“Allahu Teâlâ, o kıyamet günü sizi toplayıp bir araya getirecektir. İşte o gün, dünyadaki aldanışın farkına varılacağı ve hakikatin anlaşılacağı gündür! Kim de Allah’a iman eder, salih ameller işlerse; Allah, o kimsenin kötülüklerini örter ve onu, içinde ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. İşte büyük kurtuluş ve hakiki saadet budur.” (Teğabun, 9)
“Dünya sevgisi, her hatanın başıdır!” (Tirmizi, 1861, 1862)
Doğrusu insan dünyaya kendi penceresinden bakar; hayatı da kendi algı boyutunda yaşar… Dünyadaki herkesin kendisine aid hususi bir dünyası vardır; elemini ve neşesini kendi içinde yaşar; bazen güler, bazen ağlar; eşya ve hadiseye kendi zaviyesinden bakar; tezahürleri bakış, düşünce ve görüşüne göre anlayıp yorumlar; bu algılama tarzına bağlı olarak lezzet veya elem duyar… Kimine haz veren bir hadise diğeri için acı ve ıstırap sebebi olabilmekte; aynı mekânda bulunan insanlar birbirine tamamen mütezad ve aykırı duygular yaşayabilmekte; birisi ağlarken ötekisi gülebilmektedir… Herkes kendi kalbinde, kendi halinde, adeta kendi kabrini yaşamaktadır. Haddizatında dünya da büyük bir kabristandır; herkes kendi kabrinde kendi amelleriyle, niyet, tercih, duygu ve düşünceleriyle baş başa kendi hususi dünyasında yapayalnız sayılır. Kalabalıklar içinde bile insan yine yalnızdır.
Değil mi ki, fani dünya insan için bir gurbet ve sürgün diyarıdır. Herkes bu dünyada kendi gurbetini ve hasretini yaşamaktadır; herkes hazzıyla ve ıstırabıyla baş başa, kendi kabrini yaşamaktadır. Aslında bu dünya da bir tür rüyadır; ama hadiselerin akıntısına kapıldığımız ve tezahürleri beş duyu vasıtasıyla algıladığımız için şartlanmışız ve bu rüyayı yegâne gerçeklik sanmaktayız ve aldanmaktayız. Bir başka açıdan bakıldığında ise biz bu dünyada yaşadığını sanan mevtalarız. Kendimizi bu yalan dünyanın fani rüyasına öylesine kaptırmışız ki, ölmeden önce uyanıp işi anlamamız sanki imkânsız! Garip bir rüyanın içinde sabah akşam günleri saya saya sürüklenip durmaktayız. Herkes bu fani rüyanın bir boyutunda, kapıldığı akıntının girdabında, anlık hazların karanlığında, uyanış ve diriliş saatine kadar, gündüz ayakta, gece yatakta uykuya dalmıştır.
“Bir şeyi tutkuyla sevmek, insanı kör ve sağır eder!” (Kenzu’l-Ummal, 7851, 43766)
İnsan zaman ve mekân itibariyle nerede ve hangi şerait dâhilinde olursa olsun kendi enfus âleminde, halet-i ruhiyesine göre bir hal yaşar… Müspet ve menfi mülahazalar o anki yaşanan hâle bağlı olarak farklılık arz eder. Ekseriyetle insan ömür boyu hidayet ve dalalet arasında gider, gelir; bazen gerçeği bulur; bazen kaybeder… Bazen hatırlar, bazen unutur. Ara sıra uykudan uyanır, dünya rüyasının farkına varır, sonra gaflete dalar, tekrar uyur. Bütün şatafatlarıyla, anlık hazları, yalancı dekor ve oyuncaklarıyla dünya bir tür uyuşturucu afyon veya illüzyondur; gafletle bakanları ve farkında olmayanları uyutur ve uyuşturur. Bu illüzyondan ancak, dünyaya ukba penceresinden bakan, eşya ve hadiselere sadece ibret ve hikmet nazarıyla bakan Hak dostları kurtulur.
Ekseriyet ise, “İnsanlar uykudadırlar; ancak ölünce uyanırlar!” fehvasınca, ta ecel kapıya gelinceye kadar gaflet uykusundan uyanamazlar.
Ölmeden önce ölmenin şuur ve idrakiyle intibah ve inşirah halini yaşayan Hak dostlarının nazarında; dünya bir serabistan veya kabristandır. Dünya halkı da bu seraba aldanmış, üç günlük fani bir rüyaya gönül bağlamış mevtadırlar. Sokaklarda dolaşan şuursuz cenazelere ibret ve hayretle acıyarak bakarlar; bedenleriyle dünyada ama kalbleriyle ukbada yaşarlar. Hak dostları tezahürlere netice ve akıbet gözüyle baktıkları için sebeplere gönül bağlamazlar ve gündelik hadiselerin akıntısına kapılmazlar; kabri, mahşeri, hesab verişi ve sırat köprüsünden geçişi asla unutmadan, ömür boyu ayık ve uyanık yaşarlar… Hak dostları ölmeden önce uyanmış; işi anlamış; hesabı mahşere bırakmadan, her daim nefislerini murakabe edip hesaba çekerek; bütün fırsatlar eldeyken, bu dünyada kurtuluş adımını atmaya muvaffak kılınmış saadetli kullardır.
“Dikkat edin! Şüphesiz, Allahu Teâlâ’nın veli kullarına hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır. Onlar iman edip günahlardan sakınmakta olan kimselerdir. Dünya hayatında da ahirette de (en büyük) müjde onlaradır. Allahu Teâlâ’nın kelimelerinde (vaadinde) değişme yoktur. İşte büyük kurtuluş ancak budur!” (Yunus, 62,63,64)
“Akıbetten yana” korkan kimse geceleyin yola çıkar. Gece yol alan kimse de varacağı yere ulaşır. İyi bilin ki, Allahu Teâlâ’nın metaı pahalıdır. İyi bilin ki, Allahu Teâlâ’nın metaı cenettir.” (Tirmizi, kıyamet, 19)
“Allah’ım! Gerçek hayat, ancak ahiret hayatıdır!” (Buhari, Rikak, 1) buyurmuş Resul-i Zişan Efendimiz (aleyhissalatu vesselam)…
Ebedi ve sermedi olan ahiret hayatına nispetle, geçici ve fani olan dünya hayatı, her ne kadar bize çok uzun gibi görünse de, bir gecelik rüya mesabesindedir; lezzetleri de elemleri de yok ve hiç hükmündedir; çünkü daimi ve hakiki değildir. Acı da olsa tatlı da olsa sonunda bitecek, bir gün elden çıkıp gidecektir. Mesnevi tabiriyle: “Dünyada mal, mülk sahibi olmak, rüyada hazine bulmak gibidir!” insan nice hayallerin ardından yıllarca koşturur durur; bir şeyler buldum sanır aldanır… Nihayet bir gün kafayı mezar taşına vurunca uyanır da aldandığının farkına varır. Ne umdu, ne buldu; ömür mevhum bir hayalin peşinden koştu da ne oldu!.. Sabah oldu rüya bitti; dünyalık gafil adam bulduğunu sandığı her şeyi kaybetti. Sıfır artı sıfır, elde kaldı yine sıfır!
“Ana rahminden geldik pazara,
Bir kefen aldık döndük mezara!” demiş Yunus; macerayı böyle hulasa eylemiş…
“Her nefis ölümü tadacaktır. Amellerinizin karşılığı ise ancak kıyamet günü size tam olarak verilecektir. Artık kim ateşten uzaklaştırılıp cennete dâhil edilirse, işte o gerçekten kurtulmuş (ve muradına ermiştir). Hâlbuki dünya hayatı, aldatıcı menfaatten başka bir şey değildir!” (3/185)
İbn-i Ömer radiyallahu anhuma)dan rivayetle; “Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) efendimiz, hayatının sonlarında cemaate yatsı namazını kıldırıp selam verdikten sonra şöyle buyurdu: ‘bu geceyi görüyorsunuz ya” işte bu geceden itibaren yeryüzünde olanlardan hiç kimse hayatta kalmayacaktır.”(Buhari, ilim, 41; Mevakit, 40)
Aldanmak ve kapılmak kolay; uyanmak, işin farkına varıp akıntıdan kurtulmak zordur… Dünya illüzyonuna aldanmış milyonlarca insan hayali serabların peşinde helak olur. Dünya teknesi dolar boşalır ama uyanmak çok az kimseye nasip olur. Çoğunluk dünya rüyasına kapılarak ömür boyu uyur; rüyasında mal-mülk sahibi olur. Dünyaya dünya penceresinden bakmak insanı yanıltır ve aldatır; insan kolayca hayali suretlere bakıp kapılır; onları gerçek sanıp aldanır… tıpkı televizyona bakan ahmak seyircilerin hayali filmlere kapılıp aldanması gibi, insan da dünya rüyasına böyle aldanır!..
Algılama cihetiyle dünya ile rüya arasında fazlaca bir fark yoktur; gece rüyası sabah olunca, dünya rüyası ise kabre varınca son bulur. Bu rüyanın vaktinde farkına varıp gaflet uykusundan uyananlar akıntıya kapılıp helak olmaktan kurtulurlar…
• Mesele, bir tür rüya mesabesinde olan şu fani dünyada gelip geçici birer yolcu olduğumuzu hiç unutmamaktır.
“Kıyamet kopacağı gün, günahkârlar, (dünyada ve kabirde) bir saatten başka kalmadıklarına yemin ederler…” (Rum suresi, 55; bk: 20/103; 23/113)
İnsan ölümle birlikte hissi müşterek hayvani duyulara bağlı algılama ve yanılsamalardan soyutlanınca hakikati ayne’l-yekîn görüp anlar. Ölüm esnasında dünyaya bakan cismani pencereler kapanırken, hakikat âlemine müteveccih maveraî perdeler açılır; mesafeler ortadan kalkar; insan ruhani gözüyle hakikati görmeye başlar… Artık orada maddi duyulara bağlı kısıtlamalar zail olur; görüş, duyuş ve anlayış fevkalade kuvvetli ve keskin olur. İşte o zaman insan dünyada ne yaman bir aldanışa düştüğünü hayali serablara gönül bağlayıp aldandığını adeta kendi elleriyle gözlerini bağlayarak kör gibi akıntıya kapılıp şuursuzca körkütük yaşayıp gittiğini anlar… Anlamasına anlar ama iş işten geçtikten sonra anlamanın faydası olmaz.
Çoğu zaman idraki yanılgılar yaşarız; algılarımız bizi yanıltır ve aldatır; doğru algıladığımızı sandığımız şeylerin çoğunda hata yaparız da farkında olmayız. Milyonlarca insan hatalar yumağının içinde sağa sola savrulur durur da doğru yaptığını sanır aldanır. Bakar ama göremez, duyar ama hakikati idrak edemez; ço3ğunluk alıştığı gibi yaşayıp gider. “Dünya aldanış yurdu!” herkes bir şeylere aldanmış; bir takım serapları su sanıp gönül bağlamış, nice heveslerle yatıp kalkarlar ve umumiyetle uyanamadan mezarlığı boylarlar… Dünya, her faninin benim sanıp aldandığı ve yalancı metaına kapılıp gönül bağladığı kocaman bir serabistandır. Bu seraba aldanmayan çok azdır. Duyular ötesine uzanan maverai bir şuur, bakış ve anlayış nasip olmadıkça, bu adanıştan kurtulmak imkânsız sayılır.
Aldanış, maddi duyulara bağlı algılardan kaynaklanır… Nitekim rüya esnasında da yaşadıklarımızı gerçek sanıp aldanırız; rüyadan uyanıncaya kadar yanıldığımızı anlayamayız. Gün boyu bunun gibi bir takım hadiselerin rüzgârına kapılıp aldanırız. Dünyaya sırf maddi duyulara bağlı algılar penceresinden baktığımız müddetçe aldanıştan kurtulamayız. Tıpkı rüyadaki gibi, aldandığımızı anlayamadan, ömür boyu serapların peşinde koşarak, boş hayaller uğruna ömür sermayesini harcarız. Zaman ve mekânı algılamadan da pek çok yanılgılar yaşarız; bize çok uzun gelen dünya hayatının tamamının bir gecelik rüyadan farksız olduğunu; duyularımıza kapılıp suretlere bakarak aldandığımızı ölüp de hakikati görünce anlarız. Algılara bağlı yanılgılardan kurtulanlar çok azdır; ölmeden önce ölmenin şuur ve intibahıyla gafletten uyanıp, hakikati vaktinde görüp anlayanlardan olmak duasıyla, vesselam…
Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Mart 2014 (114. Sayı)
Yusuf Akyüz