İslam’ın devlet olarak hilalinin dolunaya doğru evirildiği Bedir Günü’nde, Müslümanların sayısı müşriklerin üçte biri kadardı. Sayı açısından Mekke müşriklerinin Müslümanlara açık bir üstünlüğü vardı. Lâkin Müslümanlar galip geldiler.
Mekke’nin fethedilip İslam güneşinin bütün Arap yarımadasına ışık yaymaya başladığı Huneyn Günü’nde ise Müslümanların sayısı on iki bin civarındaydı. İlk kez bu kadar büyük bir topluluk, İslam sancağı altında toplanıp cihada çıkıyordu.
Allahü Teala’nın Kitab-ı Azimu Şanı’nda “Andolsun ki Allah size birçok yerde ve sayınızın çokluğundan dolayı övündüğünüz fakat çokluğunuzun size fayda vermediği, yeryüzünün bütün genişliğine rağmen dar gelip de sonunda arkanızı dönüp kaçtığınız Huneyn Savaşı’nda da size yardım etmişti.” (Tevbe, 25) ayet-i kerimesinde ifade ettiği üzere, o gün Müslümanlar çokluklarına bakarak övünmüş, çokluğu zaferin anahtarı zannetmişlerdi. Ama ayet-i kerimede açıkça ifade edildiği üzere çokluk kendilerine fayda vermemişti. Savaşa yoğunlaşan düşmanın akınıyla Müslümanlar şaşkına dönmüş, yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş ve Hz. Resûl-i Ekrem salallahü aleyhi vesellem’in etrafında sayıları belki onu geçmeyen kişi kalmıştı.
Resûl-i Ekrem salallahü aleyhi vesellem, etrafında az kişi kaldı diye savaş meydanından uzaklaşmamış, ashab-ı kirâmını kınayıp onlara sövmemiş, aksine onlara faziletlerini hatırlatacak çağrılarda bulunmuş ve nihayetinde Onun sancağı altındaki sayıca az topluluk büyümüş, savaşın neticesini değiştirmiş; düşman ordusu bütün varlıklarını kaybetmişti.
Bedir ve Huneyn, sayı ile zafer arasındaki doğrudan ilişki sanısını bertaraf etmeye yeterlidir.
Ama o vakalardan sonra da İslam tarihinde sayı ve başarı arasındaki ilişkiyi sorgulayıp anlamamızı sağlayan pek çok vaka yaşanmıştır. Cengiz Han’ın komutasındaki Moğollara karşı Hârizmşah Sultanı Alaeddin Muhammed’in İslam tarihinde çok az kez ulaşılan sayıda askeri vardı. Ne var ki onun iki yüz bin olarak ifade edilen ordusu, Moğolların genellikle on bin kişiden oluşan asker grupları karşısında tarihin en ağır hezimetini gördü.
Hârizmşah askerleri, Buhara’nın ötesinden batıya doğru kaçarken pek çok İslam şehrini ayakları altında çiğnediler, kendilerini de Müslümanları da perişan ettiler. Oysa Meyyâfârikîn’de (Silvan) Eyyûbî hükümdarı Melikü’l-Kâmil Muhammed, küçücük bir orduyla Moğollara karşı durdu. Cengiz Han’ın torunu, Hulâgû’nun oğlu Yeşmut’un komutasındaki Moğolları uğraştırmayı başardı. Yaklaşık yirmi ay süren bu muhaberede Melikü’l-Kâmil Muhammed şehid oldu. Ama Müslümanlar, başarının İlâhî kanunlarını bir kez daha hatırladılar ve Eyyûbîlerin Memlûkları Aynıcâlut’ta Moğol ordusunu darmadağın ettiler.
Faaliyetlerde insan unsuru, günümüzde Batı’dan alınma bir kelimeyle “personel” olarak ifade edilir. Bu anlamda personel, insanî faaliyetlerin temel unsurudur, vazgeçilmezidir. Lâkin personelin etkinliği ile sayısı orantılı değildir hatta kimi zaman personelin çokluğu, etkinliği azaltır, başarı ve zaferi engeller.
Kalabalık ama disiplinsiz bir ordu, savaş dışında maliyenin imkânlarının heba olmasına yol açtığı gibi, savaşta yenilerek düşmanın moral bulmasına da yol açar. Buna karşılık disiplinli bir ordu, maliyeye yükü ne olursa olsun, fetihlerin anahtarıdır.
Nitekim, Kudüs’ün Haçlılar tarafından istilasından hemen sonra muazzamca donanmış Fatımî ordusu, az sayıdaki Haçlı grupları karşısında darmadağın oldu. Yenilgisiyle Haçlılara moral ve cesaret verdiği gibi onların hayal etmedikleri bir hazine ve donanım da bıraktı. Haçlılar o hazine ve savaş donanımıyla bazı İslam memleketlerini istila ettiler.
Oysa Sultan Selâhaddin, yüce Allah onun azmini bugünün Müslüman gençlerine nasip eylesin, küçük bir orduyla, Fâtımîlerle karşılaşan Haçlılarla kıyaslanmayacak devasa Haçlı ordularını hayattan kopardı.
Onun yeğeni Mısır’da mukim İslam hükümdarı Muhammed el-Kâmil de V. Haçlı Seferi kapsamında Dimyat’ı istila eden devasa Haçlı orduları karşısında tarihi bir zafer kazandı.
Mesele sadece savaş değildir. Müşrikler, Resûl-i Ekrem salallahü aleyhi vesellem karşısında henüz Mekke’de yenilmişlerdir. Hicretten sonra yaşananlar, Mekke’deki zaferin adeta pekiştirilmesinden ibarettir.
Mekke’de Resûl-i Ekrem salallahü aleyhi vesellem, önce sadece hâne halkı ile vardı; sonra Onun mübarek halkasına, Mekke’nin nüfusuna göre sınırlı sayıda kişi katıldı ve o sınırlı sayıdaki kişi, Mekke’yi yendi. Lâkin böyle bir anlatış bile eksiktir. Zira Mekke’de sınırlı sayıda kişi yoktu. Sınırlı kişiden oluşan bir İslam cemaati vardı ve Mekke müşriklerini yenen de işte o İslam cemaatidir.
İnsanî faaliyetlerde başarının en önemli koşulu, topluluk oluşturabilmektir. Topluluğun olmadığı yerde sosyal ve siyasi bir başarı elde etmek mümkün değildir. Allah’ın eli, ancak topluluk oluşturanlarla beraberdir. Ancak topluluk hâlinde olanların başarıya ulaşması, Sünnetullah’tır, Allah’ın kanunudur ve biz Allah’ın kanununda bir değişim bekleyemeyiz.
Topluluk hâlindeki az sayıdaki insan, topluluk oluşturmayı başarmayanların ya da topluluk olmak için iradelerini ortaya koymayan milyonlarca insandan oluşan yığınları alt edebilir, alt eder. Dünya tarihi esasen, Sünnetullahın bu hâl üzere icrasının tarihi gibidir. Kimler topluluk olmayı başarmışlarsa tarihe onlar yön vermişlerdir.
Topluluğun gücü, topluluğu oluşturan kişilerin gücünün toplamı değildir, zira kişilerin bir araya gelişi bir şahs-ı manevi ihdas eder ve o şahsı manevinin gücü topluluğu oluşturan kişilerin güç toplamının çok üzerinde olur. Örneğin, üç kişinin oluşturduğu güç, üç kişinin toplam gücü değildir; onların topluluk oluşturmasıyla o gücün çok üzerinde bir güçtür.
Bu hususta Üstad Bediüzzaman’ın şu sözleri hakikaten çok kıymetlidir: “Şu zaman cemaat zamanıdır, şahıs zamanı değil. Şahıs ne kadar dâhi ve hattâ yüz dahi derecesinde olsa, bir cemaatin mümessili olmazsa, bir cemaatin şahs-ı mânevîsini temsil etmezse, muhalif bir cemaatin şahs-ı mânevîsine karşı mağlûptur.”
Cengiz Han ile ilgili anlatılan bir hikâyeye göre de zalim imparator, güç ve topluluk ilişkisini çocuklarına şöyle anlatmıştır: Cengiz, önce bir oku alıp kolayca kırmış, sonra iki oku bir araya getirip kırmış, sonra ok sayısını üçe çıkarmış ve onları kırmakta güçlük çekmiş, ok sayısını gittikçe artırmış ve nihayetinde kıramamış. Onlara işte bunlar sizin için örnektir. Tek ok zayıftı, başkalarıyla desteklenince birbirlerine destek oldular, birbirlerine güç oldular, kırılamaz bir güce ulaştılar, siz de bunlar gibi birbirinize refakat edin, birbirinize güç verin!
Başarının Koşulu
Topluluğun başarılı olmasının en önemli koşulu ise birbirine tahammüldür; farklı olanların dayanışabilmesidir. Farklılıklar aynı potada eridiklerinde bereket kapısı açılır ve zafere giden yola girilir.
Topluluğun başarılı olmasının diğer bir koşulu ise hiyerarşinin bulunmasıdır. Hiyerarşinin olmadığı, herkesin aynı konumda sayıldığı hiçbir insan buluşması gerçek anlamda topluluk/cemaat değildir. Yığınların ise başarı ihtimali yoktur. Yığın hâlindeki bütün insan buluşmaları, cemaat hâlindeki topluluklara er veya geç yenilmeye mahkûmdurlar.
