Tarih beden konforunu elde etmiş ruhsuzlar/mutsuzlar ile, ruh konforuna adanmış yorgun mutluların arasında cereyan eden mücadelenin yaşandığı sahnedir aslında. Hz. Adem’den bu yana bu ikilem içinde daima gelgitler yaşayan bir varlıktır insan.
Bir taraftan dünya nimetlerini en üst düzeyde elde etme ve yaşama düşkünlüğü, beri taraftan içini yiyip kemiren “iyilik” dürtüsünün bir kılıç gibi ensesinde duruyor olması, insanı bir ikileme ve bir tercihe zorlar/zorlamıştır.
Tercihte inanç, çevre, gelenek ve kültür etkili olsa da, işgalin sınırlarla sınırlı kalmadığı bugünün hegemon dünyasının tutum ve dayatması temel belirleyicidir. Yani işgali evimizin içine kadar taşımış, hatta kafa ve kalplerimizin içine nüfuz etmeye kadar götürme başarısı elde etmiş hegemon dünyanın durduğu yer, belirleyici oluyor insanın beden ve ruh konforu arsındaki tercihinde. Bu hegemonya öyle güçlü silahlarla donanımlıdır ki direnmeyi nerdeyse imkansız hale getirmiştir.
Hayatın lezzetleri, onları tatma, sahip olma isteği fıtridır ve elbette her insanda olması gereken bir haslettir. Bu yaşam lezzeti olmazsa insan, insan olma vasfını kaybeder elbet. Meczuplar dışında nimetleri elinin tersiyle iten, ekmek varken toprak yiyen, bineğini sırtına alıp yol alan ya da dört köşesi mamur evini bırakıp mağarada yaşayan kimse yoktur.
Hatta hayattan tecridi öngören inziva kültüründe de nimetlerden tamamen mahrumiyet yoktur ve böylesi bir mahrum kalışı akıl ve duygu red ettiği gibi Allah (cc) da elçileri vasıtasıyla men etmiştir.
O halde mesele asgari veya azami bir yaşam standardına sahip olma meselesi değildir. Burda bir beis yoktur. Esas sorun insanın, yularını serbest bıraktığında dizginlenemez hırsıdır. Bu hırs öylesi bir korku üretir ki dünyanın tamamına sahip olma kaygısını beraberinde getirir. Kendisinden sonraki nesillerinin de geçim/ konfor gaygısını taşır.
Bu istek, elde edildikçe yaşam konforunun çıtasını yükseltme arzusuna dönüşür. Ve bu hal tedavisi çok zor bir hastalığa dönüşür. Hastalığa dönüştüğünde artık hiçbir yasak ve günah bu dürtünün fiile dönüşmesine mani olamaz. İşte o zaman el ve kol başkasının “nimet” sahasına uzar. Ve tehlike ve adavet orda başalar. Çoğu kez teşhis ve tedaviye fırsat bulmaksızın helâk başlar.
Yani beden konforu hududu aştığı an asi olur, gasıp olur, sapık olur ve zalim olur. Zira insan fıtratına çizilen sınır sonrası ikinci bir sınır pek yoktur ve sonrası sınırsızlıktır adeta. Bugünün dünyasının, karşılıklı merhameti ve iyiliği küçümseyip, karşılıklı menfaati prensip haline getirmekle esasında insanlık için çizilen hududu aşmıştır. Biz buna Hududullah deriz. Ve nitekim sonrası adeta hudut tanımamazlıktır. Zira “menfaatin gerektirdiği herşey meşrudur ve hatta mâkuldur” kaidesi hayat bulmuş ve bu prensibe muhalif bütün prensipler anlamını yitirmiştir.
Kısacası, insan kendisi için çizilen “güvenlik bariyerini” bir defa aşmaya görsün… Artık kendisini sınırlayan bütün sınırları aşmıştır. Bir uzay boşluğuna düşmüştür. Yer, yön ve zamanı olmayan bir başıboşluğu “özgürlük” olarak da sunmuştur. Gerçekten de yer, yön ve zamansızlık korkunç bir “özgürlüktür”. Bu hududu aşan ve bu “özgürlüğe” temayül eden ve temerküz eden nice toplulukları Allah, elçileriyle uyarmış, uyarıyı dikkate almayanları helâk etmiştir. Zira bu sınırsız “özgürlük” alanı insanın yaşam hoyratına uyuyorsa da yaşam formatına uymaz.
Bugün yeryüzü bütün güzelliklerini kusmuştur adeta. Modern insan ölümsüzlük iksirini bulamadığı için kendi eliyle ürettiği haz-hız konforundan olabildiğince yararlanma aceleciliği içindedir. Tüketimi tanrılaştıran kapitalist kafa da bu isteği olabildiğince besleyip tetiklemektedir.
İşte beden konforunu zedeleyen ve bu yararlanmayı sınırlayan her türlü inanç, kaide, kural, ve normdan kurtulmanın mücadelesini veriyor günümüzün modern insanı. Ve maalesef bugünün bu “tipi” geçiş formu modelini temsil etmektedir. Bir nevi ara form… Tam bir tanımı yoktur. Herşeyden “biraz”dır. Biraz dindar, biraz seküler, biraz deist, biraz ateist, biraz kapitalist, bir parça sosyalist bir “karışım” görüntüsü veriyor. Henüz ana rengini tam kaybetmemiştir. Ancak bir iki nesil sonra ve bu gidişle ve eğer bir tellala kulak verilmez ve eğer ki bir helâk yaşanmazsa ana rengini tamamen kaybetmiş, “biraz”ları da kalmamış yepyeni bir form ile karşıkarşıya kalır insan.
Zira dindar bilinç direnme mecalini kaybedince, modern insanın her hezeyanına dini kılıf bulma kolaycılığına kaçtı/kaçıyor. Hatta kılıftan öte, modern insanın zindanını “saray” diye makyajlıyor maalesef. Kaidesi, kuralı, ölçüsü, sınırı, standardı, normu, bağlayıcılığı olmayan bir dindarlık modeline hizmet ediyor günün dindar entellektüeli. Hatta insanlığın bu hezeyanına hizmet eden “özel kalemler” gibi davranıyor bir çoğu. Ve bu “kalemler”, geleneksel de olsa hudutlarda ve Hududullah’ta gezinme çabasındaki kitleleri sınırların dışına çıkmaya “yumuşar” hale getiriyorlar. Sınır ihlalalerini normalleştiriyorlar.
İnsanoğlunun işleyebileceği en büyük günah bile “sınırlar” içindedir ve dönüşü olduğu için tolere edilebilir davranışlardır. Zira onu işleyen kişi dahil, toplumun kötü/günah kabulü henüz makbuldur. Ve tevbe kapılarını sonuna kadar açıyorlar. İşte bu İslam Dairesi’dir.
Ancak ne zaman ki günah, yasak, suç, hata gibi kötü fiiller ayıp olma ve kınanma özelliğini kaybederse işte o zaman felaket başlamıştır. Ve insanoğlu haddi aşmıştır. Bir günah ve yasağa günah veya yasak demenin yasak olduğu Hududullah’ın aşıldığı bir insanlık dönemecindeyiz. Ona bu hadsizliği yaşatan konfor düşkünlüğü, aynı zamanda onun ruh bataklığına dönüşmüş ve bu bataklığa itilmiştir. Ya olageldiği üzere yerden bir kurtarıcı ile ıslah edilir insan ya da gökten bir imhacı ile helak edilir.
İşin ilginç tarafı ise, yapılan bütün sosyolojik ve psikolojik analizlerde de, insanın uğruna insanlığını bedel olarak ödediği “konfor”, insanı mutlu etmemiştir. Hele tatminsizliğini kat be kat artırmıştır. Nimeti neredeyse sınırsızlaştıran modern insan, ondan yararlanmak için hayata sınırsızlık(ölümsüzlük) kazandıramayınca, “haza” sınırsızlık getirerek bu açığı kapatma telaşında, ama nafile… Bu çabayla ancak ruhunun bataklığına malzeme taşımış oluyor.
Öyle ise sınırlarına çekilme çabasında olmalı insan. Bilimsel gelişimin kazanımlarını bedensel konforun sınırsızlığına aracı etmemeli. Bu nasıl olur bilmiyorum. Zira fotoğraf hiç de iç açıcı değildir. İnsanlık bilinci, hergün bir değerinin üstünü çizerek; tabiri caizse hergün bir neferini kurban vererek direnmeye çalışıyor. Bunun çokça sebebi vardır elbet. Dünya iktidarında söz sahibi olamama, kültürel ve sosyolojik hareketlilikte belirleyici olamama gibi temel zayıflıklarının yanında; toplumu, sosyolojiyi, psikolojiyi, ekonomiyi etkileme ve devşirme kabiliyetinde olan ve “insan”ın tüm sınırlarını yıkan Batı dünyasının çok güçlü olması, bu girdapta debinmenin başlıca sebeplerindendir.
Yazının başında demiştik ki insan beden ve ruh konforu arasında gidip gelen bir varlıktır. Beden konforu hepinizin malumu. Peki ruh konforu nedir? Esasen insanı bu girdaptan kurtaracak belki de yegane reçete ruh konforuna yapacağı yatırımdır. Maddi hiçbir yaşanmışlığın yaşatamayacağı hazı ruhun tatmini yaşatır.
Ruh konforu, iyilik, yardım, kendine tercih etme, sıkıntıya düşme, endişelenme, çabalama, düşünme, feragat etme, feryad etme, el atma, hüzünlenme, ağlama fillerinin hayata yansımasıdır ve yaşanıp yansıtılabildiği oranda ruh rahatlar, hafifler, hoşnut olur ve konforu sağlanmış olur.
Beden konforunda bir tek kendiniz için yaşarsınız. Ruh, ancak başkası için gösterdiğiniz çaba ve başarı ile tatmin olur. Beden konforu elde edildikçe tatminsizlik ve talep artar. Ruh konforu verme üzerine kuruludur ve mutlak bir tatminin pratiğidir. Beden konforunda biriktirme, ruh konforunda dağıtma vardır. Beden konforu sıfır sıkıntıya ayarlı, ruh konforu insanlığı, bütün sıkıntılarından kurtarmak için feda olmaya ayarlı.
Esasen hüzün, dertlenme, çabalama, yorulma insanın adeta ruh egzersizleridir. Yaratılış kodlarında vardır. Bu egzersizleri yaptığın oranda ruh dinç, atak ve mutludur.
Günün şartlarında insanın beden konforundan ruh konforuna dönüşünü sağlayacak büyük ama çok büyük bir vakıaya ihtiyaç vardır. Bu vâkıa ne olur bilmiyorum. Nasıl olur onu da bilmiyorum. Ancak insanlık kendi eliyle bu dönüşümü sağlayacak ruhtan ve kabiliyetten çok uzak görünüyor. Hudutların aşıldığı, “sınırsızlığın” kol gezdiği bilinen bir gerçek ki İslam’da buna Hududullah denir. Allah’ın tarih boyunca bütün uyarılara rağmen haddi, hududu aşanları cezalandırıp insanlığı bu kirlilikten kurtardığı da muhakkaktır.
Ruh konforunun sınırı yoktur. Her iyilik bir yükseliştir ve hep bir sonrasına gebedir ve aşılan her halka daha geniş bir halkanın sınırlarına atar sizi. Beden içinse, içinde kalınacak geniş, helal ve mübah bir halka çizilmiştir. O aşıldığı an sınırlar ihlal edilmiş ve Hududullah aşılmış, Allahın’ gazabına müstehak olunmuştur.
Uyarıcısız helak etmez Allah. Ve birikimiyle tarihin tüm uyarıcılarının tanığı olma vasfını da taşıyor artık insanlık. Geriye iki seçenek kalıyor. Ya bir dönüş ve sınırlarına çekilme ya helak ya da bu gezegenin sonu… Zira Allah sıznırsızlığa çok sabretmiştir ancak hiçbir zaman müsamaha etmemiştir.
Mehmet Gülsever
Mehmet Gülsever