Zindân ve Hüsrân

Yusuf Akyüz

Zindân, adı soğuk, mat ve donuk bir mekândır… Dünyâdan ziyâde kabristana yakındır… Dünya penceresinden bakıldığında, küllen kayıp ve de hüsrandır… İnsanı alıştığı dünyadan; dost, âşinâ ve yakınlarından ayıran dar ve zor mekândır… Hicrânlı bir hayatın hülâsâ-i kelâmı zindândır…
“Asra and olsun ki, muhakkak insân hüsrandadır. Ancak imân edip sâlih ameller işleyenler; birbirlerine hakk’ı ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.” (Asr Sûresi, 1, 2, 3)

“Rahmetimizi dilediğimiz kimseye nasib ederiz ve iyilik edenlerin ecrini zâyi etmeyiz. Ahiret mükâfatı ise imân edip takvâ üzere yaşayanlar için elbetteki daha hayırlıdır.” (Yusuf Sûresi, 56-57)

“ Allah’u Teâla, hakkında hayır murad ettiği bir kimseyi musibete uğratır.” (Buharî, merdâ, 1)“ Allah’ım! Gerçek hayat ancak âhiret hayatıdır.” (Buharî, Rikâk, 1)

Zindân, adı soğuk, mat ve donuk bir mekândır… Dünyâdan ziyâde kabristana yakındır… Dünya penceresinden bakıldığında, küllen kayıp ve de hüsrandır… İnsanı alıştığı dünyadan; dost, âşinâ ve yakınlarından ayıran dar ve zor mekândır… Hicrânlı bir hayatın hülâsâ-i kelâmı zindândır… Gündüzü de gecesi kadar karanlık, sıkıntı, acı, ızdırab ve darlıktır… İşte bunların toplamı zindandır… Dünyâ gözüyle zindan canlı mezardır; ölmeden önce ölümü görmek ve kabri yaşamakdır… Adetâ etiyle, kemiğiyle ve bütün dehşetiyle kaybın farkına varmak ve dünyâ rüyasından uyanmakdır… Bir gün ansızın zindana girince, artık dış dünyâ hayâllerde kalır ve rüyâlarda yaşanır… Zaten fâni olan şu dünyâ da bir bakıma rüyâ sayılır; zindan ise rüyâ içinde bir rüyadır… Hayatla memât arasında yaşanan garip ve müstesna bir fâsılâdır…

Zindânı, dünyâda konuşulan kelimelerle anlatmak imkânsızdır… Zindanın tarifi, “zindan” kelimesine sığabildiği kadar anlatılır; bundan ötesini anlamak için bir müddet zaman zindanı yaşamak acıyı, kaybı, sıkıntı, darlık ve ızdırabı tatmak lâzımdır… Yaşayanlar anlatamazlar; ne kadar anlatılsa da yaşamayanlar asla anlayamazlar… Baş ağrısı, diş ağrısı misâli, zindan da tarifi zor bir sancıdır… Zamanla alışılsa da, her geçen gün artan bir ağrıdır… Haddizatında zindana alışmak imkânsızdır; belki arada sırada acıyı unutmak veya uykuya dalıp rüyâda boyuttan çıkmak gibi mülâhazâlar vardır…

Tasavvuf ıstılahında, “ölmeden önce ölmek…” remziyle ifâde edilen manâda, ölümün beş renginden bahsedilir… Vuslat sırrına ermek ve mâverâi hakikatlere yakîn peydah etmek için, her birisi ayrı bir renkle temsil edilen beş ölüm dehlizinden geçmek gerekir… Buna çile çekmek denilir; en az çile müddeti kırk günden ibârettir… Kırk gün halvethanede tecerrüd ve i’tikâf hâlinde riyâzet ve mücâhede ile nefis tezkiyesine ağırlık verilir… Şayed ilk kırk günlük çile müddetinde istenen neticeye erişilemezse iki kırk gün daha ilâve edilerek yüz yirmi gün devam edilir… Kıllet-i taam, kıllet-i kelâm ve kıllet-i menâm: Az yemek, az konuşmak, az uyumak esasına mebni riyâzet ve mücâhede usulleriyle birlikde, azami tecerrüde riâyetle, derin tefekkürün ve maverâi teveccühün yolunu açmak hedeflenir… Maksad, ilmel’ yakîn, kalbel’yakîn ve hakkel’yakîn mertebelerinde semâvî hükümlere yakin peydah etmek sûretiyle, tahkik’den tahakkuka geçmekdir. Seyr-û süluk tabiriyle ifâde edilen bu derûnî yolculukdan gâye; nefis toprağına sinmiş ayrık otlarını temizlemek, yani nefse muhalefet etmek suretiyle kötü huyları terketmek ve Memduh olan ulvi ahlakî faziletleri kesb etmekdir. Tahakkuk ve tahalluk tabiriyle, ilim, imân, amel ve hâl’de; edeb, ahlak ve terbiyede rüşd ve kemâl hedeflenir.

İmândan ihsana kalbi-manevî yolculuğun remz-i nişanesi olan tasavvuf ilmi; ilim, hikmet ve marifet cihetiyle akla; tezkiye-terbiye, riyazet ve mücahede yönüyle nefse; huşu, huzur, yakîn ve itminan neticesiyle kalbe hitab eder… Tasavvuf ilmî, ilim, amel ve hâl, tabiriyle özetlenen; beden esaretinden ruh hürriyetine urûcun; insanı insan kılan imanî ve ahlakî faziletlerle tahakkukun ve ömür boyu devam eden rüşd ve kemâl yolculuğunun elzem koordinatlarını verir. Kalden hâl’e inkılabın, ahlakî ölçüleri hayatına hakim kılmanın ve bir bütün hâlinde din-i Mübin-i İslam’ı yaşamanın yolunu, usûl ve yöntemini gösterir… İslamî ilimlerin gâye ve zirvesi olan tasavvuf ilmi, zindan gibi, “dünyâ’ya kapalı, Mevlâ’ya açık” bu daracık mekânda ne yapılması ve ne yapılmaması gerektiğini öğretir… Ruh, şuur ve mâna planında yeniden doğuşun, tutku ve ihtirasların esaretinden kurtulup hakîkî manada insan oluşun yolunu gösterir…

Zindân sâlinin cevâbı veya esâretin ilacı, tasavvuf ilminde mündemiçdir… Zindan imtihanının tam karşılığı tasavvuf ilmidir… Zira zindân, dünyâ’dan tecerrüd, çile, uzlet ve halvet demektir… Zahiren mihnet, belâ ve musibettir; acı, ızdırab ve elemdir… İşte bu ahvâl ve şerâit dahilinde izlenecek rota ve pusula tasavvuf ilminin şumûlü manasına dahildir. Zindanda ne yapmalı sualinin cevabını tasavvuf vermiştir…

Zindân, insân ve hüsrân aynı hecede buluşan üç müterâdif manadır… İnsanı yıllarca yaşadığı ve alıştığı dünyâ’dan; dost, âşinâ ve yakınlarından ayıran zindan, âdeta ölümün yarısı veya provasıdır… Zahiren ağır bir kayıp; çile, acı ve ızdırabdır; hüzün, hasret ve hicrân diyarıdır… An be an acıyı, ölümü ve ayrılığı yaşamakdır… Zindan, tabiâtı itibariyle tecrid ve tecerrüd mekânı veya cebri inzivadır… İnsanın amelleriyle ve hayâlleriyle başbaşa yapayalnız kaldığı garip ve müstesnâ bir mekândır… Dünyâdan ziyade belki berzaha daha yakındır… Hakkıyla değerlendirene yâr olur; değerlendiremeyip zayi edene hâr olur… Herkes zindanda aradığını bulur ve seçtiği yolun adamı olur… Hidâyet ve istikâmet yolunu tutan, zindanların darlığından, cisim ve maddenin kesif karanlığından, nefis ve şeytanın tasallutundan kurtulur, huzur duyar ve seadete kavuşur…

Hevâ ve nefsâni heves yolunu tutanlar ise zindanların darlığında mahsur kalır; anlık süflî hazların zifiri karanlığında boğulur ve helak olur…

İşte İslâmî ilimlerin zirvesi ve gâyesi olan tasavvuf ilmi, zindan gibi olağanüstü bir mekânın nasıl değerlendirileceğini, fiilen yaşanan ağır bir kaybın kazanca, acının da inciye nasıl dönüştürüleceğini öğretir… Yani zaman ve mekân koordinatlarını verir… Zaten fiilen devam eden bir çileden manen istifade yolunu gösterir… Tabiri caizse, denize düşene yüzmeyi öğretir… Musibet denizine düşenler için can simidi mesabesindedir… Sabır, rızâ, tevekkül ve acılara tahammül kâbiliyetini geliştirir… Hayata bakış, görüş ve anlayışı derinleştirir… Günlük hayatı tanzim eder; duygu ve düşünceye kılavuzluk eder; istikâmet kazandırır… Tasavvuf, riyâzet ve mücahede usulleriyle nefse sinmiş kötü alışkanlıkları tasfiye ederek, yerine güzel ahlâkî vasıfları ikâme eden kalbi ihyâ ilmi ve ameli inşâ mektebidir…

Tasavvuf ilmi, zindân’da fiilen yaşanmakta olan çile ve mahrumiyetin hikmet ve gâye planını izah eder; sebeb ve hâdiselerin verâsına işâretle kalbi huzura kılavuzluk eder… Zindânda musibet darbesiyle sarsılan, bu darlıktan kurtulmak için çırpınan, bir ışık ve umut arayan insana, huzur ve seadet yolunu gösterir… İntibâh, tevbe ve inâbeyle, Hakk’a ve hidayete davet eder… Musibet ve çile ateşinde arınıp temizlenmeyi, pişmeyi ve pekişmeyi öğretir… Tasavvuf, ihtisas sahası itibariyle tecrid ve tecerrüd, çile ve halvet ilmi olması hasebiyle, bu mefhumların vakıî olarak yaşandığı zindana birebir karşılık gelir ve zindân imtihanının cevabını verir. Çile ateşinde yanıp kül olmadan, istifâde yolunu gösterir…

Tasavvûf ilminin ameli tahakkuk planı seyr-û sülûk, hidayet ve istikâmet hattında zindanda yaşama ve zindan imtihânını kazanma programıdır…

Zindan, dünyâ’da her inşanın başına gelmesi muhtemel bir belâ, musibet, acı ve neticede imtihandır. Zaten dünyâ hayatının her ân’ı ve tamamı imtihandır… Varlık imtihân, yokluk nimtihân, rahatlık ve zorluk da bir imtihandır… Şu muvakkat fâni hayatın her ân’ı ve her safhası küllî imtihânın bir parçası ve devamıdır… İçinde imtihân pâyesi bulunmayan bir tek ân bile tasavvur edilemez… Belki aldığımız her nefes bir imtihan sualidir; nasıl değerlendireceğimize bakılmakta, hâlimize, tavrımıza, seyir ve gidişatımıza göre müsbet veya menfi bir puân verilmektedir… Madem ki hayatın gâyesi imtihandır ve zindân da bu imtihânın bir parçasıdır… O hâlde kula düşen, imtihân suâlini iyi anlamak ve doğru cevabını arayıp bulmak ve gereğini yapmak suretiyle imtihanı kazanmaya çalışmaktır… Arayanın bulması ve çalışanın da kazanması ümidi vardır. Muvaffakiyet, Hakk’ın fazlındandır… “Hakikat aramakla bulunmaz ama bulanlar da ancak onu arayanlardır.” demiş, Şeyh Beyâzıd-ı Bistâmî (r.a.). Bulmak için, daima aramak ve yolda olmak lâzımdır…

Dünyâ penceresinden bakıldığında; ölümün yarısı tahammülü zor ağır bir kayıp, acı ve hüsrân olarak görünen zindan; ukbâ zaviyesinden bakıldığında; muazzam bir intibâh, gafletten uyanış, kaybın farkına varış, gerçeği anlayış ve kurtuluş fırsatıdır… Tamamen bakmaya, görmeye ve hakkıyla anlayıp değerlendirmeye: ilmen, fehmen ve amelen istifade etmeye bağlıdır… Ateş gibi, çile de yakıcıdır ama istifâde yolu bulunursa faydalı hâle gelir… İşte tasavvuf ilmi, zindan ve hicran gibi belâ, çile ve musibetlerin hikmet, gâye ve sebeblerini doğru anlayıp, lâyık-ı veçhiyle değerlendirip istifâde etmenin usulünü bildirir… Dünyâ bazında zindanda hüsrâna düşen mahbusa, ukbâ yurdunda kurtuluş ve seâdet yolunu gösterir… Aksi hâlde zindân, hüsrân kelimesine eş bir mânadır ve zindâna düşen de adetâ hüsrana uğramıştır!..

Zindan ortası olmayan bir yoldur: ya kazanç veya kayıpdır! Kzanç ve kayıp da görmeye, farkedip değerlendirmeye bağlı bir mülâhazadır… Belki kazanç ve kayıp yoktur; bir şeyi, bir yeri, bir eşyâ ve hâdiseyi hakkıyla görüp, değerlendirip değerlendirememek vardır… Lâyık-ı vechiyle değerlendirilen bir şey kâr ve kazanç; değerlendirilemeyip zâyi edilen şeyler ise ziyân ve hüsrândır… Bu açıdan bakınca, “zindan, hüsrân mıdır?” sualinin en muşahhas cevâbı, bu mülâhâza ışığında, değerlendirmeye, Hakk’ın Tevfik ve inayetiyle çileden istifâde etmeye bağlıdır… Yaşanan imtihanın farkında ve şuurunda olmakdır… Meşhûr tabirle, zindanda bütün mesele, “olmak veya olmamak” uyanmak veya uyanmamak; anlamak veya anlamamak davâsıdır…

Zindan da imtihanlardan bir imtihandır; murâdını anlayana kâr; anlamayana zarar ve ziyandır… Zindan’dan kurtuluşun yegâne râh-ı necâtı ise duâ’dır…
     
Yusuf Akyüz / İnzar Dergisi – Temmuz 2016 (142. Sayı)
 
23-07-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.