Din dışında hiçbir ahlak teorisi “Niye ahlaklı olmalıyım?” sorusuna tatmin edici bir cevap veremez.
Kaldı ki bir ahlak teorisinin olmazsa olmazı evrenselliktir. Yani kişiye göre değişmemesidir. Bu anlamda ahlakı haz ile temellendiren Epikür (haz veren şey iyidir), ahlakı sezgi ile temellendiren G.E. Moore (iyi tanımlanamaz ama herkes sezgileri ile iyinin ne olduğunu bilir), ahlakı duygularla temellendiren David Hume (iyi duygu ile hissedilerek anlaşılır) ve ahlakı fayda ile temellendiren John Stuart Mill’den (mümkün olduğunca çok insana fayda veren iyidir) hiçbirinin evrensel bir ahlak teorisi ortaya koymaları mümkün değildir. Çünkü insanların hazları da, sezgileri de, duyguları da, fayda ve çıkarları da birbirinden ayrıdır. Bu teorilerde göreceliğe (rölativizm) düşmek kaçınılmazdır.
Din dışı ahlak teorilerinden en iddialısı ahlakı akıl ile temellendirenlerdir. Antik Yunan filozoflarının önde gelenleri (Sokrates, Platon, Aristoteles) ve ödev ahlakı ile ses getiren İmmanuel Kant bunlardandır.
Akıl, ahlakı temellendirmede önemli bir etken olsa da ahlakın evrenselliği için yeterli değildir. İnsanların nerede ise her konuda ihtilaf ediyor olmaları aklın yetersizliği için kâfi bir delildir. O halde ahlakın temellendirilmesi için aşkın bir belirleyiciye ihtiyaç vardır.
İslam ahlakı ise Allah Teâlâ’nın gönderdiği vahye dayanmaktadır. Vahyin uygun ortamda hayata aktarılmasını sağlayan da akıldır. Vahiy ve akıl. Nitekim bazı âlimler Kuran’ı Kerim’deki ‘nurun alâ nur’ (nur üstüne nur) – Nur Suresi 24/35 – ifadesini vahiy ve akıl olarak tefsir etmişlerdir.
Bir Müslüman için “Niye ahlaklı olmalıyım?” sorusunun cevabı da cennete kavuşmak veya cehennemden korunmak değil Allah’ın rızasını kazanmaktır.
“O hiç kimseye, karşılık bekleyerek iyilik yapmaz. (Yaptığı iyiliği) ancak Yüce Rabbinin rızasını istediği için (yapar).” (Leyl 92/19-20)
Kendisine tüm günahları affedildiği halde neden bu kadar ibadet ettiği sorulduğunda Allah Resulü aleyhisselatu vesselam; “Ben şükreden bir kul olmayayım mı?”(1) diye buyurmuştur. O aleyhisselatu vesselam, bu cevabı ile şayet tüm günahlarımız affedilse ve cennete gireceğimiz garanti bile olsa daima Allah’ın rızasına ulaşmak için çabalamamız gerektiğini ifade etmiştir.
Nitekim Allah’ın rızası da ahlaki erdemlerle özdeşleşmiş gibidir. Çünkü Allah; iyilik edenleri, adil olanları, doğruları, sabredenleri, sakınanları, hatadan dönenleri ve temiz olmaya çalışanları sever.(2) Bozguncuları, aşırı gidenleri, zalimleri, israf edenleri, kendini beğenen ve böbürlenenleri, hainleri, kibirlileri ve hilekâr ile şerirleri de sevmez.(3) Dolayısıyla Allah Teâlâ’nın rızasına ermek ancak ahlaki faziletlerle bezenip ahlaki çirkinliklerden kaçınmakla gerçekleşir.
Bir Müslümanı ahlaklı olmaya sevk eden asıl etken Allah rızası olmakla beraber, dinde ahlaklı olmayı teşvik için cennet ve cehennem de kullanılmıştır. Ancak bu durum bir eksiklik değil, aksine din dışı ahlak teorileri ile karşılaştırıldığında önemli bir üstünlüktür. Çünkü insanlar farklı farklıdır. Kimileri hiçbir ödül ve ceza olmadan faziletlere tutunurlarken; kimileri de ancak arzuladıkları bir ödül veya korktukları bir ceza ile fazilete uygun davranırlar. Tarih boyunca ikincilerin hep çoğunlukta olduğu da bir gerçektir. Dolayısıyla insanların çoğu göz önünde bulundurulunca, ödül ve ceza, ahlaki faziletlere yönlendirmek için oldukça etkili bir metottur.
Bunu bir eğitim süreci olarak da değerlendirmek mümkündür. Nitekim belli bir süre ödül ve ceza ile Allah Teâlâ’ya itaate yani ahlaklı davranışa alıştırılan insanlar, belli bir seviyeden sonra asıl olana yani sadece Allah rızasına yönlendirilebilirler. Dikkat edilirse İslam’ın ilk dönemlerinde nazil olan Mekki surelerde yoğun olarak cennet ve cehennem tasvirleri kullanılırken, Medeni surelerde bununla beraber “rıdvan” kavramı ile ifade edilen ilahi hoşnutluktan bahsedilmektedir.
“Allah’ın rıdvanı (razı olması) ise daha büyüktür.” (Tövbe 9/72)
Tüm bunlarla beraber öldükten sonra kavuşacağı bir nimet veya sakınacağı bir ceza için nefsine muhalefet ederek, önündeki hazır bir lezzeti terk etmek de az bir fazilet midir? Bu durum, güçlü bir imanla beraber sabrın, nefsine hâkimiyetin ve akli kemalin göstergesi değil midir?
_____________
1- Buhari
2- Bakara 2/195, Maide 5/42, Mümtehine 60/8, Al-i İmran 3/146, Tevbe 9/4, Bakara 2/222
3- Bakara 2/205,190, Al-i İmran 3/57, Enam 6/141, Nisa 4/36, Enfal 8/58, Nahl 16/23, Nisa 4/107
inzar
inzar