Bir birini tamamlayan iki kavram… birbirini besleyen, tetikleyen iki eylem; aşk ve şevk.
Hayat aşk ve şevk ile yaşamak üzere inşa edilmiştir. Mekan bunun için yaratılmıştır. Zaman bu gayeye ayarlanmıştır.
İnsan doğumundan itibaren bir hedef ve gaye peşinde koşar. Karnını doyurma ihtiyacını giderdikten sonra, sevgi, ilgi, öğrenme, geliştirme, ilerleme vb. hasletlerini geliştirmeye koyulur. Emekleyerek çalışır. Düşe kalka yürür. Koşar. Tökezler, takılır düşer. Tekrar ayağa kalkar ve hedefine doğru yol alır.
Hep bir gayesi vardır ve bu gayeye ulaşmak için heyecanla mücadele eder. Bu mücadele, gayesini daha da değerli kılar. Emeği büyüdükçe şevki aşka dönüşür insanın. Aşkı da şevkini artırır.
Tabi en ulvi en kutsi ve en kazançlı gaye insanlığın Allah (cc)’ın çizdiği hudutlar çerçevesinde faydalı olma gayesidir. Bu da Allah (cc) sevgisi ile başlar ve gerçekleşir. Allah (cc) kendisini sevmeyi dolaylılamıştır. O’nu sevmenin yegane yolu olarak yarattığı insanı sevmek olarak göstermiştir. Yani insanı sevip korumadan Allah (cc)’ı sevmenin; hayvanı, tabiatı, kainatı sevmeden Allah (cc)’ı sevmenin bir tanımı yoktur ve Allah (cc) böyle bir tanımı da yapmamıştır. Bilindiği gibi sevgi, karşılık beklemeden koruma, kollama, sakınma, onun için kaygılanma, fedakarlıkta bulunma ve feragat etmeyi gerektirir. Allah (cc)’ın bizim bu fillerimize ihtiyacı olmadığına göre Allah (cc)’ı sevmenin yaratıklarını sevmekten, koruyup kollamaktan başkaca kanıtlayıcı bir pratiği yoktur. Ameli ibadetlerimiz de bu sevgiyi geliştirmenin, içselleştirmenin ve sağlamlaştırmanın ancak aracıdırlar ve çok çok önemlidirler.
İlla ki bir gayesi olan ve bu gayesine aşık olan insanın gayesinde zaman içerisinde değişimler meydana gelebiliyorsa, sosyal bir varlık olan ve çok yönlü olan insan “büyüdükçe”, yaşlandıkça ve tecrübe kazandıkça hem sorumluluk alanları hem de gayeleri doğal olarak çeşitlenebiliyor. Eş, çocuk, mal, makam, güç bunlardan bazılarıdır. Elbette insanın yaşamında bunlar da kaçınılmazdır ve önemli gayelerdir. Kimseyi bunlardan uzak tutamayız ve bunlar bir şekilde doldurulması gereken yaşamsal alanlardır. Öyle ise bu alanları en makulların doldurmasını öncelemek daha doğru bir yaklaşım olacaktır.
Ancak hepsinin önüne geçen insana faydalı olma (Allah (cc) sevgisinin tezahürü) gayesi en üstün ve en kutsal olmalı ve bir söz ile başlayan bu sevgi gittikçe devleşen bir aşka dönüşmeli. Bunun için de bu aşkı daima emel ve amel ile beslemeli. Göreceğiz ki amelimiz de aşkımızı hep büyütecektir. Yani amelimiz ve emelimiz imanımızın dinamizmi, motoru olabileceği gibi; atalet de imanın donukluğuna ve gerileyişine sebep olabilecektir.
Tabi ki sosyal bir varlık olan insanın bir başına inancını ve gayesini yaşaması mümkün olmadığı gibi, heyecanla davasına hizmet etmesi de bir başına mümkün değildir.
Merkezine daha mutlu, daha müreffeh ve ahiret yurduna daha çok hazırlıklı bir toplum idealini koyan bir âşığın şevki, ancak bu yolda beraber yürüyeceği inanmış ve adanmışlarla büyür.
Bu manada hepimiz hepimizin hem lokomotifi hem de katarıyızdır. Ancak yine de lokomotif görevini yapanların hızı, yönü, yüzü, kalbi ve aklı katarın şevkini ve azmini belirlemede çok belirleyicidir.
Yani önderlerin, sorumluluk üstleneceklerin, yol gösterenlerin, yük yükleneceklerin niyeti, istikameti, gayreti, arkadan gelen takipçilerin de gayret ve samimiyetini belirlemede mutlak belirleyici olacaktır. Bunların sorumlulukları oranında dereceleri âla olacağı gibi, hatalarının bedeli de her iki tarafta ağır olacaktır elbet.
Münferiden yaşanmayacak bir dinin müntesibi olan Müslüman da sosyal bir varlık olarak içinde bulunduğu geminin havasında, hızında ve istikametinde olur ya da gemiyi terk eder. Gemiyi terk etmenin kaybolma, boğulma gibi çok büyük riskleri olduğu gibi; sahili selamete yol alan çokça istikamet almış gemilerden birine rastlayıp yol alma ihtimali de elbette çoktur.
Yıllar sonra hedefine ulaşmamışlığın, azığın azalmış olmasının, sorumlulukların çoğalmışlığının, dünyanın cazibesinin artmış olmasının, dostların gevşemiş olmasının, mürettebatın bir kısmının gemiyi terk etmiş olmasının, rehberlerin şehid olmasının verdiği yorgunluğun kimi kardeşlerde bir bıkkınlığa, bir bitmişliğe ve iştiyaksizliğe sebep olması muhtemeldir, hatta mukadderdir.
Yeniden diriliş için, ayağa kalkıp silkeleyecek güçlü pazılara, uyandıracak gür seslere, toparlayacak akla, kucaklayacak sıcak yüreklere, şehadete koşturacak heyecanlara, gecelerce secdeleyecek zahitlere, uykuları kaçıracak hikayelere sahip rehberlere çok ama çok ihtiyaç vardır.
Bugüne kadar karşılık görmemiş doğru, samimi, içten ve fedakar hiçbir ses olmamıştır. “Sen onlara karşı merhametli olmasaydın, kaba saba olsaydın etrafından dağılır giderlerdi”(3/159) kaidesi ile Peygamber bile uyarılmışken, aşk ve şevk ile gemiye alınan insanların yine aşk ve şevk ile yol almaları için gemideki her tayfanın her bir derdi ile hemhal olmalı, her bir hatasını örtmeli, her bir çabasını övmeli… ki aşk ve şevk ile yeni kaptanlar, yeni muvahhidler, yeni mücahidlerin yolu açılabilsin; ki “herkes ne kadar da zengin oldu ben geride kaldım” vesvesesi şeytana sermaye olarak bırakılmasın.
İlanihaye elbette kişinin iradesi, kuvveti kudreti ve imanı aynı yolda sebat etmede ve heyecanını yitirmemede önemli ve belirleyicidir. Ama duygusal ve sosyal bir varlık olan insana Allah (cc) çok ama çok sosyal bir din indirmiştir. Ve bu dinde herbirimizin yekdiğerini motive etmede, heyecan vermede ve sinerji oluşturmada büyük sorumlulukları vardır. heyecanımızı yitirmemize sebep en büyük problem heyecansız insanlar görmek veya yanlızlaşmaktır. Bunun yanında da sürekli ve gelişen bir aktivasyon ile kişisel heyecanı diri tutmaktır. Asla bireysel olarak yaşanmayacak olan bu din, sürekli çok aktif bir sosyal çevre içinde olmayı gerektirir. Gerek kişi gerekse aidiyet içinde olunan camia mutlaka bu sosyal aktivasyonu ve sosyal ihtiyacı en üst düzeyde sağlamalı. Aksi halde bu ihtiyaç başkaca iş ve kurumlarla doldurulur veya bireyselleşilir.
Birbirnin derdi ile dertlenen, birbiriyle kenetlenen ve örülü duvar gibi saf tutan, aşkla şevkle ve heyecanla didinen seçkin topluluklardan olma dileğiyle…
Mehmet Gülsever
Mehmet Gülsever