Bu koşullara ortak bir hedefin varlığı, planlama, ihlas (samimiyet), sabır ve özveriyi de eklemek gerekir.
Topluluk esasen, ortak hedefler etrafında oluşur. O hedefler doğrultusunda planlama yapar ve bütün bireyleri ile o hedefe doğru yürür. Bu aşamadan sonra yoğunlaşma, ihlas (samimiyet), sabır ve özveri de varsa artık topluluğu bekleyen galibiyettir.
Buradan İslam dünyasına bakalım:
Bugün İslam dünyası, dünyanın en az beşte biri civarında nüfusa sahiptir. Bu Müslüman nüfus, alan olarak yerkürenin yüzde yirmi sekizine sahip… Yani yeryüzünün üçte birinden daha fazlası Müslümanların elinde. Oysa Müslümanların yeryüzü hâkimiyetine katkısı onda bir bile değildir. Müslümanlar, küresel yönetim üzerinde neredeyse etkisizler. Oysa İslam’ın ilk yüzyılında herhalde Müslüman nüfusu, dünya nüfusunun en çok binde biri kadardı fakat Müslümanların dünya yönetimindeki yeri en zayıf ihtimalle üçte bir civarıydı.
Aradaki fark nedir? İlk yüzyılda Müslümanlar, cemaat anlamında bir ümmettiler. Bir hiyerarşi içinde buluşmuşlar ve dünyaya o hiyerarşi içinde hitap ediyorlardı. Hâlbuki zaman içinde dağıldılar, özellikle 20. yüzyılda her bir Müslüman etnik yapının kendi başına bir hâkimiyet alanı oluşturmasının daha doğru olduğu öne sürüldü, Müslümanların gençleri ona inandırıldı. Varılan noktada, Müslümanlar, bir bütün olarak güçlerini kaybettiler, ulus ulus dünyanın tahakkümü altına girdiler. Müslümanlar, uluslaşmayı özgürleşme zannettiler. Hâlbuki uluslaşma, ayrışmaktı ve ayrışmada mutlaka başarısızlık vardır.
Üstelik Müslümanlar, öncelikle Batı’nın, sonra dünyanın diğer yapılarının bütünleştiği bir çağda ayrıştırıldı ki bu ayrıştırmayı yapanların ana hedefi Müslümanları zayıf düşürmekti. Onlar, kalabalık İslam dünyasının nüfusu ne olursa olsun, birlikte hareket etmemesi durumunda dünyada söz sahibi olmayacağını biliyorlardı, o bilinçle Müslümanları bölüp hedeflerine ulaştılar.
Dünya haritasına şöyle bir bakalım: Batı; Avrupa’nın büyük bir kısmı ve Amerika olarak bir bütün hâlinde hareket ediyor. Geniş bir coğrafyaya yayılan Ruslar, birlikte hareket ediyorlar. Çin kıtası bütünlüğünü koruyor. Hintliler, tarihte görülmemiş bir şekilde hemen hemen aynı çatı altında buluşmuşlar. Dünya, bu güçlerin tahakkümü altında… Buna karşı Müslümanların durumu çok farklı: İslam dünyasının hiçbir noktasında kayda değer bir nüfus ve nüfuz sahibi olan ülkeler topluluğunun bir araya gelmesine izin verilmiyor. Neticede İslam dünyası, dünyanın sadece nüfus olarak değil, coğrafya olarak da oldukça büyük bir kısmını oluşturduğu hâlde dünya yönetimine küçük bir katkıda bile bulunamıyor.
Hint Müslümanlarının vaziyeti özellikle ibret vericidir. Nüfusları üç yüz milyona yaklaşan Hint Müslümanları, topluluk oluşturamayınca dövülüyorlar, işkenceye uğruyorlar.
Bu makro yapıda vaziyet ne ise mikro yapıda da vaziyet odur. Zira her iki alanda aynı Sünnetüllah geçerlidir.
Bizim, küçük ama etkili dediğimiz toplulukların tamamı yekvücut olan topluluklardır. Onlar ne kadar birbirlerine tahammül edip hiyerarşilerini ne kadar sağlam kurmuşlarsa Allah’ın yardımı onlara o kadar ulaşmıştır.
Bu İlâhi kanun, asabiyeye bağlı olarak bir araya gelen kabile mensupları için geçerli olduğu gibi bir futbol takımı için ya da küçük bir şirketin çalışanları için dahi geçerlidir.
Kim topluluk olmayı başarmış ve topluluk olmanın gereğini yerine getirmişse üstünlük onlardadır. Onlar, az kişiden oluşsalar da çok kişiye hükmederler. Zira topluluğun manevi şahsiyeti, dağınık bireylerin gücüne daima galip gelir.
Dr. Abdulkadir Turan
Dr. Abdulkadir Turan