Bismihi Teâlâ
Allah’a hamd, Resulüne, Resulün al ve ashabına salat ve selam olsun.
Aziz ve muhterem Kardeşim.
En kalbi selamlarımla…
Sizden mektup almak gerçekten güzel bir duygudur. Hem senin hem de kâmil kardeşimin mektupları bizim İbrahim’in mektupları kadar sıcak ve yakındır bana… Alınca bir hoş oluyorum, içim ısınıyor. Birçok kimseyle yazışıyorum, her birinin yeri ayrı, bende bıraktıkları tesir ayrı, fakat sizden gelenlerin yeri apayrıdır.
Mektuplarınızı alınca bende bazı kimselerce mazide kalmış gibi değerlendirilen ama asla öyle olmayan ve aktif olmaya devam eden uhuvvet ve muhabbetin en kavi meltemleri amuda kalkıp harekete geçer ve bu tespitim asla mübalağa değildir. Davayı ruhen dert edinmekle aklen dert edinmek arasında ciddi bazı farklar görürüm. Aklen dert edinmiş bir dava duygusu yıkılma ihtimali daha yüksek olan bir duygu gibi geliyor bana… Hele hele maddenin ve dünyevileşmenin aklı bir çalı gibi önüne katıp sürüklediği böylesi meşum bir çağda… Ama ruhen, kalben ve aklen kâmilen teslim olunarak derdi hamledilmiş bir dava anlayışının önünde dağlar ve kasırgalar bile duramaz, eriyip yok olurlar diye düşünüyorum. Mektuplarınızda davaya dair böylesi bir ruh ve anlayışı görüyorum. Rabbim ruhumuzu, kalbimizi, akıl ve istidadımızı davamız kadar büyütsün, genişletsin ve kuşatıcı kılsın. Âmin.
Bir önceki mektubunu okurken, mektubunda, kendi iç imtihanlarımıza dair bazı tespitlerin isabetle yapılmış olduğunu gördüm: “… kötü alışkanlıklarımız ve kötü huylarımızla ve kötü olandaki ısrar ve inadımızla birbirimize çektirdiğimiz acılar insanı her şeyden daha çok etkiliyor…” maalesef diyorum, nefs-i emarenin tezgahında böylesi sıkıntılı mallar imal edilegelmektedir. İnsanın tabiatında imtihana ilişkin bir sır olarak konumlandırılan bu mallar, ne yazık ki insanı vurmaya, saptırıp yoldan çıkarmaya kadar götürebilmektedir. Bundan en az etkilenmesi düşünülen mümin şahsiyetin dava yolundaki menzilleri bazen sırf bu darbeler dolayısıyla sekteye uğramakta veya ciddi bazı badirelerle karşı karşıya kalabilmektedir. İşin ilginç ve acı yanı bu darbelerin bazı zaman aynı davaya inandığını beyan etmiş diğer müminlerden geliyor olmasıdır. Bu gibi maraz bir anlayışı yolumuzun ayrılmaz dikenleri arasında değerlendirmek aslında yanlış olmayacaktır. Nebilerin ve büyük mürşitlerin yolunda da bunlar vardı. Şu kadarı var ki, ayrılamaz olduğunu bilmek ve o şuurla yürümek ister istemez ona karşı daha tedbirli hareket etmeyi gerekli kılmaktadır. Aksi düşünülemez. “Bunlar yolumuzun üzerindeki dikenlerdir, kabul…” deyip, ama öte yandan herhangi bir tedbir geliştirmemek veya geliştirememek başka bir hastalık türü olarak masaya konulabilir. Dava adamı aciz değildir. Dava ve davet ruhu gelişmiş insanların bu gibi dikenlere karşı kesinlikle tedbirleri vardır ve tatbik ettikten sonra ancak ilahi nusreti bekleme hakkını kazanmış olurlar.
Birçok kimsenin farkında olduğu şu doğruyu tekrar etmekten kaçınmayalım: Haddizatında bir insan, bir hareket, bir toplum ya da bir devlet kendi etki alanında ortaya çıkan problemler, aksaklıklar veya çeşitli sıkıntılar konusunda kendini merkeze koyup “ortaya çıkan bu sıkıntıda benim katkı payım ne kadardır?” diye kendi fıtri: bozulmamış vicdanına okkalı soru oklarını fırlatıp atmadıkça, yani kendini sorgulamadıkça o problemin üstesinden gelmesi müşkildir, hatta mümkün değildir. Ortaya çıkan sıkıntı ve problemler için kendi nefsinden ziyade suçluyu başka yerlerde aramak ne yazık ki nefs-i emaremizin ıslah olmaz huyları arasındadır. Bir kere bunu itiraf edelim. Başkasının suçu ve kabahati olabilir elbet; ama bir problemin doğup ortaya çıkmasında tek başına bir unsurun suçlu görülmesi veya sanık sandalyesine oturtulması adalet ve insaf levhasının kuyuya düşüp kaybolduğu bir mülke benzer. Bu kötülüğe insan nasıl müsaade edebilir? Hususen toplu yaşamın mecburi kılındığı meşum mekanlarda!... Bu gibi ortamların kahramanları bütün negatif rüzgârlara karşın kardeşlerinden gelen ve gelmesi muhtemel haksız söz ve davranışları ve de anlayışlar karşısında sırf Allah rızasını kazanmak maksadıyla sabredip göğüs gerenlerdir. Her şeye rağmen uhuvvet hukukuna hukukunu feda etmek suretiyle riayet edenler uhuvvet ve muhabbet fidanlarını sulayıp büyütmeye devam edenlerdir.
Aziz kardeşim,
Kesinlikle bilmeliyiz ki, medeniyetlerin kurucuları arasında çok sıradan insanlar vardır. Ammar, Bilal gibi olanlar vardır. Bir dava veya bir hareket mensubu olan binlerce veya milyonlarca kalabalık kitlelerin değil, çok sınırlı sayıda, mesela yüz-iki yüz fedakârın fedakârlıkları ile ayakta durmaya, gelişme ve büyümesini tahakkuk etmeye doğru yol alır. Fedakârlık derece derecedir, en büyük derecesi ise hiç kuşkusuz kendisini bütün varlığıyla davasına kurban etmedir. Yasin ve arkadaşlarının şehadetine bir de bu pencereden bak. Bu, inkârı mümkün olmayan bir hakikat olmakla birlikte ne yazık ki çoğu kimsenin gözünden kaçmaktadır. Sen zindanı yaşıyor olduğundan dolayı söylüyorum, aynı fedakârlık zindan yaşam ve süreci için de geçerlidir. Zindanı dava için bereketli hale getirmek ve bu bereketi davanın saflarına bir enerji akımına dönüştürmek için de geçerlidir. Elli - yüz kişinin birlikte yaşadığı eski tip koğuşlarda asıl hizmeti fedakârlık yaparak omuzlayanların sayısı beş - on kişi kadar ya olur ya olmazdı. Şunu demeye getiriyorum, İslam davasını temsilen bulunduğumuz bu gibi mekanlarda büyük davaların veya büyük medeniyetlerin ya da kuşatıcı kamil anlayışların sınırlı sayıdaki fedakar ruhları arasında olabilmenin dert ve endişesi geceleri uykularımızı kaçırabilmeli, zihnimizi daima meşgul etmeli, fikir ve eylemlerimize istikamet vermeli ve onlardan biri olabilmek için yoğun bir efor harcayabilmeliyiz.
