslam daveti yapılamaz. İslam davetçisi için en büyük kılavuz, en öndeki kılavuz O’dur. O, merhamet ve şefkat peygamberidir. Ama zalime karşı hakkı ifade etmekten ve zulme rağmen hakkı ifade etmekten çekinmemiştir. O’nun Ashab-ı Kiramı ise hem sıddık hem şehid hem salih şahsiyetlerdir. Resûl-i Ekrem’den sonra Mekke’de İslam’ın tebliğinde en çok öne çıkan şahsiyet, hiç kuşkusuz Hz. Ebû Bekir-i Sıddık’tır. Allah, ondan ve bütün Ashab’dan razı olsun. Hz. Ebû Bekir; esprili, babacan, toplayıcı, insansever ve cömert bir şahsiyettir. O, bu yapısıyla Hz. Nebi ile Mekke’nin gençleri arasında bir köprü olmuş, daha çok soylu ve zengin gençler ona tabi olmuşlarsa da insanseverliği ve cömertliği ile azatlı köleler, köleler ve yoksullar da ona tabi olup Hz. Muhammed Mustafa’nın pâk dergâhına ulaşmışlardır. Hz. Ebû Bekir’in hayatı Mekke’den Medine’ye, oradan vefatına kadar İslam davetçisi için yol kılavuzudur. Onun Mekke gençlerine tebliği kadar, hilafeti sırasında cihada gönderdiği İslam kahramanlarına yaptığı nasihatler de İslam davetçisi için yol göstericidir. Ashab’dan İslam daveti ile çokça anılan diğer bir şahsiyet de Hz. Musab b. Umeyr’dir. Onun Yesrib’i Medine olmaya hazırlayan daveti, İslam’a davetin nasıl yapılacağı konusunda yol rehberidir. Hz. Musab, davasına sadakatte ne kadar sebat ehli ise müşrik muhataplarının inadı karşısında o kadar rahattır. Onun, Hz. Nebi örnekliği üzerinden oluşan bu tutumu, İslam davetçisinin benimseyeceği tutumdur. İşkence ve eziyetlere karşı sabır ne kadar önemli ise davet edilenin inadı, tahrikleri veya ahmaklığı karşısında vakarlı sükûneti korumak ve onlara rağmen davette kararlılık göstermek de o kadar önemlidir. Kişi özü aynı ama işlevi farklı bu iki sabra ulaştığında kâmil anlamda bir İslam davetçisi olur. Ashabın aslî kimliği İslam davetçisi olmaktı, bu açıdan onların hepsi birer davetçidirler. Onlar, meydan savaşından hemen önce Kisra’ya elçi giderken davette bulunmuşlardır. Savaş meydanında da daveti sürdürmüşlerdir. Nitekim, Kisra hidayeti bulmasa da onun önde gelen komutanlarından o davetle hidayet bulan olmuştur. Halid b. Velid Hazretleri, Allah’ın kılıcıdır, bir savaş insanıdır. Ama Yermûk’te aynı zamanda davette bulunmuş ve o davetle hidayete erenler olmuştur. Aynı cephede Mardin yöresinin fethinde, Mardin gibi zorlu bir şehrin kolayca fethedilmesinde İslam’a davet etkili olmuştur. Ashab, Süryani ve Ermeni Hristiyanların genç ve kadınlarına hakkı anlatınca kılıcın fethinde zorlanacağı kalelerin fethi İslam’a davetle kolaylaşmıştır. Vakidi, Şam’ın fethini anlattığı Fütühü’ş-Şam adlı eserinde bize bu bağlamda pek çok şahsiyetten söz eder. O genç ve kadınlar, kendileri de İslam’a davet vazifesini üstlenerek kale komutanlarını ve onların yakınlarını etkileyip fethi kolaylaştırmışlardır. Ashabdan sonra İslam’a davette üç sınıf çok malumdur: Tüccarlar, âlimler ve sufiler. Tüccarlar, âlim ve sufileri himaye ederek onları yanlarında küfür yurtlarına, darü’l-küfr coğrafyalara götürmüşler, onlara dünyayı tanıma ve insanlara ulaşma imkânı vermişlerdir. Âlim ve sufilerimiz, gittikleri o yerlerde hakkı güzel bir dil ve örnek bir ahlakla tarif etmişler; milyonların İslam’ın safına dâhil olmasına vesile olmuşlardır. O sufilerden “Akıllı isen, erenlere hizmet eyle/Emr-i Mârûf kılanları azîz eyle/ Nehy-i münker kılanları hürmetli eyle” diyen Ahmed Yesevi, hayatı ve şiirleri ile incelenmeye değerdir. Kalpleri ile İslam arasında fiziki bir engel bulunmayan, idarecilerinin bir kısmı İslam’ı seçmiş, bir kısmı İslam’ı seçmeye engel koymayan Türkleri İslam’a davette onun dili incelenmeye değerdir. Özellikle bugün İslam’a davetin önünde engellerin bulunmadığı gayrimüslim çoğunluklu diyarlarda İslam’ı anlatanlar için Yeseviye üslubu mutlaka dikkate alınmalıdır. İslam’ın ilk döneminde askeri bir karakol olarak kurulan ribatlarımız, sonraki dönemlerde İslam davetçilerine mekân olmuştur. İslam davetçileri oraları mesken edinip daha uzaklara ulaşmışlar, oralara yolu düşen tüccar ve diğer yolcuları hakkıyla ağırlayıp onlara hakkı tebliğ etmişlerdi. Müslümanların bu hayırlı hizmet için kurdukları ilk mekânların sonradan kervansaraya dönüşmesi, üzerinde çok yönlü durulacak bir konudur. Ribatlar, cihad için var olmuşlardı, tebliğ ve ilim mekânına dönüştüler, onların sonraki versiyonları ise ticari amaçlı kervansaray oldu. Ama İslam davetçileri bu değişim karşısında pes etmediler, kervansaraylara yerleşip tebliğ ve irşada devam ettiler. Moğol sonrası süreçte istilacılar tarafından saptırılan, ahlaki zafiyetlerle yüz yüze bırakılan bir Müslüman toplumun ıslahında İran’dan Sad-i Şirazî, Anadolu’dan Yunus Emre ve Mevlana’nın üslupları çok kıymetlidir. Onlar, çağlarının davetçileri olarak insana, önce insan olduğunu hatırlatmışlar, ardından kalplere İslam’ın muhabbetini yerleştirmişlerdir. Mürşidler devrinden Hint kıtasında İmam-ı Rabbanî’nin bir sapma ve ifsat projesine karşı direniş ve irşad tarzı, İslam’ı irşadda başvurulacak kaynaklar arasındadır. Müslümanlar için modern sürecin arifesinde Şeyh Halid-i Zülcenahayn el-Bağdadi el-Kürdi’nin halifelerine tavsiyeleri, o günden bugüne irşad ehline yol göstermiştir. Modernizmin, Batılı ülkelerin İslam dünyasına yönelik fiziki istilasına dönüştüğü Miladi 20. yüzyılda ise davetin (tebliğin, irşadın) imamı, İmam Hasan el-Benna’dır. Allah, ondan ve bütün İslam davetçileri ve mürşidlerinden razı olsun. İmam Hasan el-Benna kimdir, sorusuna herhalde verilecek en güzel cevap, “İslam alemine yönelik modern istila karşısında, İslam davetçileri ve mürşidlerinin imamıdır!” sözüdür. Bu, bir iltifat değildir. El-Benna, tarikat devri İslam’a irşadın tecrübesini cemaat devri tebliğ ve davetine taşıyarak modern dönemde yapılacak İslamî davetin temellerini atmıştır. İslam’a davetin modern dönem propagandalarından ayrışmakla birlikte, günün gerisinde kalmaması için gerekli esasları hem ifade etmiş hem yaşamıştır. İslam âleminin mühim bir kesimi, velev ki İhvan-ı Müslimin ile bağları da olmasın hatta İhvan’a muhalif olsunlar, modern dönemde İslam’a davet ve irşadı ondan öğrendi. Modern devirde, İslam’a davetin iki temel sorunu olabilirdi: Geçmişin menkıbe, israiliyat, avam hikâyeleri sürecine takılıp kalmak ya da modern propagandalara benzemek. İlki onu çağın gerisinde bırakırdı, ikincisi onu İslâmî usulden tamamen uzak bir çizgiye sürüklerdi. İmam el-Benna, İslam’a daveti hem menkıbe, israiliyat, avam hikâyeleri sürecinden arındırdı hem İslam’a davetin modern bir propagandaya bürünmesinin de önüne geçti. Bugün İmam el-Benna’sız bir davet üslubu, kusurlu bir davet üslubu olur. Türkiye’de Üstad Bediüzzaman, Pakistan’da Mevdudî, Tunus’ta el-Gannuşî, Sudan’da Turabi, Balkanlarda İzzetbegoviç İslam davetinin bir önceki devir önder şahsiyetleridir. Onların her birinin ve talebelerinin üslup ve deneyimleri ayrıntılı olarak tetkik edilmelidir. Onlarla birlikte İslam âleminde nice isimsiz kahraman vardır ki, her biri İslam’a davette mühim bir yere sahiptir. Davetçiye düşen bir yandan onları tetkik etmek ve örnek almak, öte yandan kendi mekân ve zamanının davetini inşa etmektir. Her devrin İslam davetçisi, kendisinden sonraki devir için bir deneyim oluşturmakla mükelleftir. Bu mükellefiyet, İslam’a davete hem süreklilik kazandırır hem onun daima tazelenip içinde bulunulan çağa yetmesini ve sonraki çağlar için basamak olmasını sağlar. İslam davetçisi, nimete erenlerin yoluna girerek nimete erer ve kendisinden sonra nimete ermek isteyenlere örnek olur. Bu, ümmet gibi, ümmetin mensupları olarak İslam davetçilerini de tarihsel süreçte altın zincir içinde birer altın halka yapar.  
Dr. Abdulkadir Turan

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS