Zekat Nedir, Hangi Mallardan ve Nasıl Çıkarılır?

Mehmet Şenlik
Zekât, İslâm`ın beş temel esasından biridir. Fakirin ve yoksulun hakkı olarak malı, cimrilik kirinden arındırarak kişiyi temizlediği ve malda berekete sebep olduğu için buna zekât denilmiştir.
Zekâtın sözlük anlamı, temizlik, artma ve bereket demektir. Terim olarak ise, bir malın belli bir miktarını, Allah`ın Kur’an-ı Kerim`de saydığı sekiz sınıftan birisine veya birkaçına Allah rızası için verilen bir infaktır.

Zekât, İslâm`ın beş temel esasından biridir. Fakirin ve yoksulun hakkı olarak malı, cimrilik kirinden arındırarak kişiyi temizlediği ve malda berekete sebep olduğu için buna zekât denilmiştir. Zekâta sadaka da denilir. Bu ismin verilmesinin sebebi zekâtın malı temizleyip sıhhat ve kemaline sebep olması, zekât verenin de imanındaki sadakat ve olgunluğuna delalet etmesidir. Ancak sadaka; hem farz hem de nafile olan malî ibadetler için kullanılırken zekât sadece farz olanına mahsustur.

Zekâtın Önemi ve Hikmetleri 

Zekât, her şeyden önce kulun Allah`ın emrine itaat edip, kulluğunu göstermesinin en güzel örneğidir. Çünkü zekâtı Allah emretmiştir. Kulun görevi, öncelikle neden ve niçinini sormadan, araştırmadan Rabbi tarafından emrolunduğu şeyi yapmaktır. Müslüman; Rabbinden aldığı emirle, canının yongası olan malını hiç bir maddi karşılık beklemeden vererek, kulluk borcunu öder.

Bu temel özelliğin yanında zekâtın insanı günah ve cimrilik kirlerinden temizleyip olgunlaştırması, imanını sağlamlaştırması gibi hikmetleri olduğu gibi, fert ve toplum açısından da büyük önemi vardır. Bir şeyin önemi, insanlığın ona olan ihtiyacı ve temin ettiği fayda ile ölçülür. Zekâtın; zekât verende, zekât alanda ve zekât alınıp verilen toplumda sağladığı faydalar göz önüne alındığında, onun ne derece büyük bir önem ifade ettiği daha rahat anlaşılmış olur.

Allah’u Teâlâ’nın zekât hakkındaki emri, istemek şeklinde değil, almak şeklindedir. Bakınız cenabı hak ne buyuruyor: “Onların mallarından sadaka olarak al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.” (Tevbe, 103)

Ayeti kerime, zekâtın bizzat Peygamber sallallahu aleyhi vesellem tarafından toplanmasını, dolayısıyla İslam devleti tarafından zekât işlerinin idare edilmesini emretmekte ve bu mali ibadetin, Müslüman toplum için önem derecesini yansıtmaktadır. Bundan anlaşılıyor ki zekât, ferdin kendi isteğine bırakılmış değildir. Bilakis İslami devletin yaptırımı ile toplanarak kurumlaştırılmıştır.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem, çeşitli bölgelere zekât tahmin memurları ile zekât toplama tahsildarları göndererek zekâtı her sene nizami bir şekilde toplatmıştır. Vefatından sonra halifelik makamına gelen Hz. Ebu Bekir de zekât vermeyeceklerini bildirerek isyan eden bazı kabileler üzerine askeri kuvvet göndermiş; onlarla savaşarak itaat altına almıştır. (Buhari, c. 2, s. 106)

Şayet zekât, ferdin vicdanına ve insafına terk edilmiş olursa, imanı zayıf olan Müslümanlar da ihmale uğrayarak müeyyidesiz/yaptırımsız kalır; o zaman da kendisinden beklenen fayda sağlanamaz. Günümüzde zekâtın zorunlu olarak İslam devletince alınıp yerlerine tevdi edileceği ortam bulunmadığı için toplumda meydana gelen iktisadî çöküntü, bunun açık bir örneğidir. Müslümanların sağlam bir dayanışma içinde her yönüyle bağımsız ve özgür olabilmeleri için zekâtın vazgeçilmez konumu gözden uzak tutulmamalıdır. Zekâtın, bizzat Hz. Peygamber, dolayısıyla İslâm devleti tarafından toplanma emrinin bu manayı içinde taşıdığından hiç şüphe yoktur.

