İnzar Dergisi İnzar Dergisi
E-dergi
Giriş Yap
İnzar Dergisi İnzar Dergisi
  • Kurumsal
    • Hakkımızda
    • Künye
    • Banka Hesapları
  • Abonelik
  • Sayılar
    • 237. SAYI
    • 239. SAYI
    • 240.SAYI
    • 241.SAYI
    • 242.SAYI
    • 247. SAYI
    • 248.SAYI
    • 252.Sayı
    • 253.SAYI
    • 254.SAYI
    • 255.sayı
    • 256.SAYI
    • 257.SAYI
    • 258. Sayı
    • 259. SAYI
  • Konular
    • Öykü | Deneme
    • KİTAP
    • PORTRE
    • AİLE
    • EKONOMİ
    • Bilim | Sağlık | Teknoloji
    • MAKALE
    • GEZİ YAZISI
    • RÖPORTAJ
    • DENEME
    • ŞİİR
    • DİĞER YAZILAR
    • MİSAFİR YAZAR
  • Başyazı
  • Yazarlar
    • Faik Enes Demir
    • Zülküf Er
    • Özkan Yaman
    • Bildane Kurtaran
    • Hüseyin Şenlik
    • Furkan Aslan
    • Mehmet Tahir Özsoy
    • Abdullah Tanrıverdi
    • Muhammed Şakir
    • Mehmet Baran
    • Mehmet Ziya Gümüş
    • Dr. Abdulgani YILDIRIM
    • Abdullah CAN
    • M. Salih Gönül
    • Mehmet Sait Özcan
    • Nurullah Titiz
    • Mehmet Zeki Ergin
  • İletişim

ADANILAN GAYE FITRATA UYGUN OLMALIDIR

2021-12-22
DİĞER YAZILAR

Paylaş

Icon

İlk insandan bugüne; bütün ilahi olan ya da olmayan dinlerin, felsefi akımların ve dünya görüşlerinin insana yönelik bir tanımı ve o tanım üzerinden onu yönlendirme çabaları vardır. En büyük çabaları ise muhataplarına hayatlarını adayacakları toplumsal ya da bireysel bir amaç sunmaktır. Bir gayeye sahip olup o uğurda yaşamak sonradan ortaya çıkmış bir şey değil, eşyanın kendi doğasında var olan bir şeydir. Her varlık ve nesne sistemdeki amacıyla var olur. Eşya, hayvan, bitki, bakteri vs. her şeyin bir varoluş gayesi vardır. Varlık gayesine uygun davranmayan her şey anlamını yitirmiş demektir. Örneğin kalemin varlık gayesi, yazmaktır. Yazma gayesine uygun kullanılmadığında artık onun varlığının bir anlamı kalmamıştır demektir. İnsanlar, uğrunda çaba harcayabileceği gayelerini kendi dini görüşünden, ideolojik bakışından veya felsefi tutumundan hareketle belirler. Bizler doğamız gereği ailemizden, ülkemizden ve içinde yaşadığımız dünyadan bir şekilde etkileniyoruz. Bunlar farkında olmasak da gayelerimizi, hayallerimizi ve fikirlerimizi besleyip bir şekilde etkisi altına alıyor. Bu anlamda son üç yüzyılımıza damgasını vuran ve hemen hemen her bireyi bir şekilde etkilemiş ve etkilemeye devam eden bir akım var: Modernizm.
  1. yy içerisinde "yeryüzünde cenneti kurmak" iddiasıyla ortaya çıkan modernizm; özellikle din, tarih, ahlak, varoluş, felsefe vb. kavramların tamamına sert eleştiriler getirerek yeni bir düşünce ve yaşayış biçimi ortaya koymaya çalıştı. Geleneğe ve geleneğin ürettiği düşünce yapısına savaş açtı. İnsan aklına sınırsız bir düşünce hakkı tanıyıp aklı putlaştırdı.
Yeryüzünü iki yüzyıl kadar etkisi altına aldıktan sonra 1960'lı yıllara geldiğimizde iddiasının mümkün olmadığını gördü. İddialarından vazgeçmiş rolü yaparak yeni bir kimlik olan Postmodernizme (modern sonrası) evrildi. Postmodernizm adı altında her türlü tüketim çılgınlığını ve sınırsız özgürlük vaadini pazarlamaya devam etti. Varoluşa dair bir amaç ortaya koymadığı için, insan isteyen ve tüketen bir tüketim nesnesine evrildi. Artık her şeyi bir meta olarak paketleyip tüketmeye çalışıyor. Modernizmin inşa ettiği bu dünyada yaşayan insanların çoğunluğu yaşamın amacına dair düşüncelerden bağımsız bir hayat sürüyor. Bu onun ufkunda muazzam bir daralmaya sebebiyet veriyor. Günümüzde “Ben kimim, nereden geldim nereye gidiyorum, varlık amacım nedir?” gibi sorgulamaların az olmasının en temel sebebi budur: Ufuk daralması. Oysa ilk günden beri dinin bizi çağırdığı dünya görüşünün merkezinde sonsuzluğu temsil eden Allah tasavvuru var. Modernizm ise dünya görüşünün merkezine insanın bizzat kendisini alıp heva ve hevesinin kölesi kılar. Modernizm, II. Dünya Savaşının sonlarına dek dinler karşısında adım adım güçlense de, son 70 yıldır din modernite karşısında gücünü toplamaya başladı. Dinin taşıdığı potansiyel, modernizmin hapsettiği krizin farkına varan insanların dikkatlerini çekiyor. Kendisini tüketim nesnesi haline getirmeye çalışan modernizmin çarklarından kurtulmaya çalışan ve bir gaye uğruna yaşamını sürdürmek isteyen insanlar da mevcut. Burada sorulması gereken soru şudur: Hangi gaye, uğruna yaşamaya ve gerekirse ölmeye değer? Nihayetinde bir ömrü boşuna harcamak da var işin ucunda. Bir örnek olarak; Alman nasyonalizmini(ulusçuluk) hayata geçirmek isteyen Adolf Hitler de bir gayeye sahipti. Gayenin kendisi de uğruna ölenler de hepimizin malumu. Oysa İslam’ın gayelerini gaye edinmek fıtratla uyumluluk ortaya çıkarır. Aksi halde fıtratla uyumlu olmayan bir gaye, nihayetinde derin hüzünler ve büyük pişmanlıklar doğurmaya müsaittir. Çünkü adanılan gaye, eşyanın hakikatiyle ve fıtratla uyumlu olmadığında bir zaman sonra harcanan emeğin bir anlam ifade etmediği ortaya çıkıyor. Bizler, Allah’ın bizi fıtratla uyumlu bir gaye uğruna yarattığına iman ediyoruz. Böyle iman etmiş olmamız sadece ön kabullerimizden kaynaklanmıyor. Tarihsel tecrübeler de şahittir ki; insan ne zaman fıtratla uyumlu bir gayeye bağlı bir yaşam sürmüş ise gerek bireysel gerek toplumsal anlamda bunun olumlu karşılıklarını mutlaka görmüştür. Kur’an ve Sünnet ışığında incelendiğinde, İslam’ın gayesini 4 başlıkta incelemek mümkün.
  • Allah’a kulluk/ibadet (Zâriyât Suresi - 56. ayet)
  • Yeryüzünde Allah adına halifelik (Bakara Suresi - 30. ayet)
  • Zulme uğrayanlara özgürlük (Bakara Suresi 193. ayet)
  • Allah’la insan arasındaki engelleri kaldırmak (Cihad ayetlerinin tamamı)
Özellikle halifelik meselesine iyi odaklanmalıyız. Rabbimiz bu ayette bize yaratılışımızın temel gayesini söylüyor. Bizler bu dünyaya Rabbimizin yönlendirmeleriyle yeryüzünü adaletle yönetmek, ıslah ve inşa etmek için gönderildik. Kendimizi konumlandırmamız gereken nokta budur. Heva ve hevesini tatmin etmek veya bize dayatılan sahte amaçları yerine getirmek için bu dünyaya gelmedik. Hz. Muhammed (s.a.v)’in peygamberliğinden önce 20’li yaşlarında iken Mekke’de Abdullah bin Cü’dan’ın evinde ‘zulme sessiz kalmamak ve zayıfların hakkını aramak’ üzerine kurulu Erdemliler Hareketine üye olması bu konuda bizlere çok şeyler söylüyor. Daha peygamberlik yokken bile varoluşuna bir gaye arıyordu. İçinde yaşadığı toplumun Allah, ahiret ve hesap yokmuş gibi yaşamaları onu derinden huzursuz ediyordu. Çünkü inanıyordu ki “erdemli” bir insan, yaşadığı toplumdaki zulümlere sessiz kalamazdı. Yaşamını, sadece tüketerek, kendini düşünerek, arzularını tatmin ederek ve toplumsal olaylara tepkisiz kalarak geçiremezdi. Böyle bir yaşamın hayvanlar gibi olmaktan bir farkının olmadığını fark etmişti. Yaşadığı bu huzursuzluk, onu ömrünün yaklaşık 5 yılını ara ara Hira mağarasında inzivaya çekilmesine sebebiyet vermişti. Çünkü diğer dinler ve Mekke’nin mevcut anlayışı ona hayatın anlamı olabilecek ve bu uğurda ömrünü verebileceği bir gaye sunmuyordu. Mekke’de nübüvvet güneşi doğduktan hemen sonra Resulullah Aleyhisselam, vahiyden beslenerek çağrısına kulak veren her bir sahabesine yukarıda sıraladığımız bu gayeleri aşıladı. Yaşamın içerisinde bocalayan, yönünü ve yolunu kaybetmiş o topluma fıtratlarında mevcut olan hakikati hatırlatmış, uğruna yaşayacakları ve gerekirse ölecekleri fıtratla uyumlu bir amaç sunmuştu. Bugün Müslüman olduğunu iddia eden bizler iyice bilmeliyiz ki; İslam’a teslim olmak tam da bu gayeler uğruna yaşamayı ve gerekirse ölmeyi göze almak demektir. İslam, bizleri yaratılış gayemize uygun bir yaşam için mücadeleye çağırıyor. Bu mücadeleyi vermedikçe İslam’ın yaşama ve varoluşa dair reçetesinden hakkıyla istifade etmek mümkün olmayacaktır. Sezai Karakoç Müslüman kimliğine sahip olmanın ne anlama geldiğini şu sözlerle ifade ediyor: “Kendimin bir diriliş eri olduğuma inanıyorum. Bir diriliş cephesi bulunduğuna ve kendimin de o cephede bir savaş adamı olduğuma, olmam gerektiğine inanıyorum… Ben, iman haykıran, sessizliğinde iman çınlayan şehirlerin mimarı olmalıyım. Müslüman olmak bana bu görevi yüklüyor.” Bugün dünyada zulüm, isyan ve haksızlık almış başını gidiyor. Modernizm aracılığıyla amaçsızlık zehri insanların damarlarına enjekte edilmiş. İnsana bir tüketim nesnesi gözüyle bakılıyor. İslam dışında hiçbir din ya da fikir bu krizden nasıl çıkacağımıza dair esaslı bir çıkış yolu sunamıyor. Bir yol göstermeye çalışanlar ise bizleri başka çıkmazlara sürüklüyor. Bizim elimizde ise İslam’ın sunduğu reçeteden başka bir reçete bulunmuyor.    
inzar

Paylaş

Son Eklenenler

2023-11-23 DİĞER YAZILAR

KUDÜS MESELESİ IRKİ DEĞİL AKİDEVİDİR

[...]
2023-11-22 DİĞER YAZILAR

KUDÜS DAVASI ALELADE BİR DAVA DEĞİLDİR

[...]
2023-09-22 DİĞER YAZILAR

Şeytan’ın Saptırma Hırsı

[...]
İnzar Dergisi

Aylık İlim ve Kültür Dergisi

Menü
  • Kurumsal
  • Abonelik
  • Sayılar
  • Konular
  • Başyazı
  • Yazarlar
  • İletişim
Konular
  • MAKALE
  • DENEME
  • ŞİİR
  • DİĞER YAZILAR
  • MİSAFİR YAZAR
İletişim
  • Göztepe Mah. Mahmutbey Cad. İstoç Oto Ticaret Merkezi 3. Cadde N Blok No:6/103 Bağcılar/İstanbul
  • (0212) 562 60 06
  • inzardergisi@inzardergisi.com

© Tüm Hakları Saklıdır | İNS AJANS