İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Alimlerin Toplumdaki Yeri ve Sorumlulukları

2013-06-17
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

İslâm kültüründe ümmet; bir tek akideye bağlanan, bu akide bağına göre bir araya gelen ve bu akideye dayalı olarak hareket eden cemaat demektir. Sürekli olarak hakka bağlanan ve her zaman ona göre hareket eden bu ümmet, yüce Allah`ın yeryüzündeki ...
“Yarattığımız insanlar içinde başkalarını hakka ileten ve hakka uygun, adil hükümler veren bir ümmet vardır.” (Araf: 181)

İslâm kültüründe ümmet; bir tek akideye bağlanan, bu akide bağına göre bir araya gelen ve bu akideye dayalı olarak hareket eden cemaat demektir. Sürekli olarak hakka bağlanan ve her zaman ona göre hareket eden bu ümmet, yüce Allah`ın yeryüzündeki emanetinin bekçisidir. Allah`ın insanlardan aldığı sözün şahididir. Bu ümmet aracılığıyla yüce Allah`a verilen sözü inkâr eden sapıklara karşı Allah`ın delili üstün gelmiş olmaktadır.

Eğer insanlar içinde –en kötü şartlarda bile– bu cemaat olmasaydı, beşeriyet asla onurlandırılmaya hak kazanmazdı. Sayıları ne olursa olsun varlıkları yeryüzünden silinmeyen bu cemaatin sıfatlarından birkaçını şöyle özetleyebiliriz: Onlar hakka çağırırlar, hiçbir zaman hakka hak ile davetten geri durmazlar. Aleyhlerine de olsa haktan ayrılmazlar, hakkı savsaklamazlar. Bildikleri gerçeklerden asla yüz çevirmez, taviz vermezler. Onlar yalnızca hak ile başkalarını doğru yola iletir, onlara rehberlik ederler.

Cemaatleşmiş âlimler, İslam’ı tanımayı, onunla hidayete ermeyi aşarak, bu dini insanların hayatında gerçekleştirmeye, onlar arasında hak ile hükmetmeye çalışırlar. İslam’ın hükümleriyle adaleti uygulamak için çalışırlar. Çünkü bu din, sırf okunan bir bilgi, incelenen bir bilim dalı olsun diye gönderilmemiştir. Kendisi vasıtasıyla doğru yola erişilen ve tanınan kuru bir vaazdan da ibaret değildir. Bilakis insanların hayatlarına hükmetsin diye gönderilmiştir. Bu dinin hükümlerini icra edenler peygamberlerden sonra âlimlerdir:

“Şüphesiz ki, âlimler, peygamberlerin varisleridirler. Peygamberler, miras olarak ne altın, ne gümüş bırakırlar. Ancak ilim bırakırlar. Kim peygamberlerin mirası olan ilmi elde ederse tam bir hisse almış olur.” (İbn-i Mace)

Peygamberlerin varisleri, onlardan devralmış oldukları mirasa sahip çıkan ve emrolundukları dinin hükümlerini olduğu gibi yerine getirenlerdir. Peygamberlerden kendilerine bırakılan emaneti tıpkı peygamberler gibi cesurca insanlığa anlatırlar. Allah’ın emir ve yasaklarını, insanlara beyan ederken hiçbir şeyi gizlemeden apaçık anlatırlar. Bu vazifelerini yerine getirirken Allah’tan başka hiç kimseden korkmazlar. Çünkü peygamberler, Allah’tan başka hiç kimseden korkmazlardı:

“Onlar (peygamberler) ki, Allah’ın insanlara gönderdiği Risalet’ini olduğu gibi tebliğ ederler, Ondan içleri titreyerek korkarlar ve Allah’ın dışında hiç kimseden korkmazlar.” (Ahzâb: 39)

“Allah’tan, içleri titreyerek korkanlar ancak âlimlerdir.” ( Fatır: 28)

İmam Fahru Razi (RA), Allah’tan gereği gibi korkmayı şöyle açıklıyor: “Çekinme ve saygı, saygı duyulan varlığın tanınmasına ve bilinmesine göredir. Âlim; Allah’ı bilir, Ondan hem korkar hem de Ona ümit bağlar. İşte bu, âlimin derece bakımından âbidden daha üstün oluşunun delilidir. Çünkü Allah (CC), “Sizin, Allah katında en şerefliniz, (Allah’tan en çok korkanınız)dır.” (Hucurat: 13) buyurarak şerefin ve kıymetin takvaya göre, takvanın da ilme göre olacağını ilân etmiştir. Şu hâlde, Allah katında şeref ve kıymet, amele göre değil ilme göredir. Evet, âlim ameli bıraktığında, ilmiyle amel edemediğinde onun ilmi zedelenir. Çünkü onu gören kimse, ‘eğer bilseydi, gereğini yapardı’ diyecektir.” (Fahru Razi: C.18, S.404.)