Temsil ettiğimiz davanın büyüklüğü ve etkileyiciliği ile müspet neticelerini hesaba kattığımızda A ya da B’nin sebep olduğu bir takım suni sorun ve sıkıntının bahsi bile edilmemeli. Bahsini edip dile getirmek bize ağır gelmeli. “Bu mümkün olabilir mi?” diye o tertemiz kalbini bu söylediklerimle soru yağmuruna tuttuğunu hissediyor gibiyim şimdi. Kendine, kendi muhlis kalbine ve o tertemiz yüreğine haksızlık etmeyesin, olabilir, gerçekten olması mümkün. Bunu yapabilenlerin varlığına şahitlik ettiğim için rahat söylüyorum, sonuçta insanız, bunu arkalıyor, öteliyor değilim, et, kemik ve duygu yoğunluğundan, su ve kandan mürekkebiz. Tabiatı çamur/balçık olan bu terkibin kalbine/orta yerine ruh monte edilmiş ve işte sonuçta biz buyuz ve biz içsel ve dışsal hadiselerden müteessir olan bir varlığız. Kimyamıza tesir eden saldırılar hep vardı ve var olacaktır. Önemli olan, bütün bunların yapımızda lazımi bir tesirden başka herhangi bir iz bırakmamasıdır, buna müsaade etmememizdir. Tesirlerin tamamını lazımi balyozu ile kendi nefsimizde yok etmeli ve müteaddi köprüsünden niyetimize, fikrimize, söz ve amelimize çıkmasına ve oradan merkezinde bulunduğumuz çevremize negatif salgılar salgılamasına zinhar yol vermemeliyiz. İnsan olmak bunu gerektiriyor, mümin olmak bunu zorunlu kılıyor, dava adamı olmak ve bunun için bedel ödeyenler makamında bunuyor olmak ise bunu daha zorunlu kılıyor.
Aziz kardeşim,
Geçici olsalar bile imtihan olduğumuz sıkıntıları o kadar güzel ve o kadar yerinde analiz etmişsin ki başka bir izahata ihtiyaç bırakmıyor. Söylediklerine ek olarak şunları söyleyebilirim; kendisiyle sulh halini yaşayamayan bir insanı dışındaki birisiyle sulhu tahakkuk ettirmesi sıkıntılıdır. Yani, kendi iç dünyasında çatışmayı yaşayan birinin dış dünyayla kuracağı sulh anlaşması neticesiz kalmaya mahkûmdur. İç dünyasındaki asayişi kontrol ettiği oranda dış dünyayla sağlıklı bir bağ kurabilir belki ve bu durum, bu özellikteki kişinin öz kişiliğinden kaçıp kurtulma isteği ile açıklanabilir. Ancak şunu demek istiyorum; kendi iç sulhunu beceremeyen birinin dışarıdakilerle kuracağı sulhun neticesiz kalması meselesi aslında söz konusu kişinin samimi bir sulhu istemesinden ziyade kendi iç çatışmalarından bunalarak kaçması ile ilgili bir husustur. Samimi olmakla beraber kendi iç dünyasındaki çelişkilerden arınmamış olanların da dış dünyayla benzer sıkıntılar yaşadıkları gözlemlenmiştir.
Zindan yaşamımız boyunca başta kendi kişiliğimiz olmak üzere yapının kâmil kişiliğinde eriyebilmek, başka bir ifadeyle fenafilihvan, fenafilcemaat olabilmek için arkadaşlar olarak gerçekten takdire şayan ve kayda değer bir çaba ve bir tecrübe ortaya konuldu. Allah’ın yardımıyla muazzam bir istifade ortam ve iklimi oluşturuldu. Aslında hiç de müsaid olmayan bu meş’um mekânları, rabbimiz, birçok imkân ve fırsatın aynı anda bulunabildiği ortamlar haline getirdi. İş artık bize kalmıştı, gayretimize, çabamıza, zekâ ve çalışkanlığımıza, idrak ve şuurumuza, dava bilinci ve şer’i mesuliyetlerimizdeki zindeliğimize kalmıştı. Lillahilhamd. Bu ortamlar çoğumuz için büyük feyiz kaynakları ve büyük rahmet hazineleri oldu, ama pek tabii ki sayıları tahmin edilebilir bazılarımız için ise bu derece feyizli olmamış olabilir ki bunun da normal karşılanması lazım. Hepimiz eşit oranda istifade etmiş olsaydık sünnetullahtaki derecelendirmelere ve imtihandaki sırlara ne cevap verecektik.
Bu seferlik bu kadar… Rabbimden duam, beni ve seni ve tüm kardeşlerimizi bulundukları imkân ve zamanları en kâmil bir şekilde istifade edenlerden eylesin der ve Allah’a emanet ediyorum.
Muhammed Mehdi Gül / İnzar Dergisi - Aralık 2015 (123. Sayı)
Muhammed Mehdi Gül