Çokça tartışılan ve Nur Camiası içinde farklı yorumlara, ciddi sıkıntılara ve hatta bazı bölünmelere neden olan Bediüzzaman’ın DP’ye yaklaşımı aslında gayet açık ve net bir meseledir, muğlak bir tarafı yoktur. Böyle olduğu halde bu mesele etrafında doğru-yanlış birçok iddia ortaya atılmış, muğlak, anlaşılmaz bir şeymiş gibi bazı istifhamların oluşmasına sebep olunmuştur. Biz bunların hiç birine girmeyeceğiz. İlgili kaynaklara havale ederek genel bir değerlendirme ile yetinmeye çalışacağız.
Emirdağ lahikası başta olmak üzere döneme dair belge ve tanıklıklara baktığımızda, göreceğiz ki, Üstad ve talebeleri diğer partilere karşı Demokrat Partiye destek çıkmışlardır. Bunu bir tek Bediüzzaman değil, dönemin radikal söylemleriyle bilinen Necip Fazıl, Eşref Edip gibileri başta olmak üzere İslami kesimin hemen hemen tamamı, hususen CHP’ye karşı bu partiden yana tavır almışlardır.
Dönemin şartları içinde değerlendirdiğimizde, burada garipseyeceğimiz bir durumun olmadığını göreceğiz. Bunun temel sebebi, CHP’li yılların din düşmanlığı eksenli politikalarından ve uygulamalarından çok acı tecrübeler edinen Müslümanlar, bünyesinde dindar milletvekillerini barındıran, dine ve dindarlara karşı hürmetkâr olan veya bu mânâda ustaca bir görüntü veren ve ayrıca bazı icraatlarıyla da bunu pekiştiren DP’yi “daha az zararlı” gördükleri ve açıkçası başka alternatifleri de olmadığı için bu partiye sıcak bakmışlar ve desteklemişlerdir. İslami kesim başta olmak üzere halkın büyük çoğunluğunun 28 Şubat darbesi sonrası ortaya çıkan Ak Parti’yi destekleme mantığı ile CHP sonrası ortaya çıkan DP’yi destekleme mantığı arasında kayda değer benzerlikler bulunmaktadır...
Bediüzzaman da bu sebeplerin yanı sıra, ayrıca DP’nin komünizme karşı olan politikaları ve CHP’ye göre İslam âlemine daha dostane görünen siyaseti ya da bu tarz bir siyaseti takip ettiğini ihsas etmesi ve bir de Risale-i Nur üzerindeki baskıların hafifletilmesi gibi nedenlerle (tamamen maslahat gereği) DP’ye bir derece sıcak bakmıştır ya da bakmak durumunda kalmıştır. Bu yüzden diğer partilerdense DP’nin iktidarda kalmasını daha faydalı görmüştür. Başka bir ifadeyle, Üstad daha zararlı ve tehlikeli gördüğü diğer partilerin iktidara gelmelerini engellemek için DP’yi tampon bir parti olarak kullanmıştır. Dolayısıyla Üstad’ın DP’ye destek ve yaklaşımı, DP’yi hedef ve ideal parti olarak gördüğünden değil, “ehven-i şer”, yani “iki zararlı şeyden da az zararlısı” olarak gördüğündendir. Bugün de sırf bu mantıkla AKP’ye müsbet yaklaşım gösterenlerin sayısı az değildir...
“Niçin Demokrat Partiyi muhafazaya çalışıyoruz?” diye soran talebelerine “Eğer DP düşse, ya Halk Partisi veya Millet Partisi iktidara gelecek... Halk Partisi iktidara gelecek olursa, Komünist kuvveti aynı partinin altında bu vatana hâkim olacaktır...” şeklinde cevap verir. Daha sonra bunun zararlarını izah eder. Dönem, komünistliğin revaçta olduğu, bazı ülkelerde ise komünistlerin yönetimi ele geçirdikleri hareketli bir dönemdir. Türkiye içinde de tehlike olarak addedilmekte hususen İslami kesim açısından ciddi bir endişe nedeni olarak değerlendirilmektedir.
Konuyla bağlantılı olarak Üstad, diğer bir mektubunda, “Kur’an, İslamiyet ve vatan zararına üç cereyan var.” diyerek ülke siyasetine hâkim olmak için çabalayan üç akımdan söz etmektedir: Biri komünizm ve dinsizlik cereyanı; diğeri İslam coğrafyasını sömüren güçlerin bir yandan Türkiye ile İslam ülkeleri arasındaki bağların tamamen kopması için fitne tohumlarını eken, bir yandan da Türkiye içindeki taşeronları aracılığıyla dinsizliği yaymaya çalışan akım; üçüncüsü de batı hayranlığı ve hatta Protestan mezhebini İslamlar içinde yaymaya çalışan siyasiler içindeki akımdır.
Üstad, bu üç akımdan hangisinin ne kadar zararlı olacağının hesabını da yapmıştır mektubunda. Demokrat parti meslek ve siyaseti icabı ilk iki akıma karşı olmakla beraber, üçüncü akıma destek çıkan -sayıları azda olsa- adamları da içinde barındırmaktadır. Partinin ilk iki akıma karşı oluşu halkın ve Müslümanların maslahat ve menfaatiyla da örtüşmektedir. Bu gerekçeyle Üstad: “Onlardan (DP) hayır beklemek değil, belki dehşetli, başta iki cereyana siyasetlerince muarız oldukları için, onların az bir kısmı dine verdikleri zararı, vücudun parçalanmasına bedel, yalnız bir parmağı kesme gibi cüz-i bir zararla külli bir zarardan kurtulmamıza sebep oluyorlar bildiğimizden…” deyip DP’in desteklenmesi gerektiğini söylemektedir.
Üstad, açıkça DP’den hayır beklemediğini söylüyor. Ama vücudun parçalanmasındansa parmağın kesilmesini daha ehven buluyor. Dolayısıyla DP ile ilişki mecburi ve geçici bir ilişki olup tamamen ehven-i şer dairesindedir. Aynı zaman da dönemseldir dönemsel şartlarla alakalı bir durumdur.
Bunlar dışında Üstad’ın DP’yi ikaz ve irşad edici, içinde bazı taleplerinin de olduğu daha başka mektupları da var. Menderes’in şahsına olsun hükümetin herhangi bir yetkilisine olsun, üstadın muhataplarına gönderdiği mektuplar, genel olarak ve açık bir şekilde şart içerikli mektuplarıdır. Adnan Menderes’e gönderdiği ve içinde üç talebin bulunduğu mektup böyledir: “Cenab-ı Hak, sizleri İslamiyet lehindeki hizmetlerinizde muvaffak ve mezkûr tehlikelerden muhafaza eylesin diye ben ve Nurcu kardeşlerimiz, yapacağınız hizmet ve mezkûr hakikati kabul etmenize mukabil dua etmeye karar vereceğiz.
Üstadın dua etmeye şart olarak öne sürüp Başbakan Menderes’ten yapıp uymasın istediği hakikatler / talepler şunlardır:
1- “Bin dört yüz sene zarfında ve her asırda üç yüz – dört yüz milyon şakirdi (üyesi) bulunan Hakikat-ı Kur’aniye’nin sarsılmaz kuvvetine dayanmak ve onun içindeki dünyevi ve uhrevi saadet-i ebediyenin zevklerine o cazibedar hakikatle beraber nokta-i istinad yapmak…”
2- “Uhuvvet-i İslamiyeyi ve esas İslam Milliyetini (ümmeti) o kuvvetin temel taşı yapıp, masumları himaye için, canilerin (suçluların) cinayetlerini kendilerine münhasır bırakmak…”
3- “Birisinin cinayetiyle başkaları, arkadaşları ve dostları mes’ul olmaz… Kur’an-ı Kerim Hâkimin bu kanun-u esasisini kendilerine bir nokta-ı istinad yapmak…”
Üstad, bu mektupta Menderes’ten batı medeniyetini değil, İslam ve Kur’an medeniyetini, ırkçılık ve menfi milliyetçiliği değil, İslam kardeşliği ve ümmetçilik anlayışını; ve son olarak da beşeri kanunları değil, İslam ahkamını esas almasını istiyor. Bunları yaparsan dua edeceğim demeye getiriyor.
Bunlar dışında Bediüzzaman’ın DP’den yapmasını talep ettiği şu maddeler de var:
1- Dine taraftar olmaları ve sahip çıkmaları.
2- İslam âleminin birliği (İttihat-ı İslam) için çabalamaları.
3- Dine karşı hassas olmaları ve dine hizmete ağırlık vermeleri.
4- İnsan hak ve hürriyetlerini yerleştirilmesi için çalışmaları
5- Risale-i Nurların neşrine ve okullarda ders kitabı olarak okutulmasına gayret göstermeleri veya izin vermeleri.
6- Ayasofya’nın ibadete açılması.
Yarım asrı aşkın bir zaman öncesinden bahsediyoruz. Her mesele gibi bu mesel de kendi şartlarında mütalaa edilecektir edilmelidir. Açık olan şu ki, Üstad’ın partilere ve particiliğe bakışı tamamen İslami çerçevede ve bu kaygıya dayalı olmuştur. İlişkilerini “İslam’a, İslam ümmetine, İslam davasına ve Türkiye Müslümanlarına faydası var mı, yok mu?” fikri ve anlayışı üzerine bina etmiştir. Yazının girişinde de belirttiğimiz gibi Lahikalar birinci elden kaynağımız olup camianın resmi =güvenilir belgeleri arasındadır. Dileyen oraya bakabilir.
Şu notu da düşmekte yarar vardır. Üstad’ın DP’ye açıktan destek vermesi daha ziyade DP’in iktidardaki yedinci yılına, yani 1957 yılına denk gelmektedir. İşin ilginç yanı Üstad’ın DP’nin baskılarına maruz kalması da daha çok bu yıllardadır. Bu dönemde DP eski gücüne göre bir hayli zayıflamış ve muhalefetin oluşturduğu blok tarafından adeta köşeye sıkıştırılmıştır. 1958 – 1959 yılları arasında ve hususen 1959 yılında muhalefetin bakısı ile de Üstad ve cemaatine karşı baskıların dozu artmış, Samsun, İzmir ve Diyarbakır gibi illerde cemaate yönelik yapılan operasyonlarda bazı Müslümanlar tutuklanarak cezaevlerine konulmuştur…
Sözün özü: Pek çok Müslüman rehber ve Mürşit gibi Üstad da siyaset yapmış, onunla meşgul olmuştur. Yaşadığı dönemin meşru araçlarını davasının hizmetinde istihdam etmeye çalışmıştır. Parti ve particilik de bu araçlardan birisidir. Yazıyı onun konuya dair bir değerlendirmesiyle bitirelim.
“Evet, biz dini siyasete alet değil, belki vatan ve milletin dehşetli zararına siyaseti mutaassıbane dinsizliğe alet edenlere karşı, bizim siyasete bakmamıza mecburiyet-i kât’iye olduğu zaman, vazifemiz siyaseti dine alet ve dost yapmaktır ki, üç yüz elli milyon kardeşlerin (İslam Alemi) uhuvvetini bu vatandaki kardeşlere kazandırmaya sebep olsun.”
Onu rahmetle anarken, sizleri Allah’ı emanet ediyorum.
Muhammed Şakir / İnzar Dergisi – Mayıs 2015 (128. Sayı)
Muhammed Şakir