Zindanda Bir Hazan Mevsimi…

Yusuf Akyüz
Hazan mevsimi, sonbahar yaprak dökümü ve hüzün vaktidir… Güneşli günlerin nihayete erdiği, yazın ve baharın yerini soğuk ve ayaza terk ettiği, mihnetli ve meşakkatli kış günlerinin habercisidir…
“Göklerde ve yerde nice ayetler (deliller ve işaretler) vardır ki hiç dönüp bakmadan yanından geçip giderler.” (Yusuf 105)

“Akıllı kişi nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası (ebedi hayatı) için çalışandır. Aciz kişi de hevasına tabi olduğu halde, Allahu Teâlâ’dan bir şeyler umandır.” (Tirmizi, Kıyamet, 25)

Hazan mevsimi, sonbahar yaprak dökümü ve hüzün vaktidir… Güneşli günlerin nihayete erdiği, yazın ve baharın yerini soğuk ve ayaza terk ettiği, mihnetli ve meşakkatli kış günlerinin habercisidir… Sonbahar, yaza ve bahara veda mevsimidir… Kırlangıçların ve göçmen kuşların göç vaktidir… Gelenler gider; konanlar göçer; ağaçlar da yapraklarını birer birer dökerek yaza veda ederler… Sanki düşen her bir yaprakla birlikte bir damla gözyaşı dökülür toprağa… Akıp gider toprağın bağrına doğru sessizce… Baharla birlikte yeni bir dirilişe kadar sular toprağı… Bazan nazenin bir şebnem tanesi; bazan da yeniden gelecek müstakbel bir baharın müjdecisi olur…

Bazan sessiz bir çığlık olur kurumuş dalların üzerinde; hasret ve hicranın tablosu olur… Dalından düşen her yaprak bu tabloyu doldurur…

Hazan mevsimi, sanki zaman ve mekân kaybolur da âlem bambaşka bir hale münkalib olur… Her düşen yaprak hüzünlü bir gözyaşı ve gönüllere çöken hasret ve hicran duygularının sessiz bir tercümanı olur… Hazan vakti insan; hüzün, hasret ve hicran aynı mekânda buluşur… Hazan yaprakları toprağa düşerken, zindanı hüzün ve hasret duyguları doldurur… Duvarların ardından bahara hasret sessiz bir çığlık duyulur… Zindan’da hazan mevsimi beton bahçeye uzaklardan düşen rüzgârın getirdiği kurumuş yapraklardan belli olur… Bir de semada göçmen kuşların geçişinden aşikâr olur… Giderek soğuyan havayla birlikde, hazan rüzgarı haberci güvercini gibi uğuldayarak pencereye vurur durur… Zindan’da hazan’ı yaşamak tarifi çok zor bir duygudur… Adeta dünyadan ukbaya yolculuk vakti gibi zindanı hüzün kaplar; zindan kabristan olur…

Hazan mevsimi zindanda dünya tamamen kaybolur; soğuyan havayla birlikde duygular da soğur… Hücreleri derin bir sessizlik ve gariplik hissi doldurur… Hazan mevsimi zindan’da yaşanan hüzün, hicran ve hasrettir…

Hazan mevsimi, aynı zamanda şairlerin ve ediblerin ilham kaynağıdır… En hazin ve duygu yüklü şiirler ve nesirler ekseren hazan mevsimi yazılır… Hazandan ilham almayan şair ve yazar neredeyse yoktur… Dalından kopup yere düşen narin solgun bir yaprak şaire ve yazara çok şeyler anlatır… Yazılacak olsa belki cildleri doldurur. Alakasız insanların hiç umursamadan üzerine basıp geçtiği bir kuru yaprak, gönül ehline bir nişan olur; mavera yolunda bir iz ve işaret olur… İlhamını alan yazar; teveccüh edip alaka duyanlar manasını okuyup anlar… “Görenedir görene, köre nedir, köre ne!” meşhur sözü bu gerçeği ne güzel anlatır… Görmek için bakmak; bakmak için de teveccüh edip alaka duymak lazımdır.

Her şey teveccüh ve alaka nisbetine göre bir mana ifade eder… Teveccüh ve alaka yoksa, her şey manasız ve boştur… Alakasız adamın nazarında belki cümle kâinat sırr-ı manası bilinmez acaib ve garip bir boşluktur… Baksa da görmez, duysa da anlamaz!Çünkü teveccühü yoktur; alaka duymaz! Alaka olmayınca bakış ve anlayış da olmaz! Hazan mevsiminde dalından düşen bir kuru yaprak binlerce şaire ilham kaynağı olur da, alakasız adamın gözünde her şey manasız bir boşluktur! Ayet-i kerimede buyuruluyor ki: “Dikkat edin! Gözler kör olmaz; asıl kör olan sinelerdeki kalblerdir. (Kalb körlüğüdür.)” (Hacc Sûresi, 46)

Gören gözlere her şey bir iz, eser ve işaret; bir müjde ve haberdir… Hiç biri başıboş, rastgele ve anlamsız değildir… Her şey bir şeyden haber verir; bazan mana bir misalde gizlidir… Bir katre ummana, bir zerre kâinata işarettir. Kusur varsa, bakışta ve anlayıştadır… Manayı göremeyen, kusuru kendi bakışında ve nakıs anlayışında aramalıdır… Eğri bakan, doğru göremez; bakış ve anlayış düzelmeyince mana görülemez… Cümle kâinat renk olsa, kör baktığını yine göremez! Bulmak için aramak, görmek için bir şeyin farkında ve şuurunda olmak lazımdır… Kitabdan anlayan sahaf; mücevheri tanıyan, kıratını ve ayarını anlayan sarrafdır.

İşin sırrı teveccüh, dikkat, itina ve alaka’dır. Bir mana ve mülâhâza üzerinde yeterince durup odaklanmak; bir iz ve esere konsantre olup tefekkürde bulunmak, sırr-ı manası üzerine dikkatle yoğunlaşmakdır… Yeniden ve her defasında daha derinden bakmak; sathilikten derinliğe, tezahürden öteye uzanmaya, zuhuratın verasını anlamaya çalışmaktır. Arayanın bulması; bir yola çıkanın maksadına varması umulur… Niyet, taleb, irade ve azim, sabır ve sebat; hedef, gaye ve istikamet yolunda kararlılıkla yürümeye çalışmaktır.

Hazan mevsimi, hem hasret hem de hicret vaktidir… Yazdan ve bahardan kalan her şey hazan vakti gelince birer birer veda edip gider… Bahara rengini veren o güzel güller; dağları, ovaları bahçe ve bağları süsleyen laleler ve sümbüller de hep kuruyup giderler… Göçmen kuşlar uzak diyarlara doğru hicret edip giderken, börtü böcekler de kabir misali toprağın derinliklerine çekilip görünmez hale gelirler… Adeta kâinat ölüm sessizliğine bürünür; hazan mevsimi gecesi hasret, gündüzü hüzün, veda, ayrılık ve ölümdür… İnsanoğlu belki de en ziyade hazan mevsiminde ölümü düşünür… Her düşen yaprakla birlikte sanki bir kere daha ölür… Adım adım gelen ölümün yedi rengini de yalın gözle görür… Dünya hayatının aldatıcı büyüsünü bozan ölüm gerçeği, hazan mevsiminde en aşikâr çehreye bürünür; insan nereye baksa ölümün başka bir çehresini görür…

Hazan mevsimi gelince dünyada ölümden başkası yalan olur… Yalan dünyanın bütün güzellikleri gözden kaybolur… Çiçekler birer birer sararıp solar, çayır çimen kurur, havalar ve sular giderek soğur, sanki dünya seraser kocaman bir kabristan olur… Hazan mevsimi insan iliklerine kadar ölümü yaşar ve yalan dünyanın kalınacak bir diyar olmadığını ayne’l yakin görüp anlar… Her haliyle ölüme şahid olur; fasl-ı hazanda insan şahid, ölüm ise apaçık meşhuddur! Dünyadaki en büyük insan gözünün görebildiği gerçek olan ölüm, hazan mevsimi gelince adeta bin kere daha gerçek olur…  Bahardan ve yazdan kalan cıvıltılar hazin bir sessizliğe teslim olurken, artık sadece ölümün sessiz sedası an be an duyulur…

Hazan mevsimi gelince, en gamsız ve alakasız insanlar bile az çok ölümü düşünür; çünkü bu haşmetli gerçeği yalın gözle görür… Gerçi görmesini görür de, ne kadar ibret alır, orası ayrı mesele! Gözüyle gördüğü ölüme rağmen, sanki hiçbir şey olmamış gibi, ekseriyetle alıştığı gibi yaşamaya devam eder… Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi hayali lezzetlere aldanıp gaflet rüzgârına kapılıp gider… Zevali yakın şu ani dünya gaflet ve aldanış yurdu; daru’l gururdur! An be an deveran eden; doğumla gelen ve ölümle göç edip giden yüzbinlerce misafire rağmen, insan anlaşılmaz bir gafletle şu fani misafirhanede yaşadığı müddetçe ebedi kalacağını zanneder… Hayatında ve etrafında gördüğü her şey ölümü hatırlattığı halde, bir türlü ölümü kendi nefsi için düşünmek istemez… Ölümü kendisine hep uzak görür; sanki ölüm ancak başkaları içindir!

Ölüm gerçeğini kendi nefsi için kabul edemeyen gafil insan, anlık hazların zifiri karanlığında saçmalamaya, ömür sermayesini insafsızca harcamaya başlar ve dolayısıyla harcanmaya müstehak olur!

“Dünya sevgisi her hatanın başıdır!” buyurmuş Hz. Peygamber (s.a.v). Öyle bir hata ki, bütün hataların başlangıç adımı ve asıl mihrakı ve ilk kıvılcımıdır! Tıpkı zincirleme kaza misali, bir noktadan başlayan bu vahim hata, peşi sıra gelen diğer hataların da başını çekiyor… Bu amansız hataya düşen insan, esaslı bir intibah şokuyla daldığı gaflet uykusundan uyanamazsa, artık ömür boyu hatalar yumağının içinde sağa sola savrulur durur. Akıntıya kapılmış kütük gibi sürüklenip gider… Ekseren bu şuursuz sürükleniş ölüm meleğini görünceye kadar devam eder… Ölmeden önce uyanmak ve vaktinde gerçeği görüp işi anlamak çok az kimseye nasib olur… Çoğunluk alıştığı gibi yaşayıp gider…

Ölüm gerçeğini gündeminden çıkaran ve hayatı sadece gördüğünden ibaret sanmaya başlayan gafil insan için hayat artık daha fazla zevk, oyun, eğlence ve bir takım hayali lezzetlerden ibaret sanal bir rüyadır! Sonu ölümle biten bu sanal rüyaya aldanan gafil adamın hayatında artık doğru bir şey bulmak çok zordur! Zira hayatın anlamı ölüme ve ölüm sonrası dirilişe ve hesab verme şuuruna bağlıdır… Bu şuurdan uzak yaşayan gafillerin hayatında ve yaptıklarında mana aramak beyhude çabadır! Şuursuz, gayesiz ve endişesiz insandan ne beklenebilir… Hedef, gaye ve istikameti olmayan, fani dünya rüyasına aldanmış gafil adam doğru namına ne yapabilir!.. Hayatı en baştan yanlış üzerine kurulmuş bir insan için artık “doğru”dan bahsetmek neredeyse muhal gibidir… Zira istikamet, hedef ve gaye; niyet, irade, teveccüh ve alaka nisbetine göredir. Hadis-i şerifde buyurulduğu üzere: “Ameller niyetlere göredir. (Niyetlere göre şekillenir ve akıbette de yine niyetlere göre değerlendirilecektir.)” Hedef, gaye ve istikamet ancak niyete göre şekillenir. İnsanın yaptığı her şey niyetiyle paralel olarak gelişir.

Amellerin ruhu mesabesinde olan niyet, her işte ve yönelişte esas mihverdir… Niyet sahih olmadıkça amel de salih olmaz; fasid niyetten doğru bir amel çıkmaz! Niyet, tercih, yöneliş, şuur ve gaye demektir. Hayat imtihanının en nirengi noktasını da yine niyete bağlı irade, tercih, gaye ve istikamet şuuru teşkil eder… Şu fani dünya haddizatında niyet ve tercihlerin ete-kemiğe bürünüp amel suretinde göründüğü bir amel, imtihan ve tezahür meydanıdır… Her misafir gelir; niyetine göre amelini işler ve vadesi dolunca da geldiği gibi çekip gider… Niyetine göre bakar; niyetine göre anlar, niyetine göre iş yapar ve niyetine göre sonsuzluk yolculuğuna çıkar… Netice ve akıbette de niyetiyle haşr olur ve niyetlerinin karşılığını bulur. Kimisinin niyeti cennet; kimisinin niyeti ise cehennem olur. Herkes niyet, gaye ve istikametine göre dünyada seçtiği yolun sonucunu bulur…

Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Ocak 2016 (136. Sayı)
 
25-01-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.