“Allah'a davet eden, salih amel işleyen ve: "Ben gerçekten Müslümanlardanım" diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?” (Saff: 33)
Abdullah bin Amr’den rivayet edilmiştir. Dedi ki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Benden bir ayet dahi olsa tebliğ edin...” (Buhari)
“Davet”: sözlükte “çağrı” demektir. İslam’da “Davet”: insanları Allah’ın dinini kabul etmeye, onun prensiplerine göre hareket etmeye ve hayatlarını Allah’ın emredip istediği gibi şekillendirmeye çağırmaktır. Diğer bir ifade ile “İslam’a davet” insanları nefsin, şeytanın, kulların ve putlaştırılmış diğer mahlukatın kulluğundan bütün kâinatın yaratıcısı ve tek hak İLAH olan olan ALLAH’ın kulluğuna ve ibadetine çağırmaktır.
“Tebliğ”: sözlükte ulaştırmaktır. İslam ıstılahında Allah’ın ayetlerini, emir ve yasaklarını; Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetini anlaşılır bir dil ve güzel bir üslup ile insanlara ulaştırmaktır.
Bütün yönleri ile kulluk vazifesinin bilinçli ve eksiksiz yerine gelmesi, unutulmaması, terk edilmemesi ve nesilden nesile aktarılması için Allah Teâlâ Peygamberler göndermiş, Cebrail aleyhisselam vasıtasıyla onlara dinini vahyetmiş, suhuf ve kitaplar indirmiştir. Sonra vahyettiği bu dini ve kitaplarda beyan ettiği emir ve yasaklarını insanlara bildirmelerini, tebliğ etmelerini ve insanları Allah’ın dinine davet etmelerini onlara emretmiştir.
Davet ve Tebliğ Allah Teâlâ’nın insanoğluna verdiği kulluk görevinin önemli bir parçası ve bu kulluk görevinin tam olarak yerine gelmesi için yapılan vazgeçilmez bir faaliyettir. Bu nedenle bu mübarek görev başta insanların en seçkini olan Peygamberlere (aleyhimüsselam) verilmiştir.
“Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik ki insanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın!” (Nisa: 165)
“Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.” (Maide: 67)
Peygamberlerden sonra bu davet ve tebliğ görevi Peygamberlerin varisleri olan Âlimlere ve onlardan sonra meslek, sanat, konum ve kabiliyetine göre “Müslümanım” diyen herkese tevdi’ edilmiştir. Her bir Müslümanın kendine göre davet ve tebliğ görevi vardır. “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz” (Buhari, Müslim) devlet reisinden en edna vazife sahibine kadar; amir-memur, işveren-işçi, kadın-erkek herkes bu mesuliyetten payidardır.
Evet, Allah Teâlâ insanı yeryüzünün halifesi olarak yaratmıştır. Rabbini tanıması, O’na inanması, O’na kulluk etmesi, emir ve yasaklarına harfiyen uyması ve yeryüzünü Allah’ın ibadeti ile imar etmesi görevini vermiştir. Aynı şekilde düşmanlarını tanımasını, onlara uymamasını, hile ve tuzaklarına düşmemesini ve Allah’tan uzaklaştırma ve O’nun yoluna set olup dininin yeryüzüne hâkim olmasına engel olma faaliyetlerine karşı mücadele etmesini emr-u ferman etmiştir.
İnsanın düşmanlarının başında da şeytan ve nefis gelmektedir. İnsanı Allah’ın yolundan uzaklaştırmaya çalışan en sinsi, en gaddar düşman bu ikisidir. Bu iki düşman diğer düşmanlardan daha etkili ve daha tehlikelidir. Zira bu iki azılı düşman diğer düşmanlar gibi gözle görülemediğinden kolay unutulabiliyorlar ve şerlerinden gafil kalınıyor.
Allah Teâlâ şeytanın insanoğluna düşman olduğu gerçeğini şu şekilde ifade ediyor:
“Şüphesiz şeytan size düşmandır. Siz de onu düşman tutun. O taraftarlarını ancak cehennemliklerden olsunlar diye davet eder. (Fatır: 6)
Nefsin tehlikesini de şu ayet-i kerime bize açıkça beyan etmektedir:
“Ben nefsimi temize çıkarmam; çünkü nefs, Rabbimin merhameti olmadıkça, kötülüğü çokça emreder.” (Yusuf: 53)
Davet ve tebliğ insan ve İslam düşmanlarının tümünün hile ve tuzaklarına karşı olduğu gibi şeytan ve nefsin tuzak ve vesveselerine karşı da en etkili bir korumadır. Zira davet cihadın ilk merhalesidir. Davet faaliyetinde bulunan kimse “yapmadıklarını söylemek” ayıbından ve hatasından kurtulmak için de olsa söz ve davranışlarına dikkat eder, kendini düzeltmeye çalışır.
Teknoloji ve iletişimin ciddi bir şekilde ilerlediği bu çağda İslamî davet ve tebliğ faaliyetine daha çok ihtiyaç hasıl olmuştur.
Zira iletişimin ilerlediği bu çağ aynı zamanda münkeratın çoğaldığı, insanların Allah’ın dininden uzaklaştığı, gafletin had safhaya, fitne ve fesadın zirveye ulaştığı çağdır. Çünkü her ne kadar herkes iletişim araçlarından istifade edip kullanıyor olsa da asıl kumanda ve idare İslam düşmanlarının elindedir. Özellikle kadınların ve genç kesimin inanç ve ahlak açısından bozulması son derece kolay ve yaygın hale gelmiştir. Zira nefse cazib gelen fuhşiyatın ve münkeratın her türlüsüne anında ulaşılabilmektedir. Bu durum aklın nefse ve hevaya esir olmasını sağlamıştır. Her kesimden insanı -bilhassa da gençleri- ahlaksızlık bataklığına sürüklemiştir.
Bu nedenle İslam davetçisi hiç durmadan ve ara vermeden önce kendini ve ehlini İslamî davetin muhatabı kılarak zamanın getirdiği, nefis ve şeytanın desteklediği ve İslam düşmanlarının ümmetin evlatları arasında yaygınlaştırmak istedikleri bu fitne ve fesat aletlerinden ve münkerattan uzak tutmaya çalışmalıdır. Sonra imkânı nisbetinde ulaşabildiği diğer insanlara bu münkeratın insanın özellikle Müslüman’ın hayatında açtığı ölümcül yaraları izah etmelidir.
İslamî davetin muhatabı tüm insanlardır. Ancak davetçi herkesten önce kendi nefsinden başlamalıdır. Nefsini İslam’a, İslam’ın emir ve yasaklarını gözetmeye, İslam’ın adab ve ahlakına uymaya davet eder. Nefsi ile ciddi bir muhasebe ve mucahedeye girer. Nefsini terbiye etmeye cehd ve gayret eder. Zira bir beşer olma hasebi ile o da bir nefse sahiptir, şeytanın ve şeytan dostlarının oyun ve tuzaklarından etkilenebilir.
Kişinin nefsinden sonra elbette eşi ve çocukları gelir. Sonra yakınlık derecesine göre akrabaları, dostları, arkadaşları, komşuları ve diğerleri gelir. Eşini ve çocuklarını bırakıp başkalarıyla uğraşan kişi gaflet içindedir. Eş ve çocuklar ihmal edildiği müddetçe toplumda ıslah söz konusu olamaz.
Günümüz iletişim araçları münkeratın yayılmasına vesile olduğu gibi İslamî davete de vesile olabilir.
Malum olduğu üzere Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanının tüm imkanlarını İslamî davet ve tebliğ için kullanmıştır; o zamanın üslubu ile “Yaa Sabahaaah” diye bağırarak insanları safa tepesinde toplamış, yemeğe davet etmiş, hacc mevsiminde çadır çadır gezmiştir, dostlarıyla özel görüşmüş, mektuplar göndermiş, heyetler ve seriyeler göndermiş ve yeri gelince bizzat ordunun başına geçerek İslam mesajını cihanın dört bir tarafına yaymıştır. “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir.” (Nahl: 125) ayet-i kerimeyi en mükemmel şekli ile hayatında tatbik ederek bize örnek olmuştur.
Evet, biz de çağımızdaki bütün imkanlardan özellikle yeni ortaya çıkan iletişim araçlarından en güzel şekli ile istifade etmeliyiz. Meydanı sadece dalalet ehline, şeytanın dostlarına, nefis ve şehvetin esirlerine bırakmamalıyız. Ancak bunu yaparken dilimize ve edebimize dikkat ederek nerede neyi söyleyeceğimizi iyice seçmeliyiz. Yani ayet-i kerimenin ifade ettiği gibi “HİKMET” ve “GÜZEL ÖĞÜT” ile bunu yapmalıyız. Aksi halde yapmak yerine bazen tamiri imkânsız zararlara sebep olabiliriz.
“Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.”
Şunu da unutmamalıyız ki bu meslekte her şeyin başı “İHLAS”tır. İhlas ile yapılan cüz’î bir faaliyetin de bereketi çok olur. İhlas ile sosyal medyada paylaşılan bir sözün -Allah’ın izni ile- etkisi büyük olacaktır.
Allah Teâlâ bizi dinini ihlas ve samimiyetle tebliğ eden Peygamberlerin (aleyhim-ussalat-u vesselam), sahabelerin, alimlerin ve salihlerin izinden ayırmasın!... Âmîn!...
Abdulkuddus Yalçın
Abdulkuddus Yalçın