İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

Alim, amil, mücahid ve şehid bir rehber: Şeyh Said -2-

2020-02-20
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

“Eğer ben ve bu bastonum yalnız da kalsak ben yine bu kâfirlere karşı çıkacağım. Ne ben Hz. Hüseyin’den daha değerliyim ne de benim ailem onun ailesinden daha kıymetlidir. Eğer ben bu kâfirlere karşı çıkmazsam zebaniler sarığımdan tutup beni cehenneme atarlar, siz o zaman bana yardım edebilecek misiniz? Onlar bana demezler mi; “Ey Said Allah o kadar mal mülk verdi sana. Sen Allah için ne yaptın? Bunlar Allah’ın emirlerini ayaklar altına almışlar. Evet, ben cihada başladım ve korkanlar, cihat edemeyecekler, hastalar gelmesinler. Bu yol korkakların yolu değildir!” (Şeyh Said-i Palevi) Mahmud Fevzi Efendi ve eşi Gule Xanım’ın yedi erkek çocuğundan her yönüyle öne çıkan ve meşhur olanı Şeyh Said Efendi’dir. Şeyh Said, 1865 yılında El-Aziz vilayetinin Mezire(Palu) kazasında dünyaya gözlerini açar. Babası oğlunu ‘Muhammed Said’ olarak isimlendirir. Bölgenin kaderi kendi kaderiyle bütünleşecek bu güzel insan ‘yerde ve göktekilerin övdüğü Peygamberimiz Muhammed aleyhis-selam’ın ismini almakla adeta sevgisinin, bağlılığının ve yolunu sürdüreceği insanın kodlarını ortaya koyar. Said ismiyle de Allah katında muteber ve seçkin olan ‘sıddık, salih ve şehid’ gibi iyiler safında olduğunun ve olacağının işaretini verir. Muhammed Said, kırk günlükken hayır ve bereket duasında bulunsun diye dedesi Şeyh Ali Septi Efendi’nin yanına götürülür. Torunun sevinci gözlerinden okunan dede oturduğu yerden ayağa kalkar, torununu kucağına alır ve onu boynundan öper. Ve orada bulunanlara seslenerek, ‘Torunum Said, ümmet’in Said’i olacaktır.’ Bu olay, Resulullah aleyhis-selam’ın torunu Hazret-i Hüseyin’i boynundan öpmesini çağrıştırmaktadır. Hazret-i Peygamberin Hz. Hüseyin’i boynundan öpmesi insanı derinden etkileyen bir olaydır. Adeta Kerbela’da kılıç darbeleri ile kesilecek ve kanlar içinde kalacak bir boynu bilircesine öper ve okşardı. Peygamberimiz aleyhis-selam gayb gözüyle bunu biliyordu elbet… Peygamberimiz, o masum boynu bilerek öperdi. Öyle ki bir dede şefkatinden ziyade bir peygamber sevgisi ile ve onun neslinden zuhur edecek Ehl-i Beyt silsilesini bilircesine öperdi. Muhtemeldir ki Şeyh Ali Efendi’nin torununu hem boynundan öpmesi ve hem ümmetin sorumluluğunu onun sırtına yüklemesi gelişigüzel değildir. Şeyh Said’in İslam için boynundan darağacına asılacağına dair kuvvetli bir seziydi. Şeyh Said, ümmetin yetimi Kürdistan coğrafyasında Zaza bir ailenin çocuğu olarak doğar. Nakşibendi tarikatının Halidi koluna mensup bu aile, İslam ve İslami mücadele ile bütünleşmiştir. Şeyh Said, doğduğu günden hem ailesi hem de çevresi ona özellikle bu hususta teveccüh gösterirler. Şeyh Said Efendi’yi biz kıyamı sayesinde tanıyoruz. O, kıyama kalkıştığı zaman yani 1925 yılında 60 yaşındaydı. Cumhuriyetin ilanı ve onun şehadeti arasında sadece iki yıl var. Peki, Şeyh Said’in geri kalan 58 yıllık hayatı nasıldı? Karşımıza çıkan kişi profiliyle kıyama öncülük eden ‘Emirul Mücahidin’ vasfı birbiriyle uyuşuyor mu? Çocukluğu, gençliği, aile hayatı, ibadeti, insani ilişkileri, ilmi seviyesi ve ticaret ahlakı gayr-i İslami gelişmelere karşı çıkacak ve Müslümanlara önderlik edecek bir nitelikte miydi? Onun kıyamı süreci sayılabilecek iki yıl için yanlı yansız, asi sayan şehit sayan kaynaklarda alabildiğine bilgi vardır. Şeyh Said’e ‘âlim, amil, mücahid ve şehit bir rehber’ vasfını kazandıran kıyam öncesi hayatıdır. Oysa onun hayatının bu kısmıyla ilgili bilgi alabildiğine azdır. Şeyh Said, kıyamla ilgisi olmayan 58 yıllık hayatı boyunca neler yaptı, nelerle meşgul oldu, ne tür faaliyetler ve çalışmalar içinde bulundu? Soruları hepimizin merakını celb etmiştir. Şeyh Said’in kıyamından önceki hayatıyla ilgili elimizde hiçbir bilgi olmasaydı bile ‘Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.’ Sözü onun kıyamı üzerinden şahsiyetini tanımamız ve önceki yaşamı için fikir yürütmemize yeterdi. Şeyh Said nitelikli, iş bilir, takvalı ve alicenap bir insandı. Hüseyni verasete talip kıyamı onu sözle anlatmaya hacet bırakmayacak kadar nettir. Batılı dezenforme ve tazyikler sonucu yıkılan bir imparatorluğun enkazından temellenen laik ve gaddar bir cumhuriyete başkaldırarak bize kutlu bir miras bırakan Şeyh Said özelde Kürdistan coğrafyası ve genelde tüm ümmet coğrafyası için rol model bir kıyam önderidir. Şeyh Said’in kıyam öncesi 58 yıllık hayatı tümüyle Allah’ın rızasını kazanma, Ona layık bir kul olma ve Peygamber aleyhis-selama layık varis olma amaçlıdır. O, şahsına atfedilen ‘İngiliz ajanı ve Kürtçü’ gibi tüm çirkin ve müfteri yakıştırmalardan beri olup doğumundan şehadetine kadar rıza-i İlahi dışında bir hedef ve gaye uğruna çabalamamış ve bunun dışında da farklı bir niyete bürünmemiştir.  Onun hayatının her karesi ayaklar altına alınmak istenen İslam ve Qur’an izzetini koruma ve yükseltmenin şahididir. Şeyh Said, doğduğu zaman ilk ‘Allah’ lafzını işitir ve idam sehpasında da son sözü ‘Allah’tır. O, daha kırk günlük iken dedesi Şeyh Ali Septî hiss’el kable’l vuku olarak “Torunum Said, Ümmet’in Said’i olacaktır.” der ve Şeyh Said Efendi de darağacında şehadetinden az önce “Değersiz dallarda asılmaktan yana korkum yoktur / Zira mücadelem Allâh ve Dîn içindir” der. Bu sözler, izzet dolu bir hayatın delilidir. Bu delil, 60 yıllık bir hayatın temel gayesinin de ‘ALLAH’ olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Şeyh Said, salih bir anne ve âlim bir babanın terbiyesi altında büyür. Şeyh Mahmud Fevzi, nüfuz sahibi biriydi. Palu, Piran ve Hınıs’ta medreseleri vardı. Eğitim çağına gelince Babası Mahmud Fevzi Efendi onu Hınıs’a götürür ve bir medreseye yerleştirir. Şeyh Said, burada İslami bir çerçevede ilim, adap ve usul dersleri alır. İlk aldığı dersler fıkıh, tefsir ve hadistir. Şeyh Said, anlayış ve kavrayış yönüyle akranlarından öndedir. Onun bu kıvrak zekâsı daha çocukluğunda fark edilir. Bu sebeple babası onu hususi bir eğitime tabi tutar. O, ilim tedrisi ve tahsil hayatı boyunca hep bölgenin ilmi ve ameli yönden donanımlı, birikimli âlimlerinden ders alır. Palu’da Şeyh Hasan, Muş’ta Molla Muhammed, Malazgirt’te Molla Musa ve Molla Abdülhamid onun ders aldığı seydalardan birkaçıdır. Şeyh Said Efendi, 1925 kıyamı sonrası sorgu esnasında eğitimi ile ilgili kendisine yöneltilen soruya şöyle cevap verir: “Muş, Malazgirt, Hınıs ve Palu’da amcam Şeyh Hasan’ın yanında, Muş’ta Mehmed Efendi’nin yanında, Malazgirt’te Dev Abdulhalim ve Hınıs’ta da Musa Efendi’nin yanında medresede okudum.” Bu medreselerde sadece İslami ilimler çerçevesinde değil beşeri ilimler alanında da tedrisat yapılırdı. Şeyh Said, bu tedrisat çerçevesini iyi değerlendirir; Bediî, İstiare, Tefsir, Hadis, Fıkıh Usulü, Sarf, Nahiv, İslam Felsefesi, Eski Yunan Felsefesi, Mantık, Astronomi, Geometri ve Matematik gibi dersleri iyi bir seviyede öğrenir. Dünyevi ve uhrevi, dini ve beşeri diye niteleyebileceğimiz iki alanda da günümüz deyimiyle akademik eğitimini tamamlar.  O, genç bir yaşta ve erken bir dönemde ilim merkezlerinde öne çıkan, bölge âlimleri arasında zikredilen bir âlim olur. Olgunluk döneminde ilmi itibara her yönüyle ulaşan Şeyh Said, bölge âlimlerince kabul gören bir saygınlığa ulaşır ve Nakşibendi tarikatının ‘Postnişin’i olur. Şeyh Said, siret ve suret olarak güzel bir insandı. Bedeni ve ruhi, maddi ve manevi yönden imrenilecek ve örnek alınacak bir şahsiyete sahipti.  O, uzun boylu, esmer tenli ve narin yapılıydı. Temizliğe önem verir, şık ve özenli giyinirdi. Gabardin şalvar, Halep işi ibrişimli bir yelek ve pelerin onun dış giysisinin uyumlu üçlüsüydü. Bakanlara doygunluk veren güzel bir çehre, derin gözlerdeki vakur ve tebessümlü bakış, sünnete ittiba arzulu kınalanmış kızıl sakal ve gözlere çekilen sürme ilerlemiş yaşına rağmen onu genç ve dinç gösteriyordu. Üstad Bediüzzaman Said-i Nursî, Şeyh Said’i şöyle tarif etmiştir: “O’nun boyu, konuşması çok farklıydı; o, tipik Kürdistan şeyhlerine hiç benzemiyordu. Ben Şeyh Said Efendi’yi bir şeyh olarak değil, bir lider olarak gördüm hep.” Şeyh Said Efendi, ‘Evleniniz çoğalınız!’ hadisi mucibince evlilik vaktinin geldiğini anladığı bir demde evlenir. Kayıtlar, onun üç evlilik yaptığını kaydeder. İkinci ve üçüncü evliliklerini ilk hanımının vefatından sonra yapar. Onun ilk eşi Emine Hanım Çapakçur Çan köyünden olup meşhur Şeyh Ahmet’in kızıdır. Emine Hanım, âlim bir babanın ve mümin bir evde yetişmenin izlerini üzerinde taşıyan saliha ve takvalı bir kadındı. Şeyh Said’in Emine Hanım’dan üçü erkek, dördü kız yedi çocuğu olur. Şeyh Said, I. Dünya Savaşı esnasında Rusların işgalinden dolayı Hınıs’tan Piran’a göç etmek zorunda kalır. Emine Hanım, bu göç esnasında rahatsızlanır ve vefat eder. Emine Hanım’ın vefatından sonra Şeyh Said, Fatıma Hanım’la evlenir. Fatıma Hanım, Cibranlı Miralay Halid’in kız kardeşidir. Aynı zamanda bu şahsın diğer kız kardeşi Güllü Hanım, Binbaşı Kasım’la evlenir. Şeyh Said’e ihanet hançerini saplayıp onu ele veren Binbaşı Kasım, Şeyh Said’in bacanağıdır. Cibranlı Halid ise 1921’de kurulan Kürdistan İstiklal Cemiyeti(Azadi) hareketinin kurucularındandır. Şeyh Said’in bu hareketle olan münasebetine ileriki sayfalarda değineceğiz. Şeyh Said’in Fatıma Hanım’la olan evliliğinin semeresi oğlu Şeyh Ahmed’tir. Şeyh Said Efendi, üçüncü evliliğini Nazife Hanım’la yapar. Bu evliliğin semeresi ise bir kız ve bir erkek çocuğudur. Şeyh Said, ailenin en büyük erkek çocuğudur. Babası Şeyh Mahmud Fevzî Efendi’nin vefatıyla medrese ve tekke hizmetlerini yürütme vazifesi ona kalır. Şeyh Said, bu hayırlı vazifeyi devralınca maddi ve manevi sorumluluğun ağırlığını layıkıyla yerine getirmeye çalışır. Anlatıldığına göre Şeyh Said’e bağlı 400’e yakın medrese ve 500’e yakın tekke vardı. Bunların en meşhur olanları Palu, Piran, Hınıs, Bingöl ve Muş yöresindeki medrese ve tekkelerdi. Bu ilim ve eğitim kurumlarının hiçbiri atıl olmadığı gibi denetimden kopuk da değildi. Şeyh Said, bu ilim ve eğitim kurumlarının tamamıyla bire bir ilgiliydi ve bu kurumlarla güçlü bir teşkilat bağı oluşturmuştu. Şeyh Said’in şahsına ait bir kütüphane vardı. 10 bini yazma ve 10 bini matbu olmak üzere 20 binlik bir eser kapasitesine sahip bu kütüphane adeta bir ilim havuzuydu. Şeyh Said’in medreseleri, tekkeleri ve bu kütüphanesi adeta onun kaderiyle örtüşüktü. Şeyh Said’in verimli, aktif ve varlıklı olduğu dönemlerde buralardaki ilmi coşku bölgenin her tarafında hissedilirdi. Medreseler ve tekkelerde tıpkı Şeyh Said gibi verimli, aktif ve donanımlıydı. Kıyam sonrası laik rejimin musibet, tahrip ve yıkımlardan bu ilim ve eğitim kurumları da etkilenir. Medrese ve tekkelerin çoğu kapatılır veya yıkılır. Bu devasa kütüphane ise Moğolların Bağdat kütüphanesini yaktığı gibi tüm kitaplarıyla yakılır. Kur’an-ı Kerim, zalimlerin ilim, imar ve mümin nesle yönelik nükseden tahrip yönünü 1400 yıl önceden haber vermektedir: “İnsanlardan bazıları vardır ki hasımların en azılısı olduğu halde kalbinde olana Allah’ı şahit tutarak söylediği dünya hayatı hakkındaki sözü seni şaşırtır (hayran bırakır). Geri döndüğü zaman yeryüzünde fesat çıkarmak için ve ekini ve nesli helak etmek için çabalar. Allah fesadı sevmez.” (Bakara, 204-205). Şeyh Said, ilim ehli ve halk arasındaki bu haklı saygınlık, hürmet, örneklik ve itibara sadece dini otorite, beşeri sahadaki uzmanlık ve ilmi derinlikle ulaşmamıştı. O, aynı zamanda söz, davranış ve idare etme yönüyle de örnek bir kişiydi. Şeyh Said’in bu örnek kişiliğini birkaç kelimeyle şöyle betimleyebiliriz: Alçakgönüllü, sevecen, vakur, otoriter, disiplinli, yardımsever, hoşgörülü, herkesle çabucak ilişki kurabilecek bir eda, fakirlere düşkün, imkâna karşı şükür eden, mazluma hami ve zalime hasım biri. Şeyh Said Efendi, güçlü bir hitabete sahipti. Konuşunca herkese tesir edecek şekilde beliğ, veciz ve anlaşılır bir tarzda konuşurdu. Büyük oğlu Şeyh Ali Rıza Efendi, onun bu yönünü şöyle anlatır: “Benim babam konuşunca tesirinde kalmamak mümkün değildi.” Şeyh Said Efendi, irticali konuşmalarıyla bir söz ustası olduğu gibi yazı dilinde de kalem ustasıydı. O, aynı zamanda ‘Arapça, Kürtçe, Zazaca, Türkçe, Farsça, Urduca ve Ermenice’ olmak üzere yedi dili bu dili konuşanlarla anlaşacak derecede iyi bilirdi. Onun sözdeki bu maharetini kişiliğinin hüviyeti diyebileceğimiz mahkeme savunmalarında görebildiğimiz gibi icazet ve fetvalarında da görürüz. O, icazet ve fetvalarını beliğ, fesih ve edebi bir dille kaleme alırdı. Bir feqi(talebe) icazet aldığında Şeyh Said, o talebeyi yanına alır, büyük bir köye gider ve o köylülere şu teklifi yapardı: “Yarısı sizden yarısı benden olmak üzere bir medrese yapalım.” Şeyh Said, bu teklifi göstermelik yapmazdı. Bu konuda ilk adımı o atar ve medresenin yapımı için kendi payına düşeni ilk veren olurdu. Yapılan bu yeni medreseye de yanında getirdiği feqiyi müderris olarak atardı. Onun medreselerine giden öğrenciler, çift yönlü bir kazanç elde ederlerdi. Bir, iyi bir eğitim alır; iki maddi olarak geçimlerini sağlayacakları bir medreseleri olurdu. Onun talebeleri, ilmi bir yetkinliğin yanı sıra ameli ve ibadi yönde de güzelce yetişirdi. Şeyh Said, talebelerini Hınıs’taki Dere Camiî’ne götürüp zikir halkası kurar, onların manen olgunlaşması için sülûkâ sokardı. Bu talebeler, hem ilmi hem amelî bir yetkinlik elde edince onlara Nakşibendi tarikatının Halidî postnişini ‘hilâfet’ verirdi. Şeyh Said, tarikat çalışmalarındaki tarz ve üslup dolayısıyla yeni bir ekol oluşturur. Bu ekol ‘Palevi ekolü’ olarak bilinir. Onun ‘Şeyh Said-i Palevi’ olarak anılması bundan olsa gerek. O, her bir halifesini bölgenin farklı yerlerine götürür. Mesuliyetlerini icra edecek ve halkla diyalog kuracak bir seviyeye ulaşmaları için 10 ile 15 gün kadar o halifesinin yanında kalır, onu halka tanıtır. Sonraki süreçte de halife ve müderrislerini başıboş bırakmaz ve onları denetlerdi. Şeyh Said, I. Dünya Savaşı sonrası Hınıs Kolhisar köyüne yerleşir. Bu köy, Şeyh Said’in ilmi, eğitim ve teşkilati çalışmalar için kullandığı bir merkez üssü konumundaydı. O, halife ve müderrisleri ile burada bir araya gelir, misafirlerini burada ağırlar ve halka dönük tebliğ, davet ve ziyafet gibi etkinlikleri de burada yapardı. (devam edecek.)
İbrahim Dağılma

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS