Zekat Dengeli Bir Toplum İnşa Eder

Abdulkadir Turan
İslam, bir denge dinidir. Onun her hükmünde adalet; bütün emirleri arasında bir ahenk, bir denge vardır. Bu ahenk ve denge, dengeli bireyler ve dengeli toplumlar oluşturur.
İslam, bir denge dinidir. Onun her hükmünde adalet; bütün emirleri arasında bir ahenk, bir denge vardır. Bu ahenk ve denge, dengeli bireyler ve dengeli toplumlar oluşturur.

Dünya malı kazanmak, yüce Allah’ın insana verdiği bir haktır. İslam, sosyalist bir nizam değildir. Ne insanların mal toplamalarını engeller ne de insanların mal toplama konusunda eşit olmalarını zorunlu kılar.

Herkese çalışmasının karşılığı vardır. Çalışmak, sosyalistlerin iddia ettikleri gibi sadece bedensel bir etkinlik değildir. “Ter” ile özdeşleştirilen “emek” sadece bedenin kullanılmasına karşılık değildir. Ticaret için çalışmak da emektir. Zihni yormak da emektir.

Mal ile ilgili koşullar bellidir:

1. Mal, helal yerden kazanılacak.

2. Mal, helal yoldan korunacak.

3. Mal, helal yolda tüketilecek.

“Ter” dökülerek kazanılan mal helal olduğu gibi ticaret yapılarak, ilim öğretilerek kazanılan mal da helaldir.

İslam, bu noktada diğer nizamlardan tamamen ayrılır:

Kapitalizmde mal kazanma yolu için “helal” kavramı yoktur. Haramzade burjuvazinin çıkarına göre düzenlenen kapitalist anlayışta malın kaynağı sorulurken “helal” kriteri öne sürülemez. Kişi, hangi yolla olursa olsun zenginleşmiş ve vergi verebilecek güce ulaşmışsa “üstün”dür; kendisini başkalarından üstün görme ve devlet tarafından başkalarına karşı kayrılma hakkına sahiptir. Örneğin kapitalist düzenlerde seçilme hakkı var olsa bile para üzerine kurulan seçim sisteminden dolayı emeği ile geçinen yoksul, temsilci olma hakkını kullanamazken yolsuzluk ve hırsızlıkla para kazanmış bir zengin, bu hakkı kullanır.

Sosyalist düzende, “ticaret” yoktur; tüccarın emeği saygıya değer değildir, her tüccar sadece bir sömürme adamıdır.

Bedevi toplumlarda ise, ilim öğreterek para kazanmak “ayıp”tır. Bedevilerde ilim kurumları gelişmediği için, bilgilendirme bedava bir etkinliktir. Bilgi karşılıksızdır, kişinin bilgiye karşı para talep etmesi, para kazanması yadırganacak bir durumdur.

İslam, malın korunması ve tüketimi konusunda da bu nizamlardan kesin olarak ayrılır. Kapitalizm için malı korumanın yolu, onun piyasa karşısında değer kaybetmesini engellemek, onu hırsızlardan koruyacak mekânları oluşturmak ve o mekânlarda nöbet tutmaktır.

Kapitalizmde tüketimde, sınır yoktur. Kimse, kişinin malını tükettiği yer konusunda sorgulanamaz. Eğlence, lüks yaşam, malın tükenmesine yol açmıyorsa her yer ve her alanda serbesttir. İnfak ise “ahmaklık”tır. Kapitalist, yoksula yapılan yardımı tembelliği teşvik, iş gücüne katılmayı engelleyerek işçi ücretlerini haksız olarak artırma ve hak edilmeyen bir kazanç sağlama olarak görür.

Parayı putlaştıran kapitalist, infakı putunun ona layık olmayan biri tarafından kullanılması gibi görür. O puta, bir bedel ister. Bu bedel ya ticaretle elde edilir ya da emekle. Kapitalist, kıskanç ve tamahkârdır; putunu başkasıyla paylaşmamak için sürekli bir uyanıklık içindedir, ondan bir an önce bile gafil olmayı tehlike olarak görür.

Sosyalist için mal toplama yoktur, dolayısıyla infak da yoktur. O, malını devlet zoruyla devlete devreder, sadece ihtiyacı kadarını alır. Burada paylaşma yok, mal devri vardır. Paylaşmanın olmadığı yerde merhamet de yoktur. Paylaşmayı unutan sosyalist, günlük ilişkilerinde olabildiğine merhametsizdir. Zoru görmedikçe lokmayı paylaşmaz, zor kullanma imkânı buldukça başkasının elindeki lokmayı alır.

Bedevi, mal toplarken kapitalisttir. Soygundan, hırsızlıktan mal kazanmayı meşru görür. Soygunu, hırsızlığı kendisi için geçim kaynağı edinir. Malı tüketirken ise belki emek harcamadan kazandığından sınırsızdır; bir bedevi, övgüsünden etkilendiği bir dilenciye bütün malını bağışlayabilir. Bunu yapanı, ahmak olarak değil, “cömert” olarak görür. Bu tüketimde, “hak” diye bir ölçü yoktur; “keyfiyet” vardır. Bedevinin keyfi eğlence istemişse mal eğlencede, bağış istemişse bağışta harcanır. İkisinin de temel fonksiyonu bedevinin nefsini tatmindir.

İslam, ne kapitalist ne sosyalist ne de bedevi