Zekâtın önemi hakkında Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin birçok hadisi şerifi vardır. Bunlardan birkaç tanesini zikredelim: “Zekât işlerinde hakkıyla çalışan memur, evine dönünceye kadar Allah yolunda savaşan gazi gibidir.” (Tirmizi, c. 3, s. 144)

Ashaptan Cerir bin Abdullah, şöyle diyor: “Resulüllah sallallahu aleyhi veselleme, namazı dosdoğru kılacağıma, zekâtı vereceğime ve her Müslümana öğüt vereceğime dair bey`at ettim, kesin söz verdim.” (Buhari, c. 2, s. 106)

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin vefatından sonra Arap kabilelerinden bir kısmı zekât vermeyeceğiz diyerek İslam Halifesine isyan etti. İlk halife olan Hz. Ebubekir, isyancı kabilelerle savaşmaya karar verdi. Fakat Hz. Ömer ona engel olmak isteyerek şöyle dedi: “Sen bu insanlarla nasıl harp edersin? Hâlbuki Resulüllah sallallahu aleyhi vesellem: "Allah`tan başka ilâh olmadığına ve benim O`nun Resulü olduğuma şehadet getirinceye kadar insanlarla harp etmekle emrolundum; kim bu kelimeyi söylerse, malını ve canını benden korumuş olur. (Adam öldürmek gibi) kul hakkı icabı olan hususlar müstesnadır ve onun hesabı Allah`a aittir" buyurdular. Hz. Ömer`in bu sözü üzerine halife Hz. Ebu Bekir şu cevabı verdi:

“Namaz ile zekâtı birbirinden ayıranlarla mutlaka savaşacağım. Çünkü zekât, malın hakkıdır. Allah`a yemin ederim ki, Resulüllah’a ödedikleri bir koyun veya bir keçi yavrusunu dahi bana vermeyecek olurlarsa, bu sebepten onlarla harp ederim.” Hz. Ebu Bekir` in bu dirayeti karşısında hayrete düşen Hz. Ömer: “Allah`a yemin ederim ki, bu sözler, Yüce Allah`ın, Ebu Bekir`in kalbine ilhamından başka bir şey değildir; onun davasında doğru olduğunu anladım" dedi. (Buhari, c. 2, s. 105)

Zekât fakirler açısından da son derece önemlidir ve onlar için en büyük garantidir. Çünkü o sadece fakir, yoksul ve mahrumların hakkıdır ve mutlaka onlara verilecektir. İnsanların koyduğu vergilerin toplanma ve sarf edilme yerleri devirlere ve devletlere göre değişebilir. Devlet gelirlerinin sarfında fakirlerden çok zenginlerin gözetildiği de olabilir. Kaynak ve sarf yerini Allah ve Resulünün tesbit ettiği zekât ise böyle değildir. Bunun kimden alınıp kime verileceği Kur’an’da belirtilmiştir. Hiç kimsenin bunu değiştirmesi mümkün değildir. Yani bu fon sadece zekât müstahakları için kullanılır.
Zekâtın, toplum açısından önemi de; zekâtı veren ve alan açısından öneminden daha aşağı değildir. Allah insanların tümünü aynı kabiliyet ve güçte yaratmamıştır. İnsanların fizikî yapılarında olduğu gibi, mali güçlerinde de farklılıklar vardır. İnsanlar; ya zengin, ya fakir ya da orta hallidirler. Eğer aralarında zekât gibi bir müessese ile denge sağlanmazsa yeryüzünde büyük bir fesat çıkar ve anarşi zuhur eder.

Nitekim modern dünyanın çeşitli yörelerinde zenginlerin alabildiğine lüks ve israfa dalmaları, sayelerinde kazanç sağladıkları fakirleri düşünmemeleri, onlara yardım elini uzatmamaları fakirlerin kendilerine kin, kıskançlık ve düşmanlık duymalarına sebep olmuştur. Bunun neticesi olarak da toplumlarda sosyal patlamalar, huzursuzluklar ve isyanlar baş göstermiştir.

İşte zekât, bütün bu olumsuz hadiselerin önünde en güzel bir seddir. Toplum içerisindeki fertlerin düşecekleri dar durumlarda onları koruyan sosyal bir güvencedir. Bu düzenin ve insanlar arasındaki dayanışmanın sağlanmasına yardımcı olur. Zenginle fakir arasındaki mesafeyi daraltır. Fakirin gönlünde zengine karşı doğabilecek kıskançlık ve kini söndürür. İnsanlar arasında sevgi ve kardeşliği yayar. Böylece; hem fakirin aç, susuz ve çıplak kalmasını önler, hem de cemiyetin düzen ve huzurunun bozulmasını engeller.

Zekâta Konu Olan Mallar, Bunların Nisabı ve verilecek miktar

Mallar; açık ve gizli olmak üzere iki kısma ayrılır. Yılın altı ayından fazlası kırlarda otlayarak beslenen ve ticaret için değil de, eti, sütü, yünü vs. için tutulan (Saime) hayvanlar, bazı toprak mahsulleri, madenleri, yer altından çıkartılan defineler ve gümrüklerden geçen ticaret malları açık mallardır. Nakit paralar, altın, gümüş ve depolarda ya da mağazalarda bulunan ticaret malları da gizli mallardandır. Bu mallardan her biri belirli ölçülerde zekâta tabidirler.

Bu malların nisabı ve verilecek miktarıyla alakalı çoğu insanın bilgisi vardır. Ancak sanayi devriminden sonra edinilen bazı mallar vardır ki, klasik fıkıh kaynaklarında onlarla alakalı izahata rastlamak mümkün değildir. Bunu biraz irdelemek istiyoruz:

Fabrika, Kiralık Bina ve Ticarî Maksatla Kullanılan Taşıt Araçlarının Zekâtı

Müctehid âlimlerin yaşadığı devirlerde, büyük çapta atölye ve fabrikalar, kira elde etmek için yaptırılıp kiraya verilen binalar, iş merkezleri ve büyük taşıt araçları yoktu. Onun için bu tür malların zekâtı konusunda büyük imamlardan fazla bir şey nakledilmiş değildir. Sadece Ahmed b. Hanbel`den, evini kiraya veren bir kimsenin, kirayı alınca onun zekâtını vermesi gerektiğine dair bir görüş nakledilmiştir. (İbni Kudüme, el-Muğni, III, 29, 47)

Günümüzde fıkıhla uğraşan dünyaca tanınmış âlimlerden Muhammed Ebu Zehra, Abdülvahhap Hallaf, Abdurrahman Ahsen ve Yusuf Karadavi gibi âlimlerin bu konuda vardıkları sonuç şudur: Bu tür malların zekâtı menkul ve gayrimenkul oluşlarına göre değişir. Kiraya verilen bina, mağaza, iş merkezi ve fabrika gibi gayrimenkul olan mallar araziye benzerler. Yani bunların aynından değil, gelirlerinden zekât çıkarılır. Toprak mahsullerinde olduğu gibi % 5 veya % 10 oranında zekât alınır. Eğer masrafları çıkarılmak suretiyle bu malların safi gelirleri tesbit edilebilirse zekât oranı % 10, safi gelir tesbit edilemiyorsa zekât oranı brüt gelirin % 5`idir. Otobüs, kamyon ve gemi gibi taşınır nakliye vasıtalarının zekâtları ise; kendi kıymetlerinin % 2,5’u kadardır (Karadavi, Fetavai Muassire: I, 476-479)

Zekâtı hakkıyla ödeyen ve ayakta tutanlardan olmanız dileğiyle.

Mehmet Şenlik / İnzar Dergisi – Haziran 2016 (141. Sayı)
 
04-06-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.