İnna lillahi ve inna ileyhi raciun…
Bu yazı epey zorlayacak bizi, yazarken ve okurken… Fakat satırlar bunlardan başkasına yönelmiyor, harfler bu minvalden başkasında yan yana gelip bir mana kazanmıyor. Tıpkı onun gibi tevekkül edip çıkalım yola… Bismillah…
Davaya adım attığımızda birçoğumuz çocuktu ya da gençliğinin baharındaydı. O da bu birçoklarından “bir tane”ydi. Babadan kızına bırakılan bir miras gibi olsa da her vasi mirası hakkıyla kucaklamıyordu. Ancak o, örnek vasilerden biriydi. Büyüklerinden aldığı bu yüce mirası izzetiyle, onuruyla, imanıyla taşıdı gençliğinin baharında.
Gençliğinin baharı dediğimize bakmayın öylesine cevval, öylesine yiğitti o. Hey gidi günümüzün esen rüzgârdan incinen Müslüman kızları! Onu tanımakla müşerref olsalardı eminim enerjisinden, ideallerinin büyüklüğünden, ertelemeyişinden yorgun düşecek ya da sağlam bir şahlanışla kalkacaklardı ayağa. Gerçi onunla tanış olup yorgun düşene rastlamadım ama ihtimal işte…
Anlar anı kovaladı, zaman oldu dönemin meşhur ve gaddar eziyetlerinden olan zindanla imtihan edildi, zaman oldu muhacerat girdi hayatına ama uzaktan ama yakından… Muhacirlere anne oldu, bacı oldu, abla oldu. En önemlisi davadaş oldu… Son zamanlarda zindan bahadırına abla oldu, anne oldu, bacı oldu…
Zaman oldu terör örgütünün mensuplarıyla karşı karşıya geldi bireysel ya da topluca… Gerçi belli bölgelerde bir Müslümanın günlük rutini halini almıştı bu sayılanlar. Ama kalitesinden ödün vermeden yoluna devam etmekti tüm mesele. O da dosdoğru yolda, zorluklara karşı Hüseyin’in ardındaki Zeyneb idi.
Zaman geçti, yıllar ilerledi. O, sistemin dayatmalarından ötürü kendi yurdunda mülteci gibi görülmekten, inancının utanç sebebi gibi gösterilmesinden, insanları din, dil, ırk, mezheplere bölenlerin fitnesi bitmez çalışmalarının hızla devam etmesinden ötürü siyasetle yoluna devam etme kararı aldı. Onun nazarında siyaset; Rabbinin rızasını kazanmak için bir araçtı daima.
Bu doğrultuda aktif çalışmalarına devam etti. Yaptığı ziyaretlerinde daima ümmetin birliğini hedeflemiş; kimseyi ötekileştirmemiş ve fikri, inancı, yaşam biçimi ve kıyafeti nedeniyle dışlamamıştı. Ona göre kalpleri yalnızca kurban olduğu Allah’ı bilirdi. Kimsenin kalbini açamadığı için insanların fiillerine bakarak hüsn-ü nazarla görmeyi ahlak edinmişti. Her kim bunun aksi bir düşünceyle yanına gelse “Ablam ne yapalım, o da bizim kardeşimiz. Bırakalım da başka mecralara mı kaysın” der, ne sözü derinleştirirdi ne de kırgınlığı…
Biyolojik olarak yedi çocuğu vardı fakat çocukları bundan fazlaydı. Zira o, tüm gençleri evladı gibi düşünür ve dert edinirdi. Sıklıkla gençlerle ilgili aktiviteler düzenler, koordine eder ve bunu tavsiye ederdi. Gördüğü küçük bir kız çocuğuna bile verdiği birkaç cümlelik mesajla hedef göndermesinde bulunurdu. “Gelecekte bizden sonra bu bayrağı sizler devralacaksınız.” dediği çocuk henüz 9 yaşındaydı… Çocukları dinler, karaladıkları küçük bir kâğıt da olsa inceler ve çocuğa kendisini özel hissettirirdi.
Hayatı çok hızlı ve yoğun yaşardı. Kimi zaman onun yerine çevresindekiler yorulur, artık biraz dinlense diye iç geçirirlerdi. Fakat sanki o, yakın zamanda gitmesi gereken bir yer varmış gibi işlerini ertelemez, elinden geldiğinin en iyisiyle yapmaya çabalardı.
Nihayet hayat ona bir hastalık bıraktı. O, bunu bildiği halde derdinden, tasasından, çabasından, çalışmasından bir şey eksiltmedi. Yağmur yağmasını, havanın sıcak olmasını, bahar temizliğini, kış temizliğini, moralinin bozuk olmasını davasına bahane edenlerin kulakları çınlasın…
Günlerden o gün, yine bir program için bulunduğu o salonda hastalığı, onu Rabbine kavuşturmak için can atıyordu. Ve bir an sonra o, Rabbinin rızasına kavuştu…
Bize kalan; yolunu sürdüreceğimiz bir dava, tertemiz yedi evlat, onu tanımakla onur duyan bir kalp, örnek alacak bir şehide, hüznünü daima yüreğimizde duyacağımız bir abla, anımsadıkça gözlerimizden inkişaf edecek gözyaşı oldu… Ruhu şad, şehadeti kabul olsun…
(Rukiye Şimşek anısına…)
inzar
inzar