İlmiyle amel eden âlim, insanlar arasında Allah’ı en iyi tanıyan, Lâ ilâhe illallah’ı şuurlu olarak idrak edip en iyi bilen kimsedir. Ancak ilimlerinin gereği gibi davrananlar "Lâ ilâhe illallah’"ı idrak edebilirler. Hiçbir şüphe duymadan kalben tasdik, dil ile ikrar edip katıksız iman ederler. Bunlar Resulullah (SAV)’in bıraktığı mirasa sahip çıktıkları müddetçe asla sapmazlar ve saptırılmazlar.

Peygamber varisi olan âlimler; peygamberler gibi davranmalı, peygamberlerin vasıflarını taşımaya çalışmalıdırlar. Davette de Peygamber gibi en yakınlarını uyarmak ile işe başlamalıdırlar. Merkezden çevreye doğru genişleyen daireler şeklinde gerçekleşen tebliğ ve davet çalışmasında taviz vermeden gerçekleri dosdoğru anlatmalıdırlar.

Ebu Zer el-Gıfari (RA) ensesini göstererek şöyle demiştir: “Kılıcı şuraya koysanız, ben de Resulullah’tan işittiğim bir sözü siz işinizi tamamlayıncaya kadar infaz edilebileceğimi bilsem, yine onu söylemeye çalışacağım!” (Buhari)

İnsanların hidayetine vesile olacağına kanaat getiren İslâm davetçisinin ruh hâli ve dava anlayışı böyle olmalıdır. Özellikle dava adamı olan âlimler, hakkı beyan etmede ve hakka çağırmada Ebu Zer gibi sözlerinin eri, davalarının sadık adamları olmalıdırlar.

Varis âlimlerin en önemli vazifesi, toplumun her kesimine, kadınından erkeğine, gencinden ihtiyarına, köylüsünden şehirlisine, okuma-yazma bilmeyeninden eğitimlisine, işçisinden işverenine, fakirinden zenginine kadar her yaşta ve her seviyedeki insanları muhatap alıp onlara İslâm`ı anlatmak ve yaşatmaya çalışmaktır.

Beşeri sistemlerin kirleriyle mülevves olmuş Müslümanları, yeniden arındırıp İslâm ile tanıştırmak, barıştırmak… Cahiliyenin kirlerinden temizleyerek tevhide ve imana sarılmalarını sağlamak, her âlimin vacibidir. İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı ve vasat ümmet olmanın özelliği budur! Hakka çağırmak, iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak insaflı ve adaletli olmak…

Toplumda bu özelliklere sahip kişi veya kişiler söz konusu edildiği zaman, Resulullah (SAV)`in beyan buyurduğu bir misal hatıra gelmektedir:

"Allah`ın benimle göndermiş olduğu hidayet ve ilim, yeryüzüne yağan bol yağmura benzer. Yağmurun yağdığı yerin bir bölümü verimli bir topraktır: Yağmur suyunu emer, bol çayır ve ot bitirir. Bir kısmı da suyu emmeyip üstünde tutan çorak bir yerdir. Allah, burada biriken sudan insanları faydalandırır. Hem kendileri içer, hem de hayvanlarını sular ve ziraatlarını o su sayesinde yaparlar. Yağmurun yağdığı bir yer daha vardır ki düz ve hiç bitki bitmeyen sarp arazidir. Ne su tutar, ne ot bitirir. İşte bu, Allah`ın dininde anlayışlı olan ve Allah`ın benimle gönderdiği hidayet ve ilim kendisine fayda veren, onu hem öğrenen, hem öğreten kimse ile buna başını kaldırıp kulak vermeyen, Allah`ın benimle gönderdiği hidayeti kabul etmeyen kimsenin misalidir.” (Buhari)

Hadis-i şerifin açık manasına göre yağmura karşı yeryüzü üç kısım olduğu gibi, insanlar da öyledir.

