Abdurrahman Arslan ile ayın röportajı...
İnzar Röportaj/Söyleşi
Hocam, İslami cemaat ve oluşumlar sürekli olarak Müslümanlar arasında vahdetten söz etmektedirler. Ama biliyoruz ki vahdet, birleştirici unsurlar olmadan gerçekleşmesi zor. Kanaatimizce bu birleştirici unsurların en önemlilerinden birisi de Müslümanların kadim tarihleri boyunca kurdukları ve ümmet tarafından kabul görmüş kurumlardır. Ama yaşadığımız coğrafya açısından ele alacak olursak laik sistemle beraber bu kurumların hepsi lağvedilmiş. Sayın hocam sorularıma geçmeden önce bu açıklama hakkında söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Evet, senin burada söylediklerine itiraz etmiş gibi olacağım ama maksadım itiraz değil. Belki bunun alt yapısını tamamlamak. Kanaatime göre Müslümanların vahdetini sağlayan kurumlardan çok; bu kurumlar vahdeti sağlayan değerlerin üreticisi olmaları açısından önemliydi. Yani doğrudan doğruya kurumlar aracılığıyla vahdet sağlanmıyordu. Ama biz bu kurumların ürettiği İslami bilgi, (özellikle de bunların en başında fıkıh geliyor) Müslümanlar arasında bir vahdet oluşmuştu. Neyle oluşmuştu bu, biliyorsunuz Müslümanın hayatını tanzim eden fıkıhtır. Bir kere her şeyden önce benim kanaatim bugün Müslümanlar arasında vahdetin olmayışının nedeninin önemli sebeplerden birisi Müslümanların bir cemaat ve fıkıhlarının olmayışlarıdır. En azından bir kısmı için söyleyelim. Çünkü vahdet/cemaat buna bağlı bir fıkıhla oluşur. Bu sizi toplum dediğimiz kavramdan ayırır. Çünkü Müslümanların meydana getirdiği toplumun adı cemaattir, millettir, ümmettir diyoruz biz buna. Mesela toplumdur, ulustur demiyoruz. Bir kere bu temel sosyolojik tespit açısından bence Müslümanları çağdaş dünyanın topluluklarından, çağdaş dünyanın sosyolojik gerçeğinden ayıran bir şeydir. Dolayısı ile vahdetin olabilmesi bence her şeyden önce iki şeye ihtiyaç gösterir. Birisi bir fıkıh gerektirir, bir de tabi ki bir fakihi gerektirir. Müslümanların nasıl ki önderi peygamberse, (bugün) çağdaş Müslümanın ya da günümüz Müslümanın ya da tarihteki Müslümanın bence bir bakıma önderliği fakihtir. Tabi ki buna bağlı olarak da bir fıkıhtır. Biz uzun süreden beri kendimize bir ait bir fıkıh geliştiremediğimizi düşünüyorum. Geliştirdiğimizi düşündüğümüz fıkıh ise modern dünyaya uyum sağlayan bir fıkıh anlayışı oldu. Bu ise bizi “modern toplum” haline getirdi. Ama İslami bir topluluk, İslami cemaat, İslami bir millet haline getirmedi. Yani demek istediğim mesele çok daha derinlerde yatan bir meseledir bu. Yani “biz cemaat olalım” dediğimizde olamıyoruz. O yüzden bence Müslümanlar uzun zaman vakıf kurmayı, örgüt kurmayı, dernek kurmayı cemaat olmakla karıştırdılar. Cemaat, dediğim gibi iki şeyi şart koşar. Biri fakihtir, biri de fıkıhtır. Bu ne demektir; bir merkez etrafında hayatınızı yeniden düzenlemek demektir. Bu düzenlemeye bağlı olarak en önemli şey de gündelik hayatımızda sünnetin artık olamayışıdır. Sünnet olmadan biz ne tekrar bir dirlik oluşturabiliriz ne de hayatı İslami bir hayat haline dönüştürebiliriz. Yani dikkat edin artık adım adım hayatımızdan sünnet kovulmaktadır. Sünnetten çok bahsettiğimiz halde bir sünnet hayatımızdan kovulmaktadır.
Hocam ilk sorum şu; Kemalist rejim kurulur kurulmaz neden kurumlarımızı (medreseler, tasavvuf dergâhları, tekke ve zaviyeler, en önemlisi de hilafet kurumunu) hedef aldı.
Şimdi burada aslında yapılması gereken şey şuydu. Müslüman toplum üzerinden bir proje geliştiriliyordu. Bunun esas temelinde yatan en esas unsur da harflerin değiştirilmesiydi. Kişisel kanaatim; Müslüman toplum üzerindeki bir projeydi bu. Ya da Müslümanların bir kısmı üzerinde diyelim. Bu projenin başlangıç noktası da bildiğiniz gibi harflerin değiştirilmesiyle oldu. Çünkü harf sizi bir kere kutsal kitabınızdan uzaklaştırmış oldu. Zaten Batı’da Hıristiyanların Hıristiyanlıktan ciddi şekilde kopuşu İncil’in Latinceden yerel dillere tercümesiyle başlar. Bu aslında günümüzün İslamcı anlayışına da biraz benzerdir. İşte orda da şöyle diyordu; “Artık ben de İncil’i anlayabileceğim” diye Martin Luther söylediği bir söz vardır. Dolayısıyla burada kendi dilinizde kendi kutsal kitabınızın ne dediğini anlıyorsunuz fakat aynı zamanda da bu giderek o dilin unutulmasını o dil üzerinden ilim yapmak geleneğinin de kopmasına sebebiyet veriyor. Yoksa burada Arapça gönderilmiş bir kitabın Türkçe ya da Kürtçe de ne söylediğini öğrenmek elbette güzel bir şeydir. Fakat mesele sadece burada kalmadı. Dikkat edin bakın bugün tefsirler, mealler bence Kur’an’ın önüne geçti. Bu da Müslümanları tehdit eden önemli bir şeydir. Biz Müslümanlar şuna cevap vermeliyiz; “bütün bu tefsirlerle, bütün bu meallerle biz nereye varmak istiyoruz?” Bu sözün cevabı; “İslam’ı anlamak” olamaz. O zaman anlaşılmayan bir din üzerinden konuşuyoruz demektir ki bu bence İslam için hoş bir laf değildir. Burada ki proje şuydu; Müslümanların üzerinde uygulanmak istenen bir proje vardı. O proje de; Müslüman bir toplumun batılı bir toplum haline getirilme sürecidir. Böyle olunca da tabi ki ilk iş bu coğrafyada dil ile başladılar. Arkasından hemen dikkat ederseniz çok geçmeden İslam’ın bilgi üreten kurumları söz konusu oldu. Bunun da en başında ne vardı? Medrese vardı. Medresenin gitmesi ne demekti? İlim ehlinin gitmesi demekti. İslam’ın ilim ehlinin ortadan kalkması demekti. Peki, İslam’ın ilim ehlinin ortadan kalkması ne demekti? Artık İslam’dan üreteceğimiz bilgi kaynağının kurutulması söz konusuydu. Ve nitekim de bütün bu uygulamanın öyle olduğunu gördük. Biz genel olarak bilgi üretmekten çok dün üretilen bilginin tekrarı üzerinden bugüne geldik. Onun için “modern dünya” ile “modern bir toplum olmak nedir?” onunla hesaplaşmadan bugüne geldik. Bence Türkiye’de uygulanan bu proje büyük nispette de bu projeyi yapmak isteyenlerin niyetlerine uygun bir şekilde gelişti. Ve bir Müslüman toplum bugün sokakta gördüğünüz gibi artık birçok mahremiyetini aleni olarak yapan bir toplum haline geldi.
Hocam medrese konusuna değinirken bilgi kaynağımızın kurutulmak istendiği hakikatine dikkat çektiniz. Peki, tasavvuf dergâhları ile tekke ve zaviyelerin hedef alınması konusunda neler söyleyeceksiniz?
Bunlar (medreseler, tasavvuf dergâhları, tekke ve zaviyeler) aslına bakacak olursanız toplumun nabzını tutan şeylerdi. Medrese başta olmak üzere tasavvuf dergâhları, tekke ve zaviyeler toplumun nabzını tutan kurumlardı. İslamcı düşünce de aslında bunlara karşı bir davranış aldı. Kanaatime göre –kendimi de İslamcı biri görerek bunu söylüyorum- İslamcılığın en büyük yanlışlıklarından biri bu toplumun geleneğine ve tasavvufuna karşı çıkmasıdır. Dolayısıyla buradaki, cumhuriyet döneminin karşı çıkışı, bunları yasaklaması bence önemli unsurlarından biri şuydu; bu kurumlar toplumun nabzını ellerinde tutuyorlardı. Dolayısıyla ciddi şekilde bir direnç kaynağı oluşturuyorlardı. Unutmayın son iki yüz yıl içerisinde Batı’ya karşı en başarılı mücadeleyi verenlerin hemen hemen hepsi tasavvuf kaynaklıdır. Said-i Nursi’den Şeyh Şamil’e, Ahmed Es-Senusi’den Hasan El-Benna’ya kadar hepsi şu veya bu şekilde tasavvufun tezgâhından geçmiştir. Onların haricinde, bunların kalibresinde daha bir adam yetişmiş değil. Tasavvuf elbette tamir edilmelidir, bir takım aksaklıkları vardır, özellikle tarikat tecrübesi. Ben, özellikle tarikatla tasavvufu biraz ayırıyorum. Çünkü tarikatlar son iki üç yüz yıl içinde baya deforme olmuşlardır. Onun için tasavvuf bana göre Müslümanların entelektüel dünyalarının bir mahsulüdür. Yani akım üzerinden, insan üzerinden Batı felsefesinin çok ötesinde söz söylemiştir tasavvuf. Ama bunu o gözle yeniden nasıl ele alıp bakacağız? Bence asıl problemin kendisi bu. Yani biz Müslümanlarla ilgilidir. Yani tasavvufun insan hakkında söyledikleri ile batıdaki Eflatun’un, Aristo’nun söylediklerinin çok çok ötesinde bir şeydir. Farklı bir paradigmadan ama çok çok farklı bir şeydir bu. Bundan dolayı da bütün bunlar toplumun nabzını tutan şeylerdi. Yani gündelik hayatında insanların nabzını tutuyordu. Bu çok önemlidir, yani bir Müslüman toplum olacaksa eğer gündelik hayatında o insanların nabzını tutan bir şeylerinin olması lazım. 21. asırda tasavvuf bizim için çok önemli bir şeydir. Nitekim bunun yakın dönemde kendi çocukluğumda gördüğüm ama aşağı yukarı şimdi silinmeye başlayan Doğu’daki Nakşiliğin etkisi ve medresenin etkisine baktığımızda -modernlerin gözü ile değil de- bütün bu modernliğin kirliliğinden az da olsa korunmuş bir zihinle bakacak olursak bence burada yakın dönemde doğudaki Nakşiliğin ve medresenin toplum üzerindeki, Müslümanlar üzerindeki gündelik hayatı yeniden kurma/inşa etme, yeniden üretme anlamındaki o büyük işlevini görmek mümkündür. Biz bunu görmemezlikten gelerek bunları yok sayamayız. Bunları yok saydığımızda da ortaya başka bir topluluk çıkacaktır. Bakın bugün Doğu’da da gördüğümüz bir pop gençlik söz konusudur. Zaten açıkça bunu artık burada –batıda- görüyoruz. Dolayısıyla da kanaatime göre hayatı İslamileştirmenin en önemli unsurlarının başında kurum olarak İslami bilgiyi üreten medreseler gelmektedir. Sonra da o medresenin bilgisini diyelim hayatın inşası hususunda, hayat ilişkilerini düzenleme, sünneti ihya etme anlamında bence tasavvuf önem taşıyor. Bunlar olmadan geleceğin dünyasında Müslümanların hiçbir söz hakkı olmayacaktır. Bu modern ya da postmodern dünyaya Müslümanlar teslim olacaklardır. Dolayısıyla bu bilgi kaynakları -başta medreseler olmak üzere- olmadan Müslümanların gelecek hakkında fazla ümitvar olmaları mümkün değildir. Bakın bu, ilahiyat fakülteleri ile imam hatip liseleri ile olmaz, olacak iş değildir. Onlar bu kritik medreselerin yok edildiği, Müslümanların ölülerini gömecek hoca bulamadıkları dönemin fevkalade şartlarının ürünüdür. Artık o şartlar değişti. O şartların ürünü olan şeylerle biz geleceğimizi kuramayız. Bence şu anda Türkiye’de bu kadar imam hatip lisesinin ya da özellikle de ilahiyat fakültesinin kurulmakta olması bir ihtiyacın karşılığı değildir. Bu, var olması muhtemel ya da Müslümanların kurmak isteyecekleri muhtemel medreselere bir alternatif olarak üretilmektedir. Bu konuda çok uyanık olmak lazım... Öyle düşünüyorum. Bilhassa bu kurumların Doğu’daki halen kalıntıları devam eden, bunların yeniden ihyası ama ciddi bir şekilde üzerinde düşünülerek deforme edilmeden, modernleştirilmeden, yeniden bunların üzerinde bizim ilim geleneğimize, klasik ilim geleneğimize dönebilmemiz için yani fıkıh, fıkıh usulüne, tefsir, tefsir usulüne, kelam, kelam usulüne bütün bunlara sağlıklı bir şekilde dönebilmemiz için bizim klasik eğitim dünyamız olan medresenin yeniden ihya edilmesi gerekir. Ve bence bu doğudaki arkadaşlarımızın da ve bizlerin de görevidir.
Hocam 1924’te hilafet makamının hedef alınması hakkındaki görüşlerinizi sorsak?
İslam’ın Vatikan anlamında merkezli bir anlayışı yoktur (Elhamdulillah). Bir yönü ile de İslam’ın bir merkezi vardır; o da Kâbe’dir. Gündelik hayatımızın bütün ibadetlerini yaparken oraya doğru yöneliyoruz. Bu hayata yönelik bir yöndür. Bir de tabii ki tırnak içinde diyelim siyasi bir merkezi vardır Müslümanların. Bu da hilafet merkezidir. Hiçbir tencerede yemeği, kapağı olmadan pişiremezsiniz. Bence hilafet bu kapaktır. Yemeği pişen tencerenin kapağıdır hilafet. Tencere olacak, içindekiler olacak ki hilafet de olsun. Hilafet varken içindekiler olmaz. Yani şunu demek istiyorum. Biz Müslümanlar cemaat, ümmet ya da millet olmadan ya da küçük küçük yüzlerce cemaat bile olsak (ki bugün böyledir) hilafet olmaz. Cemaatin olmadığı bir yerde hilafetten bahsedilemez, o olmadan zaten Müslümanların siyasi temsillerinin mümkün olmayacağı açıktır. Bunu herkes de biliyor. Hilafet Müslümanların tarihteki/gelecekteki siyasi temsilidir. Ama üzerinde bence düşünülmesi gerekir; biz İslamcı düşünce hilafetle, İslam devleti kavramı ile modern devleti birbirine çok karıştırdık. Esas bizim problemimiz buradan geliyor. Bunun için ben sizin sorularınıza cevap verirken nasıl söyleyeyim çok tereddütlü cevaplar veriyorum. Çünkü bütün bunların hepsinin üzerinden konuşulması gerekir. Ben kaç senedir “devlet” kavramı üzerinde “siyaset” kavramı üzerinde okuyorum. Bütün bunların yeniden okunması gerektiğini düşünüyorum. Yeniden “siyaset nedir?” sorusunu sormamız gerekiyor. “Hilafetten ne anlıyoruz?” onu düşünelim. Hilafet bir devletin karşılığı değildir. Hilafet daha başka bir şeydir, daha başka türlü bir iktidardır. Ama bu modern iktidardan başka bir iktidardır. Tabii bu da olmadan Müslümanların birliğinden bahsetmek mümkün değildir.
Hocam, anlattıklarınız bu kurumların önemi açısında gayet yerinde ve güzel tespitler. Yalnız şunu sormak istiyorum, Kemalist rejim ne oldu da başa geçer geçmez hilafet makamını hedef aldı ve sonrasında bu makam lağvedildi. Bundaki sebep, gaye ve amaç neydi?
Batı hilafetin toparlayıcı bir güç olduğunu biliyordu. Özellikle de Osmanlı İmparatorluğu’nun bölünmesiyle birlikte hilafetle ilgili İslam dünyasındaki duyarlılığı gördüler. Ki bu her zamanda vardı aslında… Osmanlı’da da aslına bakarsanız bir yere kadar da sembolik hal almıştı hilafet. Burada bunu söylememiz de lazım… Batı burada bu sembolün/gücün olmasını istemedi. Kendine karşı bir tehdit olarak gördü. Bugün tekrar böyle bir şeyden bahsedilse yine tereddütle bakılacağını söyleyebiliriz.
Tabiri caizse kurumlarının kapatılması ile birliktelikleri dağıtılmış Müslümanlar bu kurumları ihya için ne gibi faaliyetlerde bulundular ve kıt imkânlarla ne kadar başarılı olabildiler, sizce?
Valla doğrusunu isterseniz eğer bizim bu coğrafyadaki insanlardan bahsedersek bence çok müthiş bir mücadele vermişler. Bu kurumları ihya etmekten çok mevcudu kurumaya çalışarak; çünkü her şeyin yasak olduğu bir zamanda siz zaten onu çöpüyle yaşatamazsınız. Ama bunların muadillerini kurmaya çalıştılar, bu hali ile büyük bir emek verdiler. Fakat biz bugün dönüp baktığımızda bunu başarılı ya da başarısız kategorisi içinde düşünmüyoruz ama artık günümüzde bu getirdiğimiz kurumlar ilahiyat fakülteleri, imam hatip liseleri gibi kurumlar geleceğimiz hususunda onların bize çok büyük bir açılım getirmeleri mümkün değildir. Çünkü bugün buradaki temel sorun şudur; bilginin yeniden üretilmesi. Ancak bu medrese dediğimiz, İslam’ın bilgi müessesesi olan medresede mümkündür. Eğer biz modernliğin, modern bir toplumun haricinde, sadece İslam’ın bilgi geleneği içerisinde bilgi üreteceksek bu geleneğin temsilcisi medresedir.
Bunu biraz mukayeseli konuşursak; esas problemin kendisinde bu vardır. Ve bu gördüğümüz eğitimden dolayı da biz genel olarak ne kadar Müslüman olursak da olalım, takva ehli olursak da olalım ama biz bu eğitimin kirlettiği zihinlerle Müslümanların sorunlarını yine bu bilgi ile bakıyor ve Müslümanca bir çözüm arıyoruz. Bence önce burada Müslümanca bir zihinle bakmamız lazım. Müslüman bir zihinde inşası da ancak bu tür kurumlarda elde edilen bilgi ile olur, üniversite de değil. Ben üniversitenin bize çok faydalı olacağını düşünmüyorum.
Hocam Müslümanların tecrübesi de göz önünde bulundurularak bu kurumların yeniden ihyası için Müslümanların üzerine düşen yükümlülükler nelerdir? Bu yükümlülük sahibi Müslümanlar bu yükümlülüklerini sizce ne kadar yerine getirebiliyorlar?
Bence getiremiyorlar. Hepimizin üzerine bu farz-ı ayndir. Biliyorsunuz bazen ortada bir şey yoksa eğer, ihtiyacın giderilmesi; farz-ı ayn olur. Birileri sorumluluğu üzerine alırlarsa da bu farz-ı kifaye halini alır. Bence bu kurumların bugün inşası bir tane de olsa Müslümanların üzerine farz-ı ayndir. Müslümanlar öğrenci yurtları yapmakta, binlerce öğrencilere burs dağıtmaktan çok artık bu kurumlar üzerinde odaklanmalıdırlar. İsterseniz biraz daha açıklamalı bir şeye gidelim. Medrese ile üniversiteyi mukayese edelim. Şimdi batıda üniversitenin görevi batılı bir toplumun tarih içindeki akışı sırasında karşılaştığı sorunları çözecek bilgiyi üretmektir. Bu aşağı yukarı bin yüz yıllarında kurulan batılı üniversitelerin görevi bu olmuştur. Bizde de medresenin görevi Müslüman bir toplumun tarihsel akışı içerisinde karşılaştığı sorunları çözecek İslami bilgiyi üretmektir. Medresenin görevi budur. Fakat bu son dönemlerde “medresenin içi boşaldı, medrese çürüdü, medrese cevap veremiyor” dediler ki bana göre çok yanlış bir teşhisti. Çünkü bunlar medreseden teknik, teknolojik, top, tüfek yapmalarını istediler. Hâlbuki medresenin görevi bu değildir. Batıda üniversitenin görevi de bu değildi aslında. Aşağı yukarı 1850 yıllarına kadar bizim sosyal-beşeri dediğimiz bilgi üretilirdi üniversitelerde. İlk defa teknik dallar 1860 yıllarında batı üniversitelerinde okutulmaya başlanmıştır. Dolayısıyla bizde İslamcı düşünce, medresenin içinin boşaldığını, çürüdüğünü söylemiştir. Bence bu medreseye karşı çok büyük bir ithamdır, haksızlıktır ve de içi boş bir ithamdır. İçinin boş olduğunu kim söyledi, neden boş olduğunun da birilerinin bize söylemesi lazım. Dedik ya Müslümanların sorunlarını çözmekle mükelleftir medrese. Mesela bugün İran’daki Kum Medreseleri, Nijerya’daki, Britanya’daki medreselerin oradaki Müslüman toplumun iyi kötü sorunlarını çözecek bilgi üretiyorlar. Çünkü temel gaye şudur; bir Müslüman toplumun Müslüman olarak kalmasını sağlamaktır. Esas medresenin bilgisi budur, amacı budur, hedefi budur. Ben bu toplumun sorununu İslam’a göre nasıl çözerim ki toplum Müslüman kalsın. Siz başkalarının araçlarıyla, bilgisiyle, yöntemleriyle bir toplumun sorunlarını çözmeye kalkarsanız, o toplum bir süre sonra Müslüman bir toplum olmaktan çıkar. Esas meselenin böyle bir tarafı vardır. Elbette ki medreselerin bir kısmında problem vardır. Bunu görmemezlikten gelemeyiz. Ama nihayetinde medrese bizim klasik ilim geleneğimizin ana yurdudur. Eğer yeni bir usul icat etmek isteyenler varsa icat edebilirler. Fakat medrese birçok konuda usul inşa etmiştir. Bunun Şafii’ye kadar uzanan bir geleneği vardır. Usul çok ideolojik bir şeydir. Batıdan bir usul ile siz İslam’ı okuyamazsınız. Batıdan getirdiğiniz bir yöntem ile İslam’a bakamazsınız, baktığınız zaman o usul o yöntem İslam’ı deforme eder. Dejenere eder İslami bilgiyi. Bundan dolayı da medresenin bilgi üretme usulü, bilgi üretme geleneğinin bence yeniden koptuğu yerden yeniden inşa edilmesi gerekir diye düşünüyorum.
İhya edilecek kurumlar arasında bir sıralama yapılacak olunursa, (tabi Müslümanların realitesi de göz önünde bulundurularak) sizce öncelik hangilerine verilmeli, niçin?
Bana göre en başta medrese. Çünkü bugün postmodern bir dünyada yaşıyoruz. Postmodern bir bilgi ile zihinlerimiz kirleniyor, hiç farkına varmadan kirleniyor. Televizyonla, sokakta reklamla, onla, bunla her gün herkesin cebindeki internet ile otomatikman kirleniyor. Biz bu Müslüman zihni nasıl koruyacağız kirlilikten. Bu ancak İslami bir bilgi biçimi ile olabilir. Bu bilgi biçimini de üniversitede bulamayız. Ancak medresede bulabiliriz. Dolayısıyla Müslümanların bugün en önemli ihtiyaçları bilginin kaynağı olan medresedir. Çünkü bilgidir her şeyi değiştiren, insan amelleri bilgi üzerine kuruludur. Sizin, bizim İslam dediğimiz, iman dediğimiz şey nedir? Bilgidir. Allah’ın gönderdiği bilgilere iman etmiş olmamızdır. Vahiy nedir? Bir bilgidir. Bize bilgi olarak geliyor. Dolayısıyla burada medresenin yanında hayatın bu medresedeki bilgi ile kuran–tabi burada sünneti de esas alarak- ikinci hususta tasavvuftur. Bence Müslümanların önümüzdeki yıllarda bu iki şeye çok ihtiyacı vardır. Ha burada dejenere olmuş bir tasavvufu her gün televizyonlarda anlatıyorlar. Bir kere bu tehlikeyi de iyice göz önüne alalım. Şeriattan bağımsız bir tasavvuf olamaz. Onun için deformasyona uğramış Mevlevilikti diğerleridir olmaz. Bu aslında birazda batılı emperyalistlerin de istediği bir şeydir. Bu yüzden de sürekli televizyonlarda insanlara empoze edilmektedir. Ben Nakşiliğin İslam dünyasının çok fazla özünü kaybetmemiş tasavvuf geleneği olduğunu düşünüyorum. Bunun bence ihya edilmesi lazım. Bundan dolayı da bunu temsil edenlerin yaptığı yanlışlıklardan çok temsil ettikleri iyi şeylere dikkat etmemiz lazımdır diye düşünüyorum. Bir de bir tarikat şeyhinin kendisine bakarak tasavvufu eleştirmekten vazgeçelim. Bizim esas problemlerimizden birisi de budur. Tasavvuf bizim ilim geleneğimizin bir parçasıdır. Tasavvuf insanı inşa etme imkânıdır. Benim kişisel kanaatim odur. Ve bugüne kadar da bence tasavvufun haricinde Müslümanlar başarılı şekilde cemaatler kuramamıştır. Dolayısıyla Müslümanların eğer cemaat olmak istiyorlarsa, fıkıhla beraber tasavvuf la da aralarını düzeltmeleri gerekir.
Hocam, İmam Gazali İslami ilimlere yapılan taarruzlar dolayısıyla “dini ilimlerin ihyası projesini” icra etmesi gibi bizim de bu zamanda kurumları ihya projesini icra etmemiz gerekir kıyasına ne kadar katılırsınız. Sizce ehemmiyet açısından böyle bir kıyas yapılabilir mi?
Böyle bir kıyas yapılabilir. Evet, İmam Gazali bazılarının söylediğinin tam aksine İslam düşüncesini yok olmaktan kurtarmıştır. Eğer deyim yerindeyse felsefecilerin başları üzerine çevirdikleri İslam düşüncesini Gazali ayakları üzerinde inşa etmiştir. Allah ondan razı olsun. Allah onun yerini cennet eylesin. Bence son dönemdeki İslam düşüncesini tehlikeli filozofların elinden yok olmaktan kurtaran, onların getirdiği tehlikeye karşı müthiş şekilde savunan ilim ehlimizdir Gazali. Bence onunla ne kadar övünsek azdır. O İslam bilgisini batıdan gelen kirliliğe karşı koruyan birisidir en azından. Bizim o çok zaman yücelttikleri –evet ben ki tıbbi yönden falan İbn-i Sina’ların, Kindi’lerin birçok katkıları olabilir ama onlar aynı zamanda da Batı düşüncesini İslam düşüncesine sokan iyi ya da kötü niyetle (ki iyi niyetleydi) sokan, getirdikleri kirliliklere karşı bizi koruyan Gazali olmuştur. 21. asırdaki Müslümanların ihtiyaç duyduğu şey yeni Gazalilerdir. Biz yeni Gazalilerimizi eğer yetiştiremezsek biz yine batı düşüncesi karşısında perişan olacağız. Aynen bugünkü perişanlığımız devam edecektir. Bizim bu perişanlıktan kurtulmamızın tek yolu yeni Gazalilerimizin yetiştirilmesiyle ilgilidir. Buna şiddetle de ihtiyacımız vardır. Bundan dolayı diyorum; bunun yolu medresedir, bunun yolu tasavvuftur. Gazali’nin o gün yaptığı, biz Müslümanların bugün ihtiyaç duyduğu şeylerdir. Bakın biz Müslümanların sorunları vardır, Türkiye’de Kürtlerin sorunları var, kalkınma, büyüme, ekonomik gibi bir takım sorunlar edinmişlerdir. Sorunlar bence konjonktüreldir. Yüz, yüz elli yıl önce bugün Kürtlerin yaşadığı sorunlar yoktu. Bir rejim geldi, bir sürü sorun çıkardı. Yüz, yüz elli yıl önce Müslümanların kalkınmak, ilerlemek, zengin olmak gibi bir sorunları yoktu. Ama böyle bir rejim geldi onları bir sorun haline getirdi. Bunlar konjonktüreldir, elbette ki bu hakların, sıkıntıların giderilmesi/çözülmesi gerekir. Konuşulmaktan alıkonulmuş, gasp edilmiş bir anadilin elbette iade edilmesi gerekir, fakat bu konjonktüre de çok fazla takılmamak gerekir. Bunu önemsemediğimden dolayı değil, Müslümanları ve Müslüman Kürtlerin de esas sorunları da vardır. Bugün İslam bir tehdit altındadır. Ve nihayetinde de bu tehdide karşı Müslümanların bence Gazali’nin yaptığı gibi İslam ilimlerinin yeniden ihya etmeleri söz konusudur. Bakın Müslümanlar bu konuda yeteri kadar paraya sahiptirler. Ve çok para masraf ettiler. Öğrenci yurtları dediler, burslar dediler. Bence bu konuda hiçbir mazeret yoktur. Asıl para dökülmesi gereken yerlerin başında bu ilim yuvaları geliyor. Bu ilim yuvalarının ihyası olmadan Müslümanların gelecekte söz söyleme hakları olmayacaktır.
Hocam bir diğer sorum; tüzel kişiler değil de gerçek kişilere de kurum misyonu yüklenebilir mi? Mesela Selef-i Salihin mesela Sahabe-i Kirama kurum gözü ile bakılabilir mi? Ümmetin onların etrafında bir zırh inşa etmiş olması bundan dolayı mıdır? Onlara yapılan saldırılara karşı ümmetin üzerine düşen sorumluluk nedir?
Bir kere en başta bizim görevimiz onları savunmaktır. Dolayısı ile bizim onların etrafında kurduğumuz zırh boşuna bir zırh değil, bir tabu değil. Onlar Resulullah’tan sonra bizim sünnetimizin ikinci kaynaklarıdır. Sünnette hadiste bulamadığımızı onların sünnetinde aramamız gereken mübarek insanlardır onlar. Bundan dolayı da onların yaptığı bizi bağlar, bize ışık verir. Hadisi şerifte buyurduğu gibi “Ashabımın hepsi, gerek birlikte, toptan, gerekse birer birer, yıldızlar gibi nurludurlar. Bunlardan hangi birine uyarsanız, yâni ardı sıra giderseniz, asıl kurtuluş yolu olan, insanlığın kemâli ve saadeti olan, Allah-u Teâlâ’nın sevgisine kavuşursunuz”. Kurum meselesini tırnak içine alarak söylüyorum; onlar hayatın pratiğini yaşayarak bize İslam’ın güzel örneklerini ortaya koymuş insanlardır. Onların modası geçmiş değil, zaman değişti diye biz onları yok sayamayız. Dolayısı ile her şeyi zamanın geçiciliği/değişimi üzerinden de okumak Müslüman bir zihnin yapacağı bir iş değildir. Müslüman zihin bu tür davranışlardan vazgeçmelidir. Bu zaman faktörünü, tarihsel faktörünü işin içine katarak “o gün zaman farklıydı, bugün zaman böyle” söylemleri kesinlikle yanlıştır. O günün insanı ne ise bugünün insanı da odur. Biz insan üzerinden konuşuyoruz, zaman üzerinden değil. Allah insana hitap ediyor, zaman/tarihe hitap etmiyor. O günün insanı hangi insansa bugünün insanı da aynı fıtratı taşıyan aynı insandır. “Zaman değişti” dediğimizde dış çevrenin değişikliğinden bahsetmiş oluyorsunuz. Peki, dış çevrenin değişimi her zaman meşru mudur? Bir de o vardır. Eğer meşru değilse o zaman biz zamandan çok o gün söylenenlerin bugün meşrutiyeti açısında yeniden ele alınması gerekir. Bağışlayın beni, artık erkek erkeğe, kadın kadına evlilik meşru oldu. Ne diyeceğiz şimdi. “Zaman değişti” deyip bunu kabul mü edeceğiz. Ya da “ne yapalım” böyle mi diyeceğiz. Dolayısıyla burada muhatabımız insanın kendisidir. Lut Kavmi’nin bize gösterilen örneği bir diğerinde tecelli etmiştir, dolayısıyla biz yine aynı insan tipi ile karşı karşıyayız. Çok farklı zaman aralığında da olsa aynı insan tipi ile karşı karşıyayız. Buradaki bakış çizgimizde bir sorun var, onu değiştirmemiz gerekir.
Bu zaman böyle bir misyona sahip gerçek kişileri ümmet yeniden yetiştirebilir mi? Böyle olması halinde ümmetin onlara sahip çıkması açısından üzerine düşenler nelerdir?
Bakın bunları yetiştiremez diye bir şey yok. Yetiştireceğiz. Biz mecburuz. Çocuklarımız, torunlarımız olarak biz bunları yetiştirmek mecburiyetindeyiz. Çünkü bu bizim bekamız açısından önemlidir. Ha bu arada da elinde imkânı olan, maddi ya da manevi imkânı olan herkes bundan sorumludur. Biz nasıl bugün yeryüzünün diğer ülkelerindeki yoksullara yardım etme ihtiyacını hissediyorsak bence bu iş onlardan on kat daha önemli –Türkiye için bunu diyorum-. Nijerya’da, Afrika’nın bazı ülkelerinde mesela İran’da medreseleri vardır, ilim ehli vardır o Müslümanların. Ama biz bu konuda ciddi şekilde çorak bir durumdayız. Mevcudu da kötü anlayışımız yüzünden. Müslümanların bence biraz da yanlış bakış açıları açısından mevcudu da hor görerek yok etmekle meşgulüz. Ben bu noktada Müslümanlardan sık sık eleştiri alıyorum. Yazdığım yazılardan dolayı “ya nedir bu medreselerden bahsediyorsun, zaten içi boş” lafları işitiyorum ve inanın Müslümanlardan bu lafları işitmek beni çok üzüyor. Hiçbir zaman Müslümanların böyle bir laf edeceğini beklemezdim. Demek ki bizde zihnen ciddi bir sıkıntı var. Dolayısıyla bu konuda elimizdeki imkânları bu konuyu ihya etmek için kullanmalıyız. Oradan mezun olan insanları da hayatımızın fakihleri olarak yetiştirmeliyiz. Sosyoloji okuduğu için bunu söylüyorum. Müslüman bir toplumda sosyoloğa, pedagoga, psikoloğa ihtiyaç yoktur. Fakihe ihtiyaç vardır. Fıkıh ehline ihtiyaç vardır, fıkıha ihtiyaç vardır. Sosyolojiye ihtiyaç yoktur. Sosyoloji ile Müslüman bir toplum düzenlenemez. Bunun için fıkıh hayati bir zarurettir.
Hocam şu ana kadar size yönelttiğim sorular genel itibari ile dergimizin Ağustos sayısı dosya konusu hakkında idi. Müsaadenizle konunun dışına çıkarak size sormak istediğim birkaç sorum daha var. Özellikle bugün Müslüman toplumda –bizim toplumumuzda- “modern Müslüman” diye kullanılan bir tabir vardır. Bu noktada sizin görüşünüze başvursak neler söylemek istersiniz?
Şimdi benim naçizane fikrim şudur. Modernliği az da olsa bile bir insan Müslümanla modernliği yan yana getiremez. Tamam, biz modernlikten etkilenmişiz. Zihnen de etkilendik, hayatımızda da etkisi var. Bunu inkâr etmiyoruz. Ama modern bir Müslüman olmaz. Çünkü modernliğin temel kabulleri ontolojik ve epistemolojik kabulleri İslam’ınki ile uyuşmaz. Yani Müslümanlıkla uyuşmaz. Onun için “modern Müslüman” tabiri kullanmamız gereken bir tabir. Ya da bir çarpıklığı, bir bozulmuşluğu ifade etmek için kullanabiliriz diye düşünüyorum. “Modern Müslüman” dediğinizde benim zihnen akidevi olarak da amel olarak da ciddi sıkıntı içinde olan bir Müslüman aklıma geliyor. Özellikle de zihinsel olarak yani. Bu tabiri kullanan, inanın bu tabirin ne anlam ifade ettiğini bilmiyordur.
Hocam bir de toplum açısından baktığımız da “modern bir tolum”, “modern bir aile” bu gibi terimler kullanıldığında İslam’dan soyutlanmış batı tarzı bir hayat beliriyor gözümüzde. Açıkçası İslami değerler çağrışım yapmıyor bu noktada. Bunu toplum açısından düşündüğümüzde acaba toplumumuza dayatılan bu “modernlik” kavramının özünde gayrı İslami bir durum mu var. Ya da daha kesin ve açık bir ifade ile söyleyeyim; bu “modernlik” denilen olguda dinsizlik mi var?
Elbette. Bakın, modernliğin kendisinde tabiatçılık vardır. Onun için diyorum, modernliği biraz bilen biri böyle konuşmaz. Modernlik tabiata dönüştür. O açıktan dinsiz olduğunu söylemez. Ama modern bilgi dinsiz bir bilgidir. Ben burada okurlarınız açısında da şunu söyleyeyim, bana göre sorduğunuz her paragraf benim gözümde birkaç saat konuşmayı gerektiren konulardır. Dolayısı ile burada modern bilgi zaten insanı dindar, ahlaklı yapmaz. O bilginin amacında bu yoktur. O bilgi materyalist bir bilgidir. Doğrudan doğruya “ben materyalistim” demez ama modern bilgi materyalist bir anlayış üzerine kurulmuş bir bilgidir. Ondan dolayı ben medreseyi önemsiyorum. Bizim üniversitelerde “bilimsel bilgi” diye öğrettiğimiz şeylerin kendisi zaten materyalist bir bilgidir. Onun ahlakla, vahiyle, gökyüzü ile alakası yoktur. Nesnel bilgi dediğimiz, objektif bilgi dediğimiz yani bilimsel bilgi dediğimiz şey İslam ile uyuşmaz, bu mümkün değildir. Temel kabulleri açısından uyuşmaz. Bundan dolayı da tam da bu bilgiye bir bakıma cevap verecek bilginin nerede üretileceği meselesi önem taşır ve bu da ancak medresede öğretilir. Çünkü İslam’daki ilmin kaynağı vahiydir. Oysa modern bilgide bilginin kaynağı ise tabiattır. O yüzden İslam’ın ilim kavramı ile Batı’nın bilim kavramı çok farklı şeylerdir. Birbiriyle uyuşmazlar. Hiçbir benzerlikleri yoktur. Bir birine karıştırmamamız lazım. Biz Müslümanlar bunları çok karıştırıyoruz. İlim dediğiniz, doğruluğundan şüphe etmediğiniz bir bilgi üzerine kurulmuştur. O da nedir? Vahiydir. Onun için Allah vahyi “ilim” olarak tanımlıyor. Onun doğruluğundan asla şüphe yoktur. Oysa batıdaki ilim/bilim dedikleri “science/sayıns” dedikleri şey tabiattan elde edilen şeydir. Ve o da bakın postmodernizle birlikte doğruluğu şüpheye düşmüştür.
Hocam okurlarımız açısından sormak istiyorum. Sizce bir Müslüman, gündelik hayatını nasıl geçirmeli ya da gündelik hayatında neleri ihmal etmemelidir?
Rızık Allah’tan geliyorsa –ki biz bunu unuttuk- rızık temini için biz on iki saat çalışıyoruz. Bence tarihte hiçbir insan rızkı için bu kadar zamanını harcamamıştır. Dolayısıyla da önce bunun farkına varalım. Çünkü bu bir zamanı kullanma biçimidir. Allah bize zamanı üç çeşide ayırdığını söylüyor. Olsa bu öyle görülse dahi insanlar bugün akşama kadar “iş, iş, iş” demekten kendilerini alıkoyamıyorlar. Fakat bütün bunlara rağmen de bizi aşan şeyler de var. Dolayısıyla da zamanımızın hepsini para kazanmaya ayırmaktan vazgeçelim. Çünkü bu çağ bize para kazandırıp ve sonrasında onu tüketmeye sevk eden bir çağdır. Zengin olma arzularımızı biraz frenleyelim. Onun için tasavvufun önemini burada vurguluyorum. (Gerçi tasavvuf ehli de artık çok zengin olmak istiyor –maalesef-) Bütün bunların ötesinde önemli olan şey şu; biz hayatımızda sünneti ihya etmeliyiz. Bu modernliğin bize sunduğu davranış kalıplarını kovabilmemiz için bizim sünneti ihya etmemiz gerekir. Mesela bir hastayı ziyaret etmeye giderken, acaba Peygamber Efendimiz (SAV) nasıl davranıyordu. Bunu öğrenip sonrasında gidip tatbik etmek… Bizde hastane konseptinin/adabının sunduğu bir hasta ziyaretinden çok Efendimiz (AS)’in bize sunduğu bir hasta ziyaretini gidip tatbik ederek ihya etmek olmalıdır. Hayatın birçok alanında bu böyledir. Böyle yaptığımızda modernizmin bize empoze ettiklerini aşma imkânı da olacağını düşünüyorum. Bundan dolayı da bizde bilhassa tasavvufun öyle bir yönü var. Tasavvuf gündelik hayatta sünnetin ihyasıdır.
Hocam bu sorum şahsınıza yönelik... Okuma serüveninizden bahseder misiniz? Bu okuma serüveni içerisinde okurlarımıza tavsiye edebileceğiniz ve özellikle de es geçilmemesi gerektiğini düşündüğünüz eserler nelerdir?
İlk gazeteyi 5. sınıfta okumuştum. Bilmiyorum o zaman babamdan gazete istemiştim. Allah rahmet eylesin, sağolsun bana gazete almıştı. O zaman üç-dört günde bir ancak gazete gelirdi bizim oraya…
Van’daydınız değil mi hocam?
Evet, Van’daydım. Ta üniversiteye kadar Van’daydım. Baba tarafım Başkalelidir. Gençliğimde sol kitaplar okudum çok. Bazen roman da okuduğum oluyordu. Felsefi romanlar. Biraz felsefeyle ilgilendim. Üniversitede felsefe okudum, sosyolojinin yanında. Şimdi genel manada ilgi duyduğum konulardaki kitapları arayıp, bulup, okuyorum. Fakat çok basitini söylersek okurlardan “Mekke’ye Gider Yol”u okusunlar. Bunu şunun için önemsiyorum; bizim romancılarımızın çoğunun gözünden kaçan bir özelliği var, batıda hikâye, roman daha çok mekâna bağlıdır. Doğuda ise mekân bağımsızdır, insan var. Hangi zamanda yaşadığı önemli değil. Oysa batı insanı mutlaka bir zamana götürür, o zaman ve o mekâna yerleştirir. Biz o zamanda mekânı ve zamanı öğreniriz hâlbuki o insan hakkında yanlış öğreniyoruz. Mesela Bin Bir Gece Masalları; hikâye içinde hikâye vardır. Bu bizim zaman anlayışımızla da ilgilidir. Ben o kitabı okuduğumda orda da öyle bir şey var. Bin Bir Gece üslubu var. Yani kendi hikâyesini Esed (Muhammed Esed –kitabın yazarı-) –Allah rahmet etsin- hikâye içinde hikâye olarak anlatıyor; Mekke’ye Giden Yol. Bu aslında Müslümana farklı bir zaman kavramı da kazandırır. Mesela İslam’a göre canlı içinde canlı vardır, zaman içinde zaman vardır, mekân içinde mekân vardır. Bu böyle bir şeydir, batıdaki gibi tek bir zaman, tek bir mekân yoktur. Mesela bizim klasik medreselerimize bakın; kapıdan içeri girerseniz birçok mekân çıkar ortaya. Batıda mimari anlamda böyle bir şey yoktur. Ben bu kitabı okuduğumda çok dikkatimi çekmişti bu durum. Bunun haricinde doğrusunu isterseniz birkaç kitap var da; biraz felsefi kitaplardır…
Olur da faydalanacak okurlarımız olur hocam, siz buyurun?
Biliyorsunuz herkes Şeriati’yi söyler, bende söyleyeyim. Allah rahmet etsin kendisine. Şayegan var, her ne kadar fikrine katılmasak da ama odur, Hüseyin Nasır’dır okunması gereken yazarlar. Abdulkadir Es-Sufi var bence okunması gereken. Okumakta fayda var, ben okuduğumda hoşuma gitmişti. Ama bence şimdi okunması gereken kitap; Kur’an’a Göre Dört Terim. Mevdudi’nin. Bence o yeniden, yeniden, yeniden okunmalıdır, öyle düşünüyorum. Bütün bunların (Dört Terim’in) yeniden ihya edilmesi gerekir.
Tavsiyeleriniz için teşekkür ediyorum. Hocam röportajımıza son vermeden önce dergimiz vasıtasıyla değinmek istediğiniz bir konu varsa buyurun?
Benim duam şu; bir Kürt meselemiz vardır, bir sıkıntılı meselemiz vardır. Ama bu meselenin bir duygusal tarafı vardır. Bu duygusal tarafından dolayı Kürtlerle ilgili bazı şeyleri konuşamıyoruz. Mesela benim gördüğüm Kürt gençlerinin süratle laikleşmesini asla kabul edemiyorum. Fakat bugün piyasada Kürtler adına konuşanlar da bunu destekliyor. Dolayısıyla bunları şu an duygusallığımızdan dolayı konuşamıyoruz. Ümit ediyorum ki bu duygusallığımızı yakın bir dönemde atlattıktan sonra bunları konuşabilelim. Şimdi Kürtler, mademki dediniz diyeyim; genelde ümmetin Kürtlere ilgisiz kaldığını, ümmetçilikten bahsedilirken Kürtlerin hakkının yenildiği söyleniyor. Burada bir doğruluk payı vardır. Ama bu cümle beni şundan rahatsız ediyor. Bu cümle yeni Kürt gençlerinin İslam’a karşı bir soğukluk hissetmelerine sebebiyet veriyor. Bu konuda rahatsız olduğum nokta bu. O gencin söylediklerinde doğruluk payı var; fakat bu söylem Kürt gençlerini İslam’dan soğutuyor. Valla bir şey söyleyeyim mi? Kürtlerin de, Türklerin de, Arapların da İslam’dan başka gidecek hiçbir yerleri yok. Hiçbir cehenneme gidecek durumda değiliz. Onun için kaderde bütün İslam dünyasındaki tecrübede şunu gördük ki; hep ikiye bölündüler. Laikler ve Müslüman cenah. Bu bütün İslam dünyasında gereçli bir şeydir. Aslında Hristiyan dünyasında da böyle bir geçiş oldu. Laikler ve dindarlar diye. Kürtlerde de böyle bir durum var. Şimdi pek konuşulmuyor ama bu bölünme tarihin getirdiği bir şeydir. Buradaki esas önemli şey şu; Müslüman Kürt gençlerini kazanmak ve onların bu 21. asırda, postmodern zamanda harcanmasına müsaade etmemektir. Bence hepimizin görevi budur. Bundan dolayı diğer Müslümanlara yönelik eleştirilerimizin Kürt gençlerindeki etkisini düşünerek biraz dikkatli olmamız gerekir diye düşünüyorum.
Hocam öncelikle vakit ayırdığınız için İnzar Dergisi adına teşekkür ediyorum, sağolun…
Ben de memnun oldum, sizinle tanıştığıma… Şimdi birileri Kürtleri laik bir cepheye koyup bir yerlere götürmek istiyor, sizin varlığınız önemli… Allah yardımcınız olsun. Allah kolaylık versin…
Röportaj: Sayim Yüksek / İnzar Dergisi
Abdurrahman Arslan Kimdir?
Bir âlim olan Abdurrahman Arslan 1947 yılında Van’da doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini aynı şehirde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. Aynı zamanda İslam, modernlik, iktidar ve akıl konuları üzerinde çalışan bir sosyolog yazardır. Türkiye`nin yaşayan en büyük filozoflarından biri olarak kabul edilen Arslan’ın
Modern Dünyada Müslümanlar, Ne Kadar Değiştik? Nehri Geçerken isimli 3 eseri bulunmaktadır. Yazıları Bilgi Hikmet, Gelecek, Umran, İlim ve Sanat, Köprü ve Birikim dergilerinde yayınlandı. Serbest çalışmaktadır.
Evet, senin burada söylediklerine itiraz etmiş gibi olacağım ama maksadım itiraz değil. Belki bunun alt yapısını tamamlamak. Kanaatime göre Müslümanların vahdetini sağlayan kurumlardan çok; bu kurumlar vahdeti sağlayan değerlerin üreticisi olmaları açısından önemliydi. Yani doğrudan doğruya kurumlar aracılığıyla vahdet sağlanmıyordu. Ama biz bu kurumların ürettiği İslami bilgi, (özellikle de bunların en başında fıkıh geliyor) Müslümanlar arasında bir vahdet oluşmuştu. Neyle oluşmuştu bu, biliyorsunuz Müslümanın hayatını tanzim eden fıkıhtır. Bir kere her şeyden önce benim kanaatim bugün Müslümanlar arasında vahdetin olmayışının nedeninin önemli sebeplerden birisi Müslümanların bir cemaat ve fıkıhlarının olmayışlarıdır. En azından bir kısmı için söyleyelim. Çünkü vahdet/cemaat buna bağlı bir fıkıhla oluşur. Bu sizi toplum dediğimiz kavramdan ayırır. Çünkü Müslümanların meydana getirdiği toplumun adı cemaattir, millettir, ümmettir diyoruz biz buna. Mesela toplumdur, ulustur demiyoruz. Bir kere bu temel sosyolojik tespit açısından bence Müslümanları çağdaş dünyanın topluluklarından, çağdaş dünyanın sosyolojik gerçeğinden ayıran bir şeydir. Dolayısı ile vahdetin olabilmesi bence her şeyden önce iki şeye ihtiyaç gösterir. Birisi bir fıkıh gerektirir, bir de tabi ki bir fakihi gerektirir. Müslümanların nasıl ki önderi peygamberse, (bugün) çağdaş Müslümanın ya da günümüz Müslümanın ya da tarihteki Müslümanın bence bir bakıma önderliği fakihtir. Tabi ki buna bağlı olarak da bir fıkıhtır. Biz uzun süreden beri kendimize bir ait bir fıkıh geliştiremediğimizi düşünüyorum. Geliştirdiğimizi düşündüğümüz fıkıh ise modern dünyaya uyum sağlayan bir fıkıh anlayışı oldu. Bu ise bizi “modern toplum” haline getirdi. Ama İslami bir topluluk, İslami cemaat, İslami bir millet haline getirmedi. Yani demek istediğim mesele çok daha derinlerde yatan bir meseledir bu. Yani “biz cemaat olalım” dediğimizde olamıyoruz. O yüzden bence Müslümanlar uzun zaman vakıf kurmayı, örgüt kurmayı, dernek kurmayı cemaat olmakla karıştırdılar. Cemaat, dediğim gibi iki şeyi şart koşar. Biri fakihtir, biri de fıkıhtır. Bu ne demektir; bir merkez etrafında hayatınızı yeniden düzenlemek demektir. Bu düzenlemeye bağlı olarak en önemli şey de gündelik hayatımızda sünnetin artık olamayışıdır. Sünnet olmadan biz ne tekrar bir dirlik oluşturabiliriz ne de hayatı İslami bir hayat haline dönüştürebiliriz. Yani dikkat edin artık adım adım hayatımızdan sünnet kovulmaktadır. Sünnetten çok bahsettiğimiz halde bir sünnet hayatımızdan kovulmaktadır.
Hocam ilk sorum şu; Kemalist rejim kurulur kurulmaz neden kurumlarımızı (medreseler, tasavvuf dergâhları, tekke ve zaviyeler, en önemlisi de hilafet kurumunu) hedef aldı.
Şimdi burada aslında yapılması gereken şey şuydu. Müslüman toplum üzerinden bir proje geliştiriliyordu. Bunun esas temelinde yatan en esas unsur da harflerin değiştirilmesiydi. Kişisel kanaatim; Müslüman toplum üzerindeki bir projeydi bu. Ya da Müslümanların bir kısmı üzerinde diyelim. Bu projenin başlangıç noktası da bildiğiniz gibi harflerin değiştirilmesiyle oldu. Çünkü harf sizi bir kere kutsal kitabınızdan uzaklaştırmış oldu. Zaten Batı’da Hıristiyanların Hıristiyanlıktan ciddi şekilde kopuşu İncil’in Latinceden yerel dillere tercümesiyle başlar. Bu aslında günümüzün İslamcı anlayışına da biraz benzerdir. İşte orda da şöyle diyordu; “Artık ben de İncil’i anlayabileceğim” diye Martin Luther söylediği bir söz vardır. Dolayısıyla burada kendi dilinizde kendi kutsal kitabınızın ne dediğini anlıyorsunuz fakat aynı zamanda da bu giderek o dilin unutulmasını o dil üzerinden ilim yapmak geleneğinin de kopmasına sebebiyet veriyor. Yoksa burada Arapça gönderilmiş bir kitabın Türkçe ya da Kürtçe de ne söylediğini öğrenmek elbette güzel bir şeydir. Fakat mesele sadece burada kalmadı. Dikkat edin bakın bugün tefsirler, mealler bence Kur’an’ın önüne geçti. Bu da Müslümanları tehdit eden önemli bir şeydir. Biz Müslümanlar şuna cevap vermeliyiz; “bütün bu tefsirlerle, bütün bu meallerle biz nereye varmak istiyoruz?” Bu sözün cevabı; “İslam’ı anlamak” olamaz. O zaman anlaşılmayan bir din üzerinden konuşuyoruz demektir ki bu bence İslam için hoş bir laf değildir. Burada ki proje şuydu; Müslümanların üzerinde uygulanmak istenen bir proje vardı. O proje de; Müslüman bir toplumun batılı bir toplum haline getirilme sürecidir. Böyle olunca da tabi ki ilk iş bu coğrafyada dil ile başladılar. Arkasından hemen dikkat ederseniz çok geçmeden İslam’ın bilgi üreten kurumları söz konusu oldu. Bunun da en başında ne vardı? Medrese vardı. Medresenin gitmesi ne demekti? İlim ehlinin gitmesi demekti. İslam’ın ilim ehlinin ortadan kalkması demekti. Peki, İslam’ın ilim ehlinin ortadan kalkması ne demekti? Artık İslam’dan üreteceğimiz bilgi kaynağının kurutulması söz konusuydu. Ve nitekim de bütün bu uygulamanın öyle olduğunu gördük. Biz genel olarak bilgi üretmekten çok dün üretilen bilginin tekrarı üzerinden bugüne geldik. Onun için “modern dünya” ile “modern bir toplum olmak nedir?” onunla hesaplaşmadan bugüne geldik. Bence Türkiye’de uygulanan bu proje büyük nispette de bu projeyi yapmak isteyenlerin niyetlerine uygun bir şekilde gelişti. Ve bir Müslüman toplum bugün sokakta gördüğünüz gibi artık birçok mahremiyetini aleni olarak yapan bir toplum haline geldi.
Hocam medrese konusuna değinirken bilgi kaynağımızın kurutulmak istendiği hakikatine dikkat çektiniz. Peki, tasavvuf dergâhları ile tekke ve zaviyelerin hedef alınması konusunda neler söyleyeceksiniz?
Bunlar (medreseler, tasavvuf dergâhları, tekke ve zaviyeler) aslına bakacak olursanız toplumun nabzını tutan şeylerdi. Medrese başta olmak üzere tasavvuf dergâhları, tekke ve zaviyeler toplumun nabzını tutan kurumlardı. İslamcı düşünce de aslında bunlara karşı bir davranış aldı. Kanaatime göre –kendimi de İslamcı biri görerek bunu söylüyorum- İslamcılığın en büyük yanlışlıklarından biri bu toplumun geleneğine ve tasavvufuna karşı çıkmasıdır. Dolayısıyla buradaki, cumhuriyet döneminin karşı çıkışı, bunları yasaklaması bence önemli unsurlarından biri şuydu; bu kurumlar toplumun nabzını ellerinde tutuyorlardı. Dolayısıyla ciddi şekilde bir direnç kaynağı oluşturuyorlardı. Unutmayın son iki yüz yıl içerisinde Batı’ya karşı en başarılı mücadeleyi verenlerin hemen hemen hepsi tasavvuf kaynaklıdır. Said-i Nursi’den Şeyh Şamil’e, Ahmed Es-Senusi’den Hasan El-Benna’ya kadar hepsi şu veya bu şekilde tasavvufun tezgâhından geçmiştir. Onların haricinde, bunların kalibresinde daha bir adam yetişmiş değil. Tasavvuf elbette tamir edilmelidir, bir takım aksaklıkları vardır, özellikle tarikat tecrübesi. Ben, özellikle tarikatla tasavvufu biraz ayırıyorum. Çünkü tarikatlar son iki üç yüz yıl içinde baya deforme olmuşlardır. Onun için tasavvuf bana göre Müslümanların entelektüel dünyalarının bir mahsulüdür. Yani akım üzerinden, insan üzerinden Batı felsefesinin çok ötesinde söz söylemiştir tasavvuf. Ama bunu o gözle yeniden nasıl ele alıp bakacağız? Bence asıl problemin kendisi bu. Yani biz Müslümanlarla ilgilidir. Yani tasavvufun insan hakkında söyledikleri ile batıdaki Eflatun’un, Aristo’nun söylediklerinin çok çok ötesinde bir şeydir. Farklı bir paradigmadan ama çok çok farklı bir şeydir bu. Bundan dolayı da bütün bunlar toplumun nabzını tutan şeylerdi. Yani gündelik hayatında insanların nabzını tutuyordu. Bu çok önemlidir, yani bir Müslüman toplum olacaksa eğer gündelik hayatında o insanların nabzını tutan bir şeylerinin olması lazım. 21. asırda tasavvuf bizim için çok önemli bir şeydir. Nitekim bunun yakın dönemde kendi çocukluğumda gördüğüm ama aşağı yukarı şimdi silinmeye başlayan Doğu’daki Nakşiliğin etkisi ve medresenin etkisine baktığımızda -modernlerin gözü ile değil de- bütün bu modernliğin kirliliğinden az da olsa korunmuş bir zihinle bakacak olursak bence burada yakın dönemde doğudaki Nakşiliğin ve medresenin toplum üzerindeki, Müslümanlar üzerindeki gündelik hayatı yeniden kurma/inşa etme, yeniden üretme anlamındaki o büyük işlevini görmek mümkündür. Biz bunu görmemezlikten gelerek bunları yok sayamayız. Bunları yok saydığımızda da ortaya başka bir topluluk çıkacaktır. Bakın bugün Doğu’da da gördüğümüz bir pop gençlik söz konusudur. Zaten açıkça bunu artık burada –batıda- görüyoruz. Dolayısıyla da kanaatime göre hayatı İslamileştirmenin en önemli unsurlarının başında kurum olarak İslami bilgiyi üreten medreseler gelmektedir. Sonra da o medresenin bilgisini diyelim hayatın inşası hususunda, hayat ilişkilerini düzenleme, sünneti ihya etme anlamında bence tasavvuf önem taşıyor. Bunlar olmadan geleceğin dünyasında Müslümanların hiçbir söz hakkı olmayacaktır. Bu modern ya da postmodern dünyaya Müslümanlar teslim olacaklardır. Dolayısıyla bu bilgi kaynakları -başta medreseler olmak üzere- olmadan Müslümanların gelecek hakkında fazla ümitvar olmaları mümkün değildir. Bakın bu, ilahiyat fakülteleri ile imam hatip liseleri ile olmaz, olacak iş değildir. Onlar bu kritik medreselerin yok edildiği, Müslümanların ölülerini gömecek hoca bulamadıkları dönemin fevkalade şartlarının ürünüdür. Artık o şartlar değişti. O şartların ürünü olan şeylerle biz geleceğimizi kuramayız. Bence şu anda Türkiye’de bu kadar imam hatip lisesinin ya da özellikle de ilahiyat fakültesinin kurulmakta olması bir ihtiyacın karşılığı değildir. Bu, var olması muhtemel ya da Müslümanların kurmak isteyecekleri muhtemel medreselere bir alternatif olarak üretilmektedir. Bu konuda çok uyanık olmak lazım... Öyle düşünüyorum. Bilhassa bu kurumların Doğu’daki halen kalıntıları devam eden, bunların yeniden ihyası ama ciddi bir şekilde üzerinde düşünülerek deforme edilmeden, modernleştirilmeden, yeniden bunların üzerinde bizim ilim geleneğimize, klasik ilim geleneğimize dönebilmemiz için yani fıkıh, fıkıh usulüne, tefsir, tefsir usulüne, kelam, kelam usulüne bütün bunlara sağlıklı bir şekilde dönebilmemiz için bizim klasik eğitim dünyamız olan medresenin yeniden ihya edilmesi gerekir. Ve bence bu doğudaki arkadaşlarımızın da ve bizlerin de görevidir.
Hocam 1924’te hilafet makamının hedef alınması hakkındaki görüşlerinizi sorsak?
İslam’ın Vatikan anlamında merkezli bir anlayışı yoktur (Elhamdulillah). Bir yönü ile de İslam’ın bir merkezi vardır; o da Kâbe’dir. Gündelik hayatımızın bütün ibadetlerini yaparken oraya doğru yöneliyoruz. Bu hayata yönelik bir yöndür. Bir de tabii ki tırnak içinde diyelim siyasi bir merkezi vardır Müslümanların. Bu da hilafet merkezidir. Hiçbir tencerede yemeği, kapağı olmadan pişiremezsiniz. Bence hilafet bu kapaktır. Yemeği pişen tencerenin kapağıdır hilafet. Tencere olacak, içindekiler olacak ki hilafet de olsun. Hilafet varken içindekiler olmaz. Yani şunu demek istiyorum. Biz Müslümanlar cemaat, ümmet ya da millet olmadan ya da küçük küçük yüzlerce cemaat bile olsak (ki bugün böyledir) hilafet olmaz. Cemaatin olmadığı bir yerde hilafetten bahsedilemez, o olmadan zaten Müslümanların siyasi temsillerinin mümkün olmayacağı açıktır. Bunu herkes de biliyor. Hilafet Müslümanların tarihteki/gelecekteki siyasi temsilidir. Ama üzerinde bence düşünülmesi gerekir; biz İslamcı düşünce hilafetle, İslam devleti kavramı ile modern devleti birbirine çok karıştırdık. Esas bizim problemimiz buradan geliyor. Bunun için ben sizin sorularınıza cevap verirken nasıl söyleyeyim çok tereddütlü cevaplar veriyorum. Çünkü bütün bunların hepsinin üzerinden konuşulması gerekir. Ben kaç senedir “devlet” kavramı üzerinde “siyaset” kavramı üzerinde okuyorum. Bütün bunların yeniden okunması gerektiğini düşünüyorum. Yeniden “siyaset nedir?” sorusunu sormamız gerekiyor. “Hilafetten ne anlıyoruz?” onu düşünelim. Hilafet bir devletin karşılığı değildir. Hilafet daha başka bir şeydir, daha başka türlü bir iktidardır. Ama bu modern iktidardan başka bir iktidardır. Tabii bu da olmadan Müslümanların birliğinden bahsetmek mümkün değildir.
Hocam, anlattıklarınız bu kurumların önemi açısında gayet yerinde ve güzel tespitler. Yalnız şunu sormak istiyorum, Kemalist rejim ne oldu da başa geçer geçmez hilafet makamını hedef aldı ve sonrasında bu makam lağvedildi. Bundaki sebep, gaye ve amaç neydi?
Batı hilafetin toparlayıcı bir güç olduğunu biliyordu. Özellikle de Osmanlı İmparatorluğu’nun bölünmesiyle birlikte hilafetle ilgili İslam dünyasındaki duyarlılığı gördüler. Ki bu her zamanda vardı aslında… Osmanlı’da da aslına bakarsanız bir yere kadar da sembolik hal almıştı hilafet. Burada bunu söylememiz de lazım… Batı burada bu sembolün/gücün olmasını istemedi. Kendine karşı bir tehdit olarak gördü. Bugün tekrar böyle bir şeyden bahsedilse yine tereddütle bakılacağını söyleyebiliriz.
Tabiri caizse kurumlarının kapatılması ile birliktelikleri dağıtılmış Müslümanlar bu kurumları ihya için ne gibi faaliyetlerde bulundular ve kıt imkânlarla ne kadar başarılı olabildiler, sizce?
Valla doğrusunu isterseniz eğer bizim bu coğrafyadaki insanlardan bahsedersek bence çok müthiş bir mücadele vermişler. Bu kurumları ihya etmekten çok mevcudu kurumaya çalışarak; çünkü her şeyin yasak olduğu bir zamanda siz zaten onu çöpüyle yaşatamazsınız. Ama bunların muadillerini kurmaya çalıştılar, bu hali ile büyük bir emek verdiler. Fakat biz bugün dönüp baktığımızda bunu başarılı ya da başarısız kategorisi içinde düşünmüyoruz ama artık günümüzde bu getirdiğimiz kurumlar ilahiyat fakülteleri, imam hatip liseleri gibi kurumlar geleceğimiz hususunda onların bize çok büyük bir açılım getirmeleri mümkün değildir. Çünkü bugün buradaki temel sorun şudur; bilginin yeniden üretilmesi. Ancak bu medrese dediğimiz, İslam’ın bilgi müessesesi olan medresede mümkündür. Eğer biz modernliğin, modern bir toplumun haricinde, sadece İslam’ın bilgi geleneği içerisinde bilgi üreteceksek bu geleneğin temsilcisi medresedir.
Bunu biraz mukayeseli konuşursak; esas problemin kendisinde bu vardır. Ve bu gördüğümüz eğitimden dolayı da biz genel olarak ne kadar Müslüman olursak da olalım, takva ehli olursak da olalım ama biz bu eğitimin kirlettiği zihinlerle Müslümanların sorunlarını yine bu bilgi ile bakıyor ve Müslümanca bir çözüm arıyoruz. Bence önce burada Müslümanca bir zihinle bakmamız lazım. Müslüman bir zihinde inşası da ancak bu tür kurumlarda elde edilen bilgi ile olur, üniversite de değil. Ben üniversitenin bize çok faydalı olacağını düşünmüyorum.
Hocam Müslümanların tecrübesi de göz önünde bulundurularak bu kurumların yeniden ihyası için Müslümanların üzerine düşen yükümlülükler nelerdir? Bu yükümlülük sahibi Müslümanlar bu yükümlülüklerini sizce ne kadar yerine getirebiliyorlar?
Bence getiremiyorlar. Hepimizin üzerine bu farz-ı ayndir. Biliyorsunuz bazen ortada bir şey yoksa eğer, ihtiyacın giderilmesi; farz-ı ayn olur. Birileri sorumluluğu üzerine alırlarsa da bu farz-ı kifaye halini alır. Bence bu kurumların bugün inşası bir tane de olsa Müslümanların üzerine farz-ı ayndir. Müslümanlar öğrenci yurtları yapmakta, binlerce öğrencilere burs dağıtmaktan çok artık bu kurumlar üzerinde odaklanmalıdırlar. İsterseniz biraz daha açıklamalı bir şeye gidelim. Medrese ile üniversiteyi mukayese edelim. Şimdi batıda üniversitenin görevi batılı bir toplumun tarih içindeki akışı sırasında karşılaştığı sorunları çözecek bilgiyi üretmektir. Bu aşağı yukarı bin yüz yıllarında kurulan batılı üniversitelerin görevi bu olmuştur. Bizde de medresenin görevi Müslüman bir toplumun tarihsel akışı içerisinde karşılaştığı sorunları çözecek İslami bilgiyi üretmektir. Medresenin görevi budur. Fakat bu son dönemlerde “medresenin içi boşaldı, medrese çürüdü, medrese cevap veremiyor” dediler ki bana göre çok yanlış bir teşhisti. Çünkü bunlar medreseden teknik, teknolojik, top, tüfek yapmalarını istediler. Hâlbuki medresenin görevi bu değildir. Batıda üniversitenin görevi de bu değildi aslında. Aşağı yukarı 1850 yıllarına kadar bizim sosyal-beşeri dediğimiz bilgi üretilirdi üniversitelerde. İlk defa teknik dallar 1860 yıllarında batı üniversitelerinde okutulmaya başlanmıştır. Dolayısıyla bizde İslamcı düşünce, medresenin içinin boşaldığını, çürüdüğünü söylemiştir. Bence bu medreseye karşı çok büyük bir ithamdır, haksızlıktır ve de içi boş bir ithamdır. İçinin boş olduğunu kim söyledi, neden boş olduğunun da birilerinin bize söylemesi lazım. Dedik ya Müslümanların sorunlarını çözmekle mükelleftir medrese. Mesela bugün İran’daki Kum Medreseleri, Nijerya’daki, Britanya’daki medreselerin oradaki Müslüman toplumun iyi kötü sorunlarını çözecek bilgi üretiyorlar. Çünkü temel gaye şudur; bir Müslüman toplumun Müslüman olarak kalmasını sağlamaktır. Esas medresenin bilgisi budur, amacı budur, hedefi budur. Ben bu toplumun sorununu İslam’a göre nasıl çözerim ki toplum Müslüman kalsın. Siz başkalarının araçlarıyla, bilgisiyle, yöntemleriyle bir toplumun sorunlarını çözmeye kalkarsanız, o toplum bir süre sonra Müslüman bir toplum olmaktan çıkar. Esas meselenin böyle bir tarafı vardır. Elbette ki medreselerin bir kısmında problem vardır. Bunu görmemezlikten gelemeyiz. Ama nihayetinde medrese bizim klasik ilim geleneğimizin ana yurdudur. Eğer yeni bir usul icat etmek isteyenler varsa icat edebilirler. Fakat medrese birçok konuda usul inşa etmiştir. Bunun Şafii’ye kadar uzanan bir geleneği vardır. Usul çok ideolojik bir şeydir. Batıdan bir usul ile siz İslam’ı okuyamazsınız. Batıdan getirdiğiniz bir yöntem ile İslam’a bakamazsınız, baktığınız zaman o usul o yöntem İslam’ı deforme eder. Dejenere eder İslami bilgiyi. Bundan dolayı da medresenin bilgi üretme usulü, bilgi üretme geleneğinin bence yeniden koptuğu yerden yeniden inşa edilmesi gerekir diye düşünüyorum.
İhya edilecek kurumlar arasında bir sıralama yapılacak olunursa, (tabi Müslümanların realitesi de göz önünde bulundurularak) sizce öncelik hangilerine verilmeli, niçin?
Bana göre en başta medrese. Çünkü bugün postmodern bir dünyada yaşıyoruz. Postmodern bir bilgi ile zihinlerimiz kirleniyor, hiç farkına varmadan kirleniyor. Televizyonla, sokakta reklamla, onla, bunla her gün herkesin cebindeki internet ile otomatikman kirleniyor. Biz bu Müslüman zihni nasıl koruyacağız kirlilikten. Bu ancak İslami bir bilgi biçimi ile olabilir. Bu bilgi biçimini de üniversitede bulamayız. Ancak medresede bulabiliriz. Dolayısıyla Müslümanların bugün en önemli ihtiyaçları bilginin kaynağı olan medresedir. Çünkü bilgidir her şeyi değiştiren, insan amelleri bilgi üzerine kuruludur. Sizin, bizim İslam dediğimiz, iman dediğimiz şey nedir? Bilgidir. Allah’ın gönderdiği bilgilere iman etmiş olmamızdır. Vahiy nedir? Bir bilgidir. Bize bilgi olarak geliyor. Dolayısıyla burada medresenin yanında hayatın bu medresedeki bilgi ile kuran–tabi burada sünneti de esas alarak- ikinci hususta tasavvuftur. Bence Müslümanların önümüzdeki yıllarda bu iki şeye çok ihtiyacı vardır. Ha burada dejenere olmuş bir tasavvufu her gün televizyonlarda anlatıyorlar. Bir kere bu tehlikeyi de iyice göz önüne alalım. Şeriattan bağımsız bir tasavvuf olamaz. Onun için deformasyona uğramış Mevlevilikti diğerleridir olmaz. Bu aslında birazda batılı emperyalistlerin de istediği bir şeydir. Bu yüzden de sürekli televizyonlarda insanlara empoze edilmektedir. Ben Nakşiliğin İslam dünyasının çok fazla özünü kaybetmemiş tasavvuf geleneği olduğunu düşünüyorum. Bunun bence ihya edilmesi lazım. Bundan dolayı da bunu temsil edenlerin yaptığı yanlışlıklardan çok temsil ettikleri iyi şeylere dikkat etmemiz lazımdır diye düşünüyorum. Bir de bir tarikat şeyhinin kendisine bakarak tasavvufu eleştirmekten vazgeçelim. Bizim esas problemlerimizden birisi de budur. Tasavvuf bizim ilim geleneğimizin bir parçasıdır. Tasavvuf insanı inşa etme imkânıdır. Benim kişisel kanaatim odur. Ve bugüne kadar da bence tasavvufun haricinde Müslümanlar başarılı şekilde cemaatler kuramamıştır. Dolayısıyla Müslümanların eğer cemaat olmak istiyorlarsa, fıkıhla beraber tasavvuf la da aralarını düzeltmeleri gerekir.
Hocam, İmam Gazali İslami ilimlere yapılan taarruzlar dolayısıyla “dini ilimlerin ihyası projesini” icra etmesi gibi bizim de bu zamanda kurumları ihya projesini icra etmemiz gerekir kıyasına ne kadar katılırsınız. Sizce ehemmiyet açısından böyle bir kıyas yapılabilir mi?
Böyle bir kıyas yapılabilir. Evet, İmam Gazali bazılarının söylediğinin tam aksine İslam düşüncesini yok olmaktan kurtarmıştır. Eğer deyim yerindeyse felsefecilerin başları üzerine çevirdikleri İslam düşüncesini Gazali ayakları üzerinde inşa etmiştir. Allah ondan razı olsun. Allah onun yerini cennet eylesin. Bence son dönemdeki İslam düşüncesini tehlikeli filozofların elinden yok olmaktan kurtaran, onların getirdiği tehlikeye karşı müthiş şekilde savunan ilim ehlimizdir Gazali. Bence onunla ne kadar övünsek azdır. O İslam bilgisini batıdan gelen kirliliğe karşı koruyan birisidir en azından. Bizim o çok zaman yücelttikleri –evet ben ki tıbbi yönden falan İbn-i Sina’ların, Kindi’lerin birçok katkıları olabilir ama onlar aynı zamanda da Batı düşüncesini İslam düşüncesine sokan iyi ya da kötü niyetle (ki iyi niyetleydi) sokan, getirdikleri kirliliklere karşı bizi koruyan Gazali olmuştur. 21. asırdaki Müslümanların ihtiyaç duyduğu şey yeni Gazalilerdir. Biz yeni Gazalilerimizi eğer yetiştiremezsek biz yine batı düşüncesi karşısında perişan olacağız. Aynen bugünkü perişanlığımız devam edecektir. Bizim bu perişanlıktan kurtulmamızın tek yolu yeni Gazalilerimizin yetiştirilmesiyle ilgilidir. Buna şiddetle de ihtiyacımız vardır. Bundan dolayı diyorum; bunun yolu medresedir, bunun yolu tasavvuftur. Gazali’nin o gün yaptığı, biz Müslümanların bugün ihtiyaç duyduğu şeylerdir. Bakın biz Müslümanların sorunları vardır, Türkiye’de Kürtlerin sorunları var, kalkınma, büyüme, ekonomik gibi bir takım sorunlar edinmişlerdir. Sorunlar bence konjonktüreldir. Yüz, yüz elli yıl önce bugün Kürtlerin yaşadığı sorunlar yoktu. Bir rejim geldi, bir sürü sorun çıkardı. Yüz, yüz elli yıl önce Müslümanların kalkınmak, ilerlemek, zengin olmak gibi bir sorunları yoktu. Ama böyle bir rejim geldi onları bir sorun haline getirdi. Bunlar konjonktüreldir, elbette ki bu hakların, sıkıntıların giderilmesi/çözülmesi gerekir. Konuşulmaktan alıkonulmuş, gasp edilmiş bir anadilin elbette iade edilmesi gerekir, fakat bu konjonktüre de çok fazla takılmamak gerekir. Bunu önemsemediğimden dolayı değil, Müslümanları ve Müslüman Kürtlerin de esas sorunları da vardır. Bugün İslam bir tehdit altındadır. Ve nihayetinde de bu tehdide karşı Müslümanların bence Gazali’nin yaptığı gibi İslam ilimlerinin yeniden ihya etmeleri söz konusudur. Bakın Müslümanlar bu konuda yeteri kadar paraya sahiptirler. Ve çok para masraf ettiler. Öğrenci yurtları dediler, burslar dediler. Bence bu konuda hiçbir mazeret yoktur. Asıl para dökülmesi gereken yerlerin başında bu ilim yuvaları geliyor. Bu ilim yuvalarının ihyası olmadan Müslümanların gelecekte söz söyleme hakları olmayacaktır.
Hocam bir diğer sorum; tüzel kişiler değil de gerçek kişilere de kurum misyonu yüklenebilir mi? Mesela Selef-i Salihin mesela Sahabe-i Kirama kurum gözü ile bakılabilir mi? Ümmetin onların etrafında bir zırh inşa etmiş olması bundan dolayı mıdır? Onlara yapılan saldırılara karşı ümmetin üzerine düşen sorumluluk nedir?
Bir kere en başta bizim görevimiz onları savunmaktır. Dolayısı ile bizim onların etrafında kurduğumuz zırh boşuna bir zırh değil, bir tabu değil. Onlar Resulullah’tan sonra bizim sünnetimizin ikinci kaynaklarıdır. Sünnette hadiste bulamadığımızı onların sünnetinde aramamız gereken mübarek insanlardır onlar. Bundan dolayı da onların yaptığı bizi bağlar, bize ışık verir. Hadisi şerifte buyurduğu gibi “Ashabımın hepsi, gerek birlikte, toptan, gerekse birer birer, yıldızlar gibi nurludurlar. Bunlardan hangi birine uyarsanız, yâni ardı sıra giderseniz, asıl kurtuluş yolu olan, insanlığın kemâli ve saadeti olan, Allah-u Teâlâ’nın sevgisine kavuşursunuz”. Kurum meselesini tırnak içine alarak söylüyorum; onlar hayatın pratiğini yaşayarak bize İslam’ın güzel örneklerini ortaya koymuş insanlardır. Onların modası geçmiş değil, zaman değişti diye biz onları yok sayamayız. Dolayısı ile her şeyi zamanın geçiciliği/değişimi üzerinden de okumak Müslüman bir zihnin yapacağı bir iş değildir. Müslüman zihin bu tür davranışlardan vazgeçmelidir. Bu zaman faktörünü, tarihsel faktörünü işin içine katarak “o gün zaman farklıydı, bugün zaman böyle” söylemleri kesinlikle yanlıştır. O günün insanı ne ise bugünün insanı da odur. Biz insan üzerinden konuşuyoruz, zaman üzerinden değil. Allah insana hitap ediyor, zaman/tarihe hitap etmiyor. O günün insanı hangi insansa bugünün insanı da aynı fıtratı taşıyan aynı insandır. “Zaman değişti” dediğimizde dış çevrenin değişikliğinden bahsetmiş oluyorsunuz. Peki, dış çevrenin değişimi her zaman meşru mudur? Bir de o vardır. Eğer meşru değilse o zaman biz zamandan çok o gün söylenenlerin bugün meşrutiyeti açısında yeniden ele alınması gerekir. Bağışlayın beni, artık erkek erkeğe, kadın kadına evlilik meşru oldu. Ne diyeceğiz şimdi. “Zaman değişti” deyip bunu kabul mü edeceğiz. Ya da “ne yapalım” böyle mi diyeceğiz. Dolayısıyla burada muhatabımız insanın kendisidir. Lut Kavmi’nin bize gösterilen örneği bir diğerinde tecelli etmiştir, dolayısıyla biz yine aynı insan tipi ile karşı karşıyayız. Çok farklı zaman aralığında da olsa aynı insan tipi ile karşı karşıyayız. Buradaki bakış çizgimizde bir sorun var, onu değiştirmemiz gerekir.
Bu zaman böyle bir misyona sahip gerçek kişileri ümmet yeniden yetiştirebilir mi? Böyle olması halinde ümmetin onlara sahip çıkması açısından üzerine düşenler nelerdir?
Bakın bunları yetiştiremez diye bir şey yok. Yetiştireceğiz. Biz mecburuz. Çocuklarımız, torunlarımız olarak biz bunları yetiştirmek mecburiyetindeyiz. Çünkü bu bizim bekamız açısından önemlidir. Ha bu arada da elinde imkânı olan, maddi ya da manevi imkânı olan herkes bundan sorumludur. Biz nasıl bugün yeryüzünün diğer ülkelerindeki yoksullara yardım etme ihtiyacını hissediyorsak bence bu iş onlardan on kat daha önemli –Türkiye için bunu diyorum-. Nijerya’da, Afrika’nın bazı ülkelerinde mesela İran’da medreseleri vardır, ilim ehli vardır o Müslümanların. Ama biz bu konuda ciddi şekilde çorak bir durumdayız. Mevcudu da kötü anlayışımız yüzünden. Müslümanların bence biraz da yanlış bakış açıları açısından mevcudu da hor görerek yok etmekle meşgulüz. Ben bu noktada Müslümanlardan sık sık eleştiri alıyorum. Yazdığım yazılardan dolayı “ya nedir bu medreselerden bahsediyorsun, zaten içi boş” lafları işitiyorum ve inanın Müslümanlardan bu lafları işitmek beni çok üzüyor. Hiçbir zaman Müslümanların böyle bir laf edeceğini beklemezdim. Demek ki bizde zihnen ciddi bir sıkıntı var. Dolayısıyla bu konuda elimizdeki imkânları bu konuyu ihya etmek için kullanmalıyız. Oradan mezun olan insanları da hayatımızın fakihleri olarak yetiştirmeliyiz. Sosyoloji okuduğu için bunu söylüyorum. Müslüman bir toplumda sosyoloğa, pedagoga, psikoloğa ihtiyaç yoktur. Fakihe ihtiyaç vardır. Fıkıh ehline ihtiyaç vardır, fıkıha ihtiyaç vardır. Sosyolojiye ihtiyaç yoktur. Sosyoloji ile Müslüman bir toplum düzenlenemez. Bunun için fıkıh hayati bir zarurettir.
Hocam şu ana kadar size yönelttiğim sorular genel itibari ile dergimizin Ağustos sayısı dosya konusu hakkında idi. Müsaadenizle konunun dışına çıkarak size sormak istediğim birkaç sorum daha var. Özellikle bugün Müslüman toplumda –bizim toplumumuzda- “modern Müslüman” diye kullanılan bir tabir vardır. Bu noktada sizin görüşünüze başvursak neler söylemek istersiniz?
Şimdi benim naçizane fikrim şudur. Modernliği az da olsa bile bir insan Müslümanla modernliği yan yana getiremez. Tamam, biz modernlikten etkilenmişiz. Zihnen de etkilendik, hayatımızda da etkisi var. Bunu inkâr etmiyoruz. Ama modern bir Müslüman olmaz. Çünkü modernliğin temel kabulleri ontolojik ve epistemolojik kabulleri İslam’ınki ile uyuşmaz. Yani Müslümanlıkla uyuşmaz. Onun için “modern Müslüman” tabiri kullanmamız gereken bir tabir. Ya da bir çarpıklığı, bir bozulmuşluğu ifade etmek için kullanabiliriz diye düşünüyorum. “Modern Müslüman” dediğinizde benim zihnen akidevi olarak da amel olarak da ciddi sıkıntı içinde olan bir Müslüman aklıma geliyor. Özellikle de zihinsel olarak yani. Bu tabiri kullanan, inanın bu tabirin ne anlam ifade ettiğini bilmiyordur.
Hocam bir de toplum açısından baktığımız da “modern bir tolum”, “modern bir aile” bu gibi terimler kullanıldığında İslam’dan soyutlanmış batı tarzı bir hayat beliriyor gözümüzde. Açıkçası İslami değerler çağrışım yapmıyor bu noktada. Bunu toplum açısından düşündüğümüzde acaba toplumumuza dayatılan bu “modernlik” kavramının özünde gayrı İslami bir durum mu var. Ya da daha kesin ve açık bir ifade ile söyleyeyim; bu “modernlik” denilen olguda dinsizlik mi var?
Elbette. Bakın, modernliğin kendisinde tabiatçılık vardır. Onun için diyorum, modernliği biraz bilen biri böyle konuşmaz. Modernlik tabiata dönüştür. O açıktan dinsiz olduğunu söylemez. Ama modern bilgi dinsiz bir bilgidir. Ben burada okurlarınız açısında da şunu söyleyeyim, bana göre sorduğunuz her paragraf benim gözümde birkaç saat konuşmayı gerektiren konulardır. Dolayısı ile burada modern bilgi zaten insanı dindar, ahlaklı yapmaz. O bilginin amacında bu yoktur. O bilgi materyalist bir bilgidir. Doğrudan doğruya “ben materyalistim” demez ama modern bilgi materyalist bir anlayış üzerine kurulmuş bir bilgidir. Ondan dolayı ben medreseyi önemsiyorum. Bizim üniversitelerde “bilimsel bilgi” diye öğrettiğimiz şeylerin kendisi zaten materyalist bir bilgidir. Onun ahlakla, vahiyle, gökyüzü ile alakası yoktur. Nesnel bilgi dediğimiz, objektif bilgi dediğimiz yani bilimsel bilgi dediğimiz şey İslam ile uyuşmaz, bu mümkün değildir. Temel kabulleri açısından uyuşmaz. Bundan dolayı da tam da bu bilgiye bir bakıma cevap verecek bilginin nerede üretileceği meselesi önem taşır ve bu da ancak medresede öğretilir. Çünkü İslam’daki ilmin kaynağı vahiydir. Oysa modern bilgide bilginin kaynağı ise tabiattır. O yüzden İslam’ın ilim kavramı ile Batı’nın bilim kavramı çok farklı şeylerdir. Birbiriyle uyuşmazlar. Hiçbir benzerlikleri yoktur. Bir birine karıştırmamamız lazım. Biz Müslümanlar bunları çok karıştırıyoruz. İlim dediğiniz, doğruluğundan şüphe etmediğiniz bir bilgi üzerine kurulmuştur. O da nedir? Vahiydir. Onun için Allah vahyi “ilim” olarak tanımlıyor. Onun doğruluğundan asla şüphe yoktur. Oysa batıdaki ilim/bilim dedikleri “science/sayıns” dedikleri şey tabiattan elde edilen şeydir. Ve o da bakın postmodernizle birlikte doğruluğu şüpheye düşmüştür.
Hocam okurlarımız açısından sormak istiyorum. Sizce bir Müslüman, gündelik hayatını nasıl geçirmeli ya da gündelik hayatında neleri ihmal etmemelidir?
Rızık Allah’tan geliyorsa –ki biz bunu unuttuk- rızık temini için biz on iki saat çalışıyoruz. Bence tarihte hiçbir insan rızkı için bu kadar zamanını harcamamıştır. Dolayısıyla da önce bunun farkına varalım. Çünkü bu bir zamanı kullanma biçimidir. Allah bize zamanı üç çeşide ayırdığını söylüyor. Olsa bu öyle görülse dahi insanlar bugün akşama kadar “iş, iş, iş” demekten kendilerini alıkoyamıyorlar. Fakat bütün bunlara rağmen de bizi aşan şeyler de var. Dolayısıyla da zamanımızın hepsini para kazanmaya ayırmaktan vazgeçelim. Çünkü bu çağ bize para kazandırıp ve sonrasında onu tüketmeye sevk eden bir çağdır. Zengin olma arzularımızı biraz frenleyelim. Onun için tasavvufun önemini burada vurguluyorum. (Gerçi tasavvuf ehli de artık çok zengin olmak istiyor –maalesef-) Bütün bunların ötesinde önemli olan şey şu; biz hayatımızda sünneti ihya etmeliyiz. Bu modernliğin bize sunduğu davranış kalıplarını kovabilmemiz için bizim sünneti ihya etmemiz gerekir. Mesela bir hastayı ziyaret etmeye giderken, acaba Peygamber Efendimiz (SAV) nasıl davranıyordu. Bunu öğrenip sonrasında gidip tatbik etmek… Bizde hastane konseptinin/adabının sunduğu bir hasta ziyaretinden çok Efendimiz (AS)’in bize sunduğu bir hasta ziyaretini gidip tatbik ederek ihya etmek olmalıdır. Hayatın birçok alanında bu böyledir. Böyle yaptığımızda modernizmin bize empoze ettiklerini aşma imkânı da olacağını düşünüyorum. Bundan dolayı da bizde bilhassa tasavvufun öyle bir yönü var. Tasavvuf gündelik hayatta sünnetin ihyasıdır.
Hocam bu sorum şahsınıza yönelik... Okuma serüveninizden bahseder misiniz? Bu okuma serüveni içerisinde okurlarımıza tavsiye edebileceğiniz ve özellikle de es geçilmemesi gerektiğini düşündüğünüz eserler nelerdir?
İlk gazeteyi 5. sınıfta okumuştum. Bilmiyorum o zaman babamdan gazete istemiştim. Allah rahmet eylesin, sağolsun bana gazete almıştı. O zaman üç-dört günde bir ancak gazete gelirdi bizim oraya…
Van’daydınız değil mi hocam?
Evet, Van’daydım. Ta üniversiteye kadar Van’daydım. Baba tarafım Başkalelidir. Gençliğimde sol kitaplar okudum çok. Bazen roman da okuduğum oluyordu. Felsefi romanlar. Biraz felsefeyle ilgilendim. Üniversitede felsefe okudum, sosyolojinin yanında. Şimdi genel manada ilgi duyduğum konulardaki kitapları arayıp, bulup, okuyorum. Fakat çok basitini söylersek okurlardan “Mekke’ye Gider Yol”u okusunlar. Bunu şunun için önemsiyorum; bizim romancılarımızın çoğunun gözünden kaçan bir özelliği var, batıda hikâye, roman daha çok mekâna bağlıdır. Doğuda ise mekân bağımsızdır, insan var. Hangi zamanda yaşadığı önemli değil. Oysa batı insanı mutlaka bir zamana götürür, o zaman ve o mekâna yerleştirir. Biz o zamanda mekânı ve zamanı öğreniriz hâlbuki o insan hakkında yanlış öğreniyoruz. Mesela Bin Bir Gece Masalları; hikâye içinde hikâye vardır. Bu bizim zaman anlayışımızla da ilgilidir. Ben o kitabı okuduğumda orda da öyle bir şey var. Bin Bir Gece üslubu var. Yani kendi hikâyesini Esed (Muhammed Esed –kitabın yazarı-) –Allah rahmet etsin- hikâye içinde hikâye olarak anlatıyor; Mekke’ye Giden Yol. Bu aslında Müslümana farklı bir zaman kavramı da kazandırır. Mesela İslam’a göre canlı içinde canlı vardır, zaman içinde zaman vardır, mekân içinde mekân vardır. Bu böyle bir şeydir, batıdaki gibi tek bir zaman, tek bir mekân yoktur. Mesela bizim klasik medreselerimize bakın; kapıdan içeri girerseniz birçok mekân çıkar ortaya. Batıda mimari anlamda böyle bir şey yoktur. Ben bu kitabı okuduğumda çok dikkatimi çekmişti bu durum. Bunun haricinde doğrusunu isterseniz birkaç kitap var da; biraz felsefi kitaplardır…
Olur da faydalanacak okurlarımız olur hocam, siz buyurun?
Biliyorsunuz herkes Şeriati’yi söyler, bende söyleyeyim. Allah rahmet etsin kendisine. Şayegan var, her ne kadar fikrine katılmasak da ama odur, Hüseyin Nasır’dır okunması gereken yazarlar. Abdulkadir Es-Sufi var bence okunması gereken. Okumakta fayda var, ben okuduğumda hoşuma gitmişti. Ama bence şimdi okunması gereken kitap; Kur’an’a Göre Dört Terim. Mevdudi’nin. Bence o yeniden, yeniden, yeniden okunmalıdır, öyle düşünüyorum. Bütün bunların (Dört Terim’in) yeniden ihya edilmesi gerekir.
Tavsiyeleriniz için teşekkür ediyorum. Hocam röportajımıza son vermeden önce dergimiz vasıtasıyla değinmek istediğiniz bir konu varsa buyurun?
Benim duam şu; bir Kürt meselemiz vardır, bir sıkıntılı meselemiz vardır. Ama bu meselenin bir duygusal tarafı vardır. Bu duygusal tarafından dolayı Kürtlerle ilgili bazı şeyleri konuşamıyoruz. Mesela benim gördüğüm Kürt gençlerinin süratle laikleşmesini asla kabul edemiyorum. Fakat bugün piyasada Kürtler adına konuşanlar da bunu destekliyor. Dolayısıyla bunları şu an duygusallığımızdan dolayı konuşamıyoruz. Ümit ediyorum ki bu duygusallığımızı yakın bir dönemde atlattıktan sonra bunları konuşabilelim. Şimdi Kürtler, mademki dediniz diyeyim; genelde ümmetin Kürtlere ilgisiz kaldığını, ümmetçilikten bahsedilirken Kürtlerin hakkının yenildiği söyleniyor. Burada bir doğruluk payı vardır. Ama bu cümle beni şundan rahatsız ediyor. Bu cümle yeni Kürt gençlerinin İslam’a karşı bir soğukluk hissetmelerine sebebiyet veriyor. Bu konuda rahatsız olduğum nokta bu. O gencin söylediklerinde doğruluk payı var; fakat bu söylem Kürt gençlerini İslam’dan soğutuyor. Valla bir şey söyleyeyim mi? Kürtlerin de, Türklerin de, Arapların da İslam’dan başka gidecek hiçbir yerleri yok. Hiçbir cehenneme gidecek durumda değiliz. Onun için kaderde bütün İslam dünyasındaki tecrübede şunu gördük ki; hep ikiye bölündüler. Laikler ve Müslüman cenah. Bu bütün İslam dünyasında gereçli bir şeydir. Aslında Hristiyan dünyasında da böyle bir geçiş oldu. Laikler ve dindarlar diye. Kürtlerde de böyle bir durum var. Şimdi pek konuşulmuyor ama bu bölünme tarihin getirdiği bir şeydir. Buradaki esas önemli şey şu; Müslüman Kürt gençlerini kazanmak ve onların bu 21. asırda, postmodern zamanda harcanmasına müsaade etmemektir. Bence hepimizin görevi budur. Bundan dolayı diğer Müslümanlara yönelik eleştirilerimizin Kürt gençlerindeki etkisini düşünerek biraz dikkatli olmamız gerekir diye düşünüyorum.
Hocam öncelikle vakit ayırdığınız için İnzar Dergisi adına teşekkür ediyorum, sağolun…
Ben de memnun oldum, sizinle tanıştığıma… Şimdi birileri Kürtleri laik bir cepheye koyup bir yerlere götürmek istiyor, sizin varlığınız önemli… Allah yardımcınız olsun. Allah kolaylık versin…
Röportaj: Sayim Yüksek / İnzar Dergisi
Abdurrahman Arslan Kimdir?
Bir âlim olan Abdurrahman Arslan 1947 yılında Van’da doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini aynı şehirde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. Aynı zamanda İslam, modernlik, iktidar ve akıl konuları üzerinde çalışan bir sosyolog yazardır. Türkiye`nin yaşayan en büyük filozoflarından biri olarak kabul edilen Arslan’ın
Modern Dünyada Müslümanlar, Ne Kadar Değiştik? Nehri Geçerken isimli 3 eseri bulunmaktadır. Yazıları Bilgi Hikmet, Gelecek, Umran, İlim ve Sanat, Köprü ve Birikim dergilerinde yayınlandı. Serbest çalışmaktadır.
İnzar Röportaj/Söyleşi