Bu nimet sayesinde hem kendi aramızda birbirlerimize kendimizi ifade ederiz, hem de Rabbimize karşı kendimizi ifade ederiz ve O’nu hoşnut ederek cennetini kazanırız.
Fakat bazen öyle bir gün gelir, öyle bir konumda oluruz ki, konuşarak değil de susmak suretiyle kendimizi ifade edebiliriz. Zaten o pozisyonda konuşsak da yapabileceğimiz bir şey yoktur ki.
İşte o noktada susmamız, sanki bir susma orucu tutmamız gerekmektedir.
Susma orucu denilince Müslümanlar olarak hepimizin aklına Meryem Sûresi ve Hazreti Meryem Validemiz gelmektedir
Hani o kendisini Rabbine adamış ve herkesten ayrıldığı bir anda Cebrail Aleyhisselam insan suretinde gelerek ona üflemiş ve o da Hazreti İsa Aleyhisselam’a hamile olmuştu ya… Bu müddet içerisinde kavminden uzaklaşmış ve nihayet çocuğunu doğurarak gelmişti. Takva konusunda zirve yapmış, Harun’un bacısı diye anılan bekar bir bayan şimdi babasız bir çocuk dünyaya getirmeyi insanlara nasıl izah edecekti, kim inanırdı buna.
İşte bu noktada Allah Teâlâ ona susmasını, hiç kimseye bir tek kelime söylememesini, Rahman olan Allah’a susma orucu adadığını işaretle belirtmesini emretti. Ve Hazreti Meryem de öyle yaptı… Sustu, bir tek kelime etmedi. İnsanlar söyleyeceği her şeyi söyledi ona, onun söyleyecek bir tek sözü yoktu. Onun için kucağındaki çocuğu işaret etti.
Ve işte bu noktada Allah Teâlâ doğrudan devreye girdi ve kundaktaki çocuğu konuşturdu, söylenecek ne varsa o söyledi.
Bu kadar yeter, fazla detaya girmeyelim. Fakat şunu asla unutmayalım ki, Hazreti Meryem sustuğu için Hazreti İsa konuşmuş, konuşturulmuştur. Allah’ı vekil edinmenin zirve noktası bu olsa gerek.
Peki, bizi ilgilendiren bir yönü var mı bu olayın? Bizim hayatımızda bu gibi olaylar gerçekleşebilir mi? Önce şunu belirtelim ki, susmak gerçekten çok zor bir iştir. Geçenlerde muhterem bir dost bu susma orucunu denediğini söyledi. Ve bunun çok, hem de çok zor bir iş olduğunu anlattı. Bir tam gün değil de, şöyle birkaç saatliğine denedim, öyle kolay kolay güç yetirilecek bir şey değil.
Fakat biz yine konunun özüne dönelim. Susmak. Fakat durup dururken değil. Gerçekten susmamız gerektiği bir zamanda susmak ve işi doğrudan Rabbimize havale edebilmek.
Allah dostlarından bir âlim öğrencileriyle birlikte ders yapmaktadır. Ders arasında onlardan birisine bir testi vererek gidip pınardan su doldurup getirmesini ister. Çocuk gittiği yerden gelmekte gecikir, biraz sonra da elinde testi olmadığı halde boynu bükük ve gözleri yaşlı bir şekilde gelir. Dersteki herkesin dikkatini çeker. Allah dostu merakla sorar:
-Hayırdır yavrum, ne oldu sana, niçin su getirmedin, testiyi ne yaptın? Çocuk mahzun bir şekilde:
-Efendim, ben pınara vardım, testiyi dolduruyordum, küheylan bir atın üzerinde zorba bir adam geldi, atını sulamak için üzerime sürdü, at yerinde duramıyor, adam da kırbacını sağa sola sallıyordu ve atı benim üzerime sürdü, kırbacıyla da vurdu, testi elimden düştü ve kırıldı… Çocuk hem anlatıyor, hem de ağlıyordu. Derste bulunan diğer çocuklar Allah dostu hocalarına dönüp bakıyorlardı, bu durum karşısında ne yapacağını çok merak ediyorlardı.
- Peki, sen bunun karşılığını vermedin mi, adama bir şeyler söylemedin mi?
-Hayır, efendim, ben ne yapabilirim ki?
-Haydi, çabucak git ve adama hakaret et, adama bağır çağır, bire zalim niçin bana vurdun, niçin testimi kırdın diye biraz bağır çağır!
Çocuk yine boynu bükük bir şekilde:
-Ben böyle bir şeyi yapamam efendim, der. Hoca bu konuda ne kadar ısrar etse de çocuğu gönderemez. Bu arada diğer öğrenciler de hocalarının bu ısrarını bir türlü anlayamazlar. Sonra hoca birden kalkar ve öğrenciler de arkasından pınara doğru giderler. Vardıklarında bir de ne görsünler, adam pınarın musluğunda kafasından kanlar aktığı halde ölmüş buluyorlar. Anlaşıldığına göre çocuk pınardan gidince meğer oraya bir köpek gelmiş ve adamın atını ürkütmüş, at da adamı üzerinden fırlatmış ve kafasını da çiğneyerek öldürmüş. Allah dostu bu manzara karşısında çocuklara döner ve der ki:
-Biliyordum böyle bir şey olacağını. Böyle olmaması için çocuğa ısrar ettim ki, git adama bir şeyler söyle, beddua et, ama mutlaka bir şeyler yap diye. Ona bir şey yaptıramadım, gördüğünüz gibi konuşturamadım. O konuşmadığı için, hiçbir şey yapmadığı için Allah devreye girmiştir. Ve işte Allah Teâlâ yapınca böyle yapar…
Evet, bazen bu şekilde susmalıyız, konuştuğumuz zaman eğer kendimizi ifade edemeyeceksek, işte o zaman susmalıyız. Susmalıyız ki Rabbimiz bizim yerimize konuşsun. Susmalıyız ki Rabbimizi kendimize vekil edinmiş olalım, işlerimizi gerçekten ona havale etmiş olalım. Hem bir işimizi veya bir zalimi Allah’a havale ettiğimizi söylüyor hem de bu arada durmadan konuşuyorsak, burada bir çelişki vardır.
Hazreti Meryem sustuğu için Allah Teâlâ devreye girmiş ve Hazreti İsa’yı kundaktayken konuşturmuştur. Eğer Hazreti Meryem konuşmasaydı, kendisini ifade etmek için ağzını açsaydı –bu arada boşa konuşacaktı, kendisini asla ifade edemeyecekti, nasıl ifade etsin ki?
Bu arada zalimler de şunu bilsin ki, eğer zulmettikleri masumlar ve mazlumlar ağızlarını açıp kendilerini ifade edemeyecek derecede zayıflarsa, hiçbir şey yapmıyor ve yapamıyorlarsa, işte zalimler korksunlar bu durumdan. Çünkü devreye doğrudan Allah Teâlâ girecektir ve işte halleri çok yaman olacaktır zalimlerin.
Sakın bu arada başka bir yanlış yapmayalım, hem de büyük bir yanlış. Konuşabildiğimiz bir yerde, konuşmamız gereken bir yerde, hakkı haykırmamız gereken bir yerde susuyorsak, yani susma orucunu yanlış yerde uyguluyorsak bunun hesabını vermek çok daha zor olacaktır, unutmayalım.
Mehmet Göktaş / İnzar Dergisi – Ekim 2012
Mehmet Göktaş