Birincisi: Yağmurdan faydalanır. Kurumuşken dirilerek çimen bitirir; insanlar, hayvanlar ve ekinler ondan istifade eder. İnsanların birinci nev`i de öyledir. Kendilerine hidayet ve ilim yetişir, onunla amel edip istifade ettiği gibi başkasına da öğretirler. Bu suretle hem kendileri faydalanır hem de başkalarını faydalandırırlar.

İkincisi: Kendisi için faydalanmayı kabul etmeyendir. Lâkin kendisinde başkası için fayda vardır. O da suyu tutmasıdır. Böylece ondan, insanlar ve hayvanlar faydalanırlar. Bir kısım insanlar da böyledir. Belleyişli kalpleri vardır. Lâkin dürüst anlayışları, mana ve hükümleri çıkaracak olgun akılları yoktur. Bunlar, ilmi sadece istifade etmek isteyen biri gelip isteyinceye kadar muhafaza ederler. Gelen, onlardan alıp istifade eder.

Üçüncüsü: Hiçbir şey yetiştirmeyen sarp ve tuzlu yerdir ki ne sudan istifade eder, ne de başkası istifade etsin diye suyu tutar. İnsanların üçüncü nev`i de böyledir. Bunların ne belleyişli kalpleri vardır ne de anlayışlı akılları. İlmi işittikleri vakit ondan faydalanmazlar. Başkaları faydalansın diye de bellemezler.

Peygamberimiz (SAV)`in beyan buyurduğu bu üç karakterden faziletli olan birinci karakterdir. Allah`ın insanlara göndermiş olduğu hidayet ve ilmi iyi belleyip kabul eden, onunla gereği gibi amel edendir. İlmiyle amil olan âlim, Allah’tan korkan ve kulluk vazifelerini emrolunduğu gibi yerine getirmeye çalışan peygamber varisidir.

Peygamber varisi ise öğrenip idrak ettiği ilmin gereği olan ameli yapan, onu insanlara öğreten ve nasıl uygulanacağını yaşayarak gösterendir. Tıpkı doktoru gören hastanın hastalığını hatırlaması ve şikâyetlerini sıralaması gibi, insanlar onu görünce dinlerini ve ahiretlerini hatırlayacaklardır. Zira âlimler toplumun doktorlarıdır. Doktorlar hasta olmamalı, eğer hasta olurlarsa onları kim tedavi eder? İnsanların salahı, âlimlerin salahına bağlıdır. Eğer bir yerde halk uyumuşsa âlimler onları uyandırabilir, ama eğer âlimler uymuşsa halk ölmüş demektir.

Bir Arap şairinin dediği gibi: “Ey memleketin tuzu âlimler! Her şeye siz tat verecek, korunmasını sağlayacaksınız; ama tuz bozulunca onu ıslah edecek hiçbir şey yoktur.” Âlimlerin görevi insanların elinden tutmak, onların hidayetine vesile olmak, onları zalimlerin zulmünden ve sömürüsünden kurtarmak, kullara kul olmaktan kurtulmalarını sağlayacak ilimden hiçbir şey gizlemeden onlara gerçekleri apaçık şekilde açıklamaktır.

Âlimler toplumun önderleridir. Daima onlara rehberlik edecek, yol gösterecekler. Onların toplumdaki yeri; sürüklenen değil sürükleyen güç, hareket veren enerji olmaktır. Özellikle ümmetin bölük pörçük hale geldiği bir zamanda, âlimlerin tek ses ve tek yürek gibi hareket ederek yeniden ümmet bilincini ihya edip yaymaları gerekir.

Bugün toplumun bu tip âlimlere ihtiyacı vardır. Allah-u Teâlâ`nın kendisine büyük bir nimet olarak verdiği ilmi yine Allah yolunda ve Allah`ın razı olacağı yerde harcayarak diğer insanlara faydalı olan, ilmin mesuliyetini bilen ve bu vazifenin şuurunda olan âlimlere ihtiyaç vardır.

“Yeryüzünde âlimlerin durumu, gökyüzünde (parlayan) yıldızlara benzer ki karada ve denizde karanlık bastığında onlarla yol bulunur. Yıldızlar kaybolduğunda ise neredeyse reh­berler/kılavuzlar bile yollarını kaybederler.” (İmam Ahmed, Müsned)

Mehmet Şenlik / İnzar Dergisi – Haziran 2013
 

 


Mehmet Şenlik

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS