İnsan, kendisi dışındaki herkesi mutlu sanır. Farkındalığımızı artırmak için ilk adımımızı can sıkıcı duygu ve düşüncelerden kaçınmak, bunları değiştirmek veya ortadan kaldırmak için her gün yaptığımız küçük şeyleri fark edelim ki bazen mutluluk o küçük şeylerde gizlidir. Kendimizi bu kontrol yöntemlerini kullanmaktan alıkoyduğumuz zaman mutsuzluğun sonuçlarının farkına varmış oluruz.
Eski alışkanlığımıza geri dönelim. Bir defter ajanda alalım, günlük tutalım. Mutluluk tuzağına her ne zaman düştüğümüzde mutsuzluğu hayatımızın merkezine yerleştirmiş oluyoruz. Bunu alışkanlık haline getirdiğimizde mutsuzluğun tuzağını fark etmiş olup, mutluluğu hayatımızın merkezine yerleştirmiş oluruz. Bu günlüklerde mutsuzluğun tuzağını deşifre etmek sürekli kötü hislere katlanmak ve ıstırap dolu bir hayata boyun eğmek anlamına mı geliyor?
Bizi incitmemeleri için o duygu ve düşünceleri nasıl etkisiz kılacağımızı ya da onların ağırlığı altında ezilmek yerine üstesinden gelebileceğimizi öğrenmiş olacağız.
Bu duygu ve düşüncelerle mücadele etmek yerine üstesinden gelebilmeyi, kendi hallerine bırakabilmeyi öğrenmiş olacağız. Bunlar artık bizim için eskinin korkutucu hayalletleri olmaktan çıkar. Mutluluk tuzağını fark ettiğimiz, öğrendiğimiz andan itibaren mutsuzluğu tanımış olup hayatımızdaki değişimi fark etmiş oluruz. Zihnimiz veya düşünen ruhumuz ayrışmayı öğrendiğinde biz hayatı olduğu gibi kabullenmek yerine hayatın yeni cilvelerini yaşarken mutsuzluk sendromuna kurban gitmeyiz. Acı veren can sıkıcı düşüncelerimizi etkisiz hale getirmeyi öğrendikçe bazı düşünceler bizi korkutma, huzursuz etme, moralimizi bozma özelliğini kaybettirecek, kendimizi sınırlayan inançlar ve acımasız öz eleştiriler gibi bize hiç bir faydası olmayan düşünceleri etkisiz hale getirdikçe bunların davranışlarımız üzerindeki etkileri belirgin şekilde azalmaya başlayacaktır.
Düşünen zihin ayrışmayı gerçekleştirdi mi, yer açma can sıkıcı duyguları, bedensel duyumları ve dürtüleri bastırmak veya uzaklaştırmak yerine bunlara içimize hareket edebilecekleri bir alan vermek anlamına gelir. Bu duygulara içimizde yer açtıkça bizi rahatsız edeceği ortamlardan çok daha hızlı şekilde kendiliğinden kaybolup gittiğini göreceğiz.
Sorunlarımızda ana odaklanmak, şimdiki zamanda yaşama, şu anda yaptığımız işler her ne ise ona odaklanma ve kendimizi tümüyle bunlara verme anlamına gelir.
Geçmişin üzerinde durmak veya gelecek için kaygılanmak yerine burada şu anda olanla derinlemesine bağlantı kuruyoruz. Sorunları adlandırdığımız zaman, gözlemleyen benlik düşünen zihin onu kullanmayı öğrendikçe istenmeyen duygu ve düşünceler ile baş etmeyi gözlemlemeye başlar. İnsan bilincinin güçlü bir özelliğidir ve şimdiye dek psikologlar tarafından genellikle göz ardı edilmiştir. Bu özellik onu kullanmayı öğrendikçe istenmeyen duygu ve düşüncelerle ilişkimizi değiştirebilmemize imkan sağlayacaktır.
Değerlerimizi netleştirmek ve bu değerlerle bağ kurmak yaşamı anlamlı hale getirmede önemlidir. Değerlerimiz özünde bizim en değerli ve en önemli şeylerin yansımasıdır. Nasıl bir insan olmak istiyoruz; bizim için dikkate değer ve anlamlı olan nedir, hayatta neyin savunucusu olmak istiyoruz? Değerlerimiz hayatımızda bize bir istikamet sağlar ve önemli değişiklikler yapmak için bizi motive ederler. Hayatımızı değer odaklı olarak şekillendirsek zengin ve anlamlı bir hayat, harekete geçerek oluşturulur. Herhangi bir eylem üzerine değil, değerlerimizin yönlendirdiği ve bizi motive etmede fark yaratan bir eylem yoluyla mümkündür; özellikle de değer odaklı eylem yoluyla… Ne kadar çok başarısız olsak da; yoldan saparak da tekrar ve tekrar gerçekleştirdiğimiz eylem… Değer odaklı eylemden kastım "kararlı" “etkin” eylemdir.
Kur'an'ın 10 Emri gibi düşündüğümüzde hem geçmiş hem de geleceğimiz mutluluk potasında mutsuzluğu yaşayarak farkına varırız.
Çünkü Allah bizden önceki kavimlere de on emri yaşam biçimi olarak seçmiş, tavsiye etmiştir. İnsanlık tarihi insanın mutluluk ve mutsuzluk yaşam tarzında birbirlerinin mirasçılarıdır, hangi dinden ve milletten olursa olsun.
İnsani değerleri taşıyan her yaşam kaynağı tüm insanlığın ortak mirasıdır. Kur'an'ın bahsettiği, öncesinde Tevrat'ta yer alan on Emir misali… Bu On Emir Tevrat'tan önce de Kadeş Antlaşması'nın sonuç maddelerinde yer almaktadır. Bu On Emir Tevrat'ta şöyle geçmektedir:
Eski ahit Musa (as) peygamberin Sina Dağı’ndan, beraberinde levhalarla indiğinden bahseder. Kavminin buzağıya taptığını görünce elindeki levhaların yere düşmesi ile kırılır. Kırılan levhalar Allah'ın yazdığı levhalardı. Musa (as)’dan öncekilere benzer iki levha yapması istenir. O, kırk günlük ikinci buluşmanın ardından bu kez Allah'ın yardımıyla kendisinin yazdığı On Emir’i içeren yeni levhalar ile kavmine geri döner. Allah'ın emri ile bu levhaları ahit sandığı ismindeki kutsal sandığa koyar. On Emir kısaca Tevrat'ta şöyle yer almaktadır
inzar
- Allah'tan başka herhangi bir ilaha tapınmayacaksın
- Putlar yapıp onlara tapınmayacaksın
- Allah'ın adını boş yere ağzına almayacaksın
- Şabat gününü kutsal sayacaksın ve o gün hiçbir iş yapmayacaksın
- Annene ve babana saygı göstereceksin
- Adam öldürmeyeceksin
- Zina etmeyeceksin
- Çalmayacaksın
- Komşuna karşı yalan yere tanıklık etmeyeceksin
- Komşunun evine, karısına, erkek ve kadın kölesine, öküzüne, eşeğine, hiçbir şeyine göz dikmeyeceksin. (Eski Ahit/Tefsirut Tevrat.Bi'l_Arabiyye"Tora tefsiri ,1-17)
inzar