Zindandaki İnsan…

Yusuf Akyüz

Zindan ve insan, aynı hecede buluşan; aynı dünyada ama dünyaya sığmayan iki muammadır. Zaten insan başlı başına bir muamma iken, zindana konulmakla bu muamma ikiye katlanmıştır. Zindan, sırlı bir mekân; zindandaki insan ise sır içinde sırdır. İnsan denilen bu sırlı muammayı tanımanın en müsaid mekânı da...
“Vakta ki o gençler mağaraya sığınıp ‘Rabbimiz! Katından bize bir rahmet ver ve şu durumdan bize bir çıkış yolu ihsan eyle!’ diye dua etmişlerdi.” (Kehf: 10)

“Cenab-ı Hakk Teâlâ, çokça istiğfara devam eden bir kimsenin gamlarını ferahlığa ve sıkıntılarını da genişliğe tebdil eder ve hiç ummadığı yerden onu rızıklandırır.” (İbni Mace, Zühd 30)

“Şu an ne olursa olsun, bir an sonrası gaybdır.”

Zindan ve insan, aynı hecede buluşan; aynı dünyada ama dünyaya sığmayan iki muammadır. Zaten insan başlı başına bir muamma iken, zindana konulmakla bu muamma ikiye katlanmıştır. Zindan, sırlı bir mekân; zindandaki insan ise sır içinde sırdır. İnsan denilen bu sırlı muammayı tanımanın en müsaid mekânı da belki yine zindandır. Zira zindandaki insan, dış dünyaya aid ne varsa, her türlü sıfat ve şatafatlardan soyutlanmakla, ruhen ve bedenen sanki çıplak ve her şeyiyle aşikârdır. Adeta cami avlusunda musalla taşına yatırılmış mevta gibi tamamen ortada; aciz, çaresiz ve savunmasızdır. Zindandaki insan artık dünya namına geçmişte yaşanmış ve mazide kalmış hatıra ve hayallerinden başka hiçbir şeye sahip olmayan mevtadan farksızdır. Bir de umutları, rüyaları ve duaları vardır…

Zindandaki insan, bir açıdan ara sıra açılıp okunan ve sonra tekrar tozlu raflara bırakılan, yaşayan ama hükmen ölü sayılan bir hatıra defterine benzer… Zaten ekseriyetle volta sohbetleri mazide yaşanmış acı ve tatlı hatıraların tekrarından ibarettir. Bayramlarda, seyranlarda dost, aşina ve yakınlardan gelen mektuplar vesilesiyle geçmiş hatıralar tekrar tazelenir. Zindan deyince ilk hatıra gelen şeylerden biri de mektuptur; zindanda mektup sadece mektup değildir; mektuptan öte yazılı bir ziyarettir.

Haddizatında zindan, hükmen ölü sayılan; yani dünyadan tecrid edilmekle adeta ölü mesabesinde olan mahpuslar için inşa edilmiş bir nevi kabristandır. Zindandaki insan, kabristandaki mevta kadar garip, yalnız, mahrum ve muhtaçtır. Dosyasına yazılmış geçmiş amelleriyle baş başa kalmış, yapayalnızdır. Ellerine kelepçe vurulduğu andan itibaren, her türlü dünyalık imkân ve imtiyazından behemehâl ayrılır; artık zindan müddetince zindana konuluşuna sebep olan dosyasıyla tanınır. Tıpkı mezar levhaları gibi, zindana giriş tarihi ve dosya sıra numarası ve sair ayrıntılar yazılır. Sanki kendisi ölmüş de sadece dosyası vardır. Artık dünyadaki varlığı ve diğer insanlar için anlamı, infaz dolabında tutulan kasvetli bir dosya münderecatı kadardır. Amel defteri kapanmış ölüler gibi, vakti zamanında infaz dosyasına ne yazılmışsa, dışarıdan bakanların gözünde artık hep öyle anılır.

Mahpus, sabıka denilen bir yaftayla yaşamak zorundadır. Zindan sürecinden sonra da yaftadan kurtulmak zordur. Ekseren bu yaftayla yaşamak kaçınılmaz olur; acı da olsa vakıa budur.

Zindanı anlamak zordur ama tarifi kelimelere sığmayan bu garip ve müstesna mekânı hiç tanımayanlara anlatmak imkânsız denilecek kadar zordur. Hayatında hiç başı dişi ağrımamış insanlara bu acı nasıl anlatılabilir. Zindan pirimiz Yusuf aleyhi’s-selam, “dirilerin kabri” demiş bu mekânlara… Zindan, dünyadan tecerrüt edip diri, canlı kabre girmek gibi bir şeydir işte! İnsanın yaşayıp tatmadan asla bilemeyeceği bir histir. Zindan ve esaret, sureta mevtin ikiz kardeşidir. Mahpusun mevtadan farkı, nefes alıp verişidir. Günlük nebati hayatiyet devam etmekle birlikte, dış dünyaya aid alaka ve irtibatlar en asgari seviyeye inmiş; geçmiş yıllara dair hatıralar da giderek yerini hayallere terk etmiştir. Zindan adeta zamanın durduğu ve insanın kaybolduğu bir yerdir. Zindandaki insan için dünya planındaki hayat artık sadece hatıra ve hayallerden ibarettir.

Zindan, alazzahir her anı birbirinden ayrı hüzün, hasret ve hicran diyardır. Adeta gündüzü olmayan karanlık bir gece, kayıp ve hüsran mekânıdır. Hayata sadece dünya penceresinden bakıldığında, zindanda geçen zaman telafisi imkânsız acı bir kayıp ve ağır bir yıkımdır. Sureta zindan=hüsrandır. Şu fani dünya hayatında ölmeden önce her insanın başına gelmesi muhtemel musibetlerden biri sayılır. Hastalık, ölüm ve ayrılık gibi, zindan da mihnet ve musibetin bir diğer adıdır. Hem ceza hem de imtihandır. Mademki dünya her boyutuyla yaşanan bir imtihan sahası; zindan da imtihan içinde imtihandır.

Elbette zindanda yaşamak ayrı, zindanı yaşamak ve anlamak apayrı bir manadır. Zira sadece aynı mekânda bulunmakla aynı mülahazalara ulaşmak imkânsızdır. İntibalar, içinde yaşadığımız zamana ve mekâna bağlı değil, tamamen bakış, görüş, anlama ve algılama tarzıyla alakalıdır. Eşya ve hadiselere bakış, görüş ve anlayış değiştiğinde, behemehâl algılama biçimi de değişmekte ve yerini zıddına da terk edebilmektedir. Zaman ve mekânı değerlendirmeye esas teşkil eden kıstaslar, hayati derecede ziyade ehemmiyet arz eder. Bir vakıayı değerlendirme biçimi, havadisattan müspet veya menfi şekilde etkilenme meselesi de yine bakışa mihenk olan kıstaslara racidir. Daha vazıh bir ifadeyle meseleyi, “kıstas=telakki” formülüyle hülasa edebiliriz. İttihaz olunan kıstaslar değiştiği anda, buna bağlı telakkiler de kaçınılmaz olarak değişmektedir. Bazen müddet-i zaman içinde istihale neticesi, bakış, görüş, anlayış ve telakkilerin kısmen veya tamamen tağayyür edebildiği de vakidir.

Evet, esaret ve mevt, ikiz kardeş kadar birbirine benzer ve eştir. Şu farkla ki esaret, mevtin muvakkat şeklidir. Muayyen bir müddet-i zamanı kabir misali dar ve zor bir mekânda geçirmektir. Adeta ölmeden önce ölmek veya dünya gözüyle en yakın mesafeden ölümü görmektir. Zindan belki dünyada ölümün en yakın olduğu veya ölmeden önce insanın ölümü tecrübe ettiği bir yerdir. Zindandaki insan, her an ölümle yüz yüze, an be an hayatla ölüm arasında gidip gelmektedir. Hayatın binden bire indiği zindan nam mekânda insan ne ölü, ne de diridir. İşte bu ikisinin arasında kalmış, tarifi imkânsız bir haldedir. “Ölüsü olan üç gün, delisi olan her gün ağlar!” misali mahpusluk böyle garip ve anlaşılmaz bir şeydir. Kelimelerle anlatmak muhaldir.

Zindanın ve içindeki mahpusların ahvali, tıpkı kabristandaki gibi, birbirinden çok farklıdır. Aynı mekânda olmakla birlikte, algılama ve yansımalar bambaşkadır. Aynı mekânda bütün zıtlar yan yanadır. Doğrusu, zindan, hakkıyla değerlendirebilenler için mükâfat; hikmet ve gayesini idrak edemeyip zayi edenler için azap ve ıstırap mekânıdır. Zaten madde ve manada kazanç ve kayıp tamamen değerlendirmeye tabi bir mülahazadır. Haddizatında kazanç ve kayıp yoktur. Bir şeyi, bir yeri gerektiği gibi değerlendirip değerlendirememek vardır. Hayatta bu mülahaza etrafında binlerce misal vardır. Layık-ı veçhiyle değerlendirilen her şey kâra ve kazanca tebdil olurken; değerlendirilemeyen şeyler ise zarara ve hüsrana müncer olur. Başkalarından ibret almayan, başkalarına ibret olur.

Zahiri gözle bakıldığında veya sadece dünya terazisiyle tartıldığında, zindan küllen ve tamamen kayıp mekânıdır. İnsanın elinden dünya varını ve itibarını alır. Dünyanın bütün kapıları insanın yüzüne kapanır ve amellerinin hayali suretleriyle baş başa bırakır. Dünya gözüne zindan, sanki canlı mezardır. Ama meşhur bir söz vardır ki, teveccüh edene çok şey anlatır: “Mevla, gümüş kapıyı kapatırsa, altın kapıyı açar!” İşte bu manada zindanda hakkıyla görüp değerlendirebilecek her mahpus için altın bir fırsat doğar. Tevbe ve inabe ile Hakk’a dönüş imkânı ve ebedi hayatını kurtarma zamanı… Gaflet ve rehavet uykusundan uyanıp kendine gelme; hakikati görme, her şeyi yeniden ve daha derinden düşünüp muhasebe etme; halini, seyir ve gidişatını düzeltme fırsatı; işte zindanda açılan altın kapı! Bütün mesele görebilmek, irade ve azimle bu kapıdan içeri girip layık-ı veçhiyle değerlendirmek.

Zaman, mekân, maddi ve manevi her türlü ortam ve imkân tamamen değerlendirmeye bağlıdır. “Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur” misali, zindan bile olsa, hakkıyla değerlendirebildiği her şey insana yâr olur, kazanç ve kâr olur. Maddi ve dünyevi kayıp bin dahi olsa, manevi ve uhrevi bir kazancın müstesna bir mekânı olur. Dünya rüyasından uyanıp asıl kaybın telafisi olmayan ebedi hüsranın farkına varma mekânı olur. Ölmeden önce ölmenin şuur ve intibahıyla gafletten uyanıp yola çıkma; işi anlama ve ebediyeti kurtarma fırsatı olur…

Zindan, tıpkı kabristan gibi; “öncekilerden ibret almayanların, sonrakilere ibret olduğu…” her santimetrekaresiyle nice acayipliklerle dolu, garip ve müstesna bir ibret diyarıdır. Dileyen ibret alır ve kurtulur; görmek istemeyen de başkaları için ibret olur. Zindan nam mekânda iki yol ve iki tercih vardır; anlamak, uyanmak ve kurtulmak… Anlamamak, gaflete dalmak ve helak olmak… Zindan kavşağında tercih insana kalmıştır: ya ihya olmak yahut imha olmak! Ayet-i kerimede: “İnsan için ancak çalıştığı şeyin karşılığı vardır.” buyuruluyor. (Necm 39) Mademki dünya, müminler için zindandır; o halde bu zindandan kurtulmak ve hakiki manada hürriyete kavuşmak, ancak iman ve salih amellerle birlikte, duaya sarılmaya bağlıdır. Her zamanın ve mekânın bir imtihanı ve cevabı vardır: şüphesiz ki zindan nam mekânın icabı da, saimen, kaimen ve daimen duadır. Dua ipine dört elle sımsıkı sarılmak ve bu mübarek ipi bir an dahi elden bırakmamaktır. Mademki dünyada ölümden başkası yalandır; zindanda da duadan başkası yalandır.

Zindan, duaya sarılmak ve duayla yaşamak mekânıdır.

Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Kasım 2014 (122. Sayı)
 


 
12-11-2014 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.