HALİMİZ
Toplum olarak okumaya karşı epey bir zafiyetimiz olmuş. Çevremizde okuyan insan sayısı bir elin parmağını geçmez. Bundan olacaktır ki, bizi sürekli okuyanlar yönetmektedir. Bir yazının veya makalenin ilk cümlesine veya başlığına bakıp geçeriz. Muhtemelen bu makaleme gözü ilişenler de hızlı okuma tekniğiyle üzerinden geçmeye çalışacaktır. Hızlı okuyan bu göze bir diyeceğim var. Dur! Sana güzel bir hikâye anlatacağım. İçinde cevapsız bir bilmece var. Bir zihin jimnastiği de yapabilirsin. Zaten hepimiz bir zihinsel yorgunluk yaşıyoruz. Sadece bedenen değil, zihnen de yeterince tembelleştik. Bir dua etmeye bile üşenir hale geldik. Neredeyse hepimiz kafamızla sadece kepek üretir hale geldik. O kadar yani.
EŞEĞİN GÖLGESİNİN KIYMETİNİ BİLİYOR MUSUNUZ?
Demosthenes, Yunanistanlı meşhur bir politikacı, aynı zamanda mükemmel bir hitabet ustasıdır. Ama gel gör ki onun da bir kusuru vardı. Bizimkisi kekemeydi. Bu yüzden bu efsanenin pek dinleyeni olmuyordu.[1] Bir gün Demosthenes ülkenin geleceğini yakından ilgilendiren bir konu hakkında halkı bilgilendirmeye çalışıyordu. O zaman ülkelerinde bir “Beka Sorunu” vardı. Makedon Kralı Philip Atina için ciddi bir tehdit oluşturmaya başlamış, enflasyon dibe vurmuş, halk canından bezmişti. İç ve dış tehditler almış başını gitmişti. Günün politikacısı Demos, bu sorunları halka anlatmaya çalışıyordu, ama nafile… Kimse O’nu dinlemiyordu. Hâsılı kelam bir gün bir miting düzenlemeye karar vermiş. Yaklaşan tehlikeyi, bekâ sorunu, askeri zafiyetleri, çöken ekonomiyi, tüm bunları hal yollarını anlatmış da anlatmış. Kimse bana mısın, dememiş. Kimse onu dinlememiş, kendi aralarında konuşmuşlar, öğrencilik tabiriyle, mitingi kaynatmışlar. Demos, gür bir sesle halka seslenip “Konuşmamı küçük bir hikâye ile bitireceğim. Rica ediyorum hiç olmazsa şu kısacık hikâyeyi dinler misiniz?” diye halkı susturmayı başarmış, dinleyiciler pür dikkat kesilmişler.
Demos, şu hikâyeyi anlatmaya başlamış:
“Bir gün adamın biri Atina’dan Megara’ya gitmek için bir eşek kiralamış. Eşeğin sahibi “Ben de eşeğimle beraber geleceğim” demiş. Kiralayan kişi de “problem değil, gelebilirsin” demiş.
Bir Ağustos gününde çıktıkları bu yolculuk onları çaptan düşürmüş. Arabistan çölü gibi gölgenin hiç olmadığı bir yere varmışlar. Eşeği kiralayan kişi hemen eşeğin gölgesine oturmuş. Aralarında şu konuşma geçmiş. Eşeğin sahibi:
—Sen kalk, eşeğin gölgesinde ben oturacağım. Ben sana eşeği kiraya vermiştim, gölgesini değil.
Eşeği kiralayan kişi de:
—Kardeşim şu an eşek benim sayılır, ben kiralamışım. Eşeğini kiraya almışsam gölgesi de benimdir.
Eşeğin sahibi:
—Ben sana eşeği kiraya vermişim, gölgesini değil. Eşek senin tamam fakat gölgesi benimdir.
Derken çetin bir kavgaya tutuşmuşlar. Hikâyenin burasında Demos, “Haydi söyleyin bakayım gölge kime düşer?”[2] diye dinleyicilere sorarak kürsüden inmiş.
Dinleyiciler arasında bir uğultu….Hemen Demos’un önünü kesmişler: “Allah wekiyl bu meseleyi bitirmeden seni bırakmayacağız. Söyle bakalım, hikâyenin sonunu da anlat. Gölge kimin hakkıdır? Eşeğin gölgesi kime düşer? Daha sonra eşeğin sahibi ile kiracı ne yapmışlar?”
Demos iç geçirerek: “ Yahu siz ne biçim insanlarsınız? Sizin geleceğinizi, bizim geleceğimizi, ilgilendiren bekâ sorunumuzu anlatmaya çalışıyorum, hiçbiriniz beni dinlemiyorsunuz. Konu bir eşeğin gölgesi olunca nasıl da kulak kesildiniz”
Demos, Atina halkını bekâ meselesiyle ilgili defalarca uyarmış fakat dinleyen olmamış. Neticede Makedon Kralı Philip’in oğlu İskender Yunanistan’ı baştan sona ele geçirmiş.
Bilmem ben de hikâyeyi burada bırakıp gitsem mi? Yoksa devam mı edeyim? Devam edeyim…
Efendim herkesin ama herkesin bekâ sorunu vardır. Geçici bir surette bu dünyaya geldiğimiz ve bekâ yurduna doğru yol aldığımız tartışmasız bir gerçektir. Atina halkı gibi bekâmızı ilgilendiren bir konu bize anlatıldığında, her nedense (buna yoğun gaflet diyelim) hiçbirimiz dinlemiyor, dinlemek istemiyoruz. Biliyoruz havasına giriyoruz. Evet, eşeğin gölgesine takılmıyoruz ama eşeğin gölgesinden daha değersiz şu dünyaya daldıkça dalıyor, takıldıkça takılıyoruz. Belki de bizim eşeğin gölgesi bu.
إنذار kelimesinin anlamı Arapçada uyarı, ikaz, alarm, haber verme, bildirme, ültimatom, muhtıra, son uyarı ve tehlike işareti gibi anlamlara gelmektedir. Dergimizin ismi de “İnzâr”dır. Yayın hayatına başladığı günden beri bekâ sorunumuza[3] yönelik yayın yapmaktadır. Bizi uyarmakta, tehlike işaretlerini, alarm zillerini “Demosçe” bize anlatmaktadır. İskender gibi, şeytan askerleriyle beraber bizi ele geçirmeden eşeğin gölgesine takılmayalım, bekâ sorunumuza odaklanalım. Kaybettiğimiz okuma hassasiyetimizi hiç olmazsa Allah’u Teâla’nın إقْرأ (oku) emrini, bizi uyaran şu “İNZÂR” dergimizde uygulamaya geçirelim. Sadaka niyetine alalım, okuyalım, okutalım.
Şimdi sadaka ile ilgili şu meseleyi anlatmasam içimde kalacak. Geçen gün annemi ziyarete gitmiştim. Konumuz sadakaydı. Annem başından geçen şu anısını anlattı. “Fakir bir komşumuz var. Geçenlerde kapımız çalındı. Kapıyı çalan fakir komşumuzun çocuğuydu. Bizden bir ekmek istedi. İki ekmeğimiz vardı. Bir ekmeği ona verdik. Bir ekmeğimiz kaldı. Kısa bir süre sonra tekrar kapımız çalındı. Bu sefer gelen fırıncı komşumuzdu. ‘Fırında fazla ekmeğimiz kalmıştı’ diyerek bize 10 ekmek verdi.”
Annem her iki ekmeği verseydi, fırıncı kesinlikle 20 ekmek getirecekti.
Devam edersem “Laf lafı açar” mucibince kim bilir nereden çıkacağım. Antik Atina’dan girdim. Annemin evinden çıktım. İyisi mi, burada durmak. Sanırım maksat hâsıl olmuştur…
Sakın ama sakın, içinizden ‘bundan sonra nerede bir eşek görürsem aklıma siz geleceksiniz’ demeyesiniz. Aklınıza Demos, benim makalem ve ahiretteki geleceğimiz bekânız gelsin. Çünkü bu mesele, derin mesele.
Ayın Sözü: الساكت عن الحقّ كالنّاطق بالباطل
Doğruyu bilip susan, doğruyu söylemeyen, yalan söyleyen gibidir.
[1] Yaptığı egzersizlerle bu sorunu da aşmıştır.
[2] Bu soruyu İttihadül Ülema’ya sormak gerek.
[3] Bekâ yurdunu kastediyorum.
inzar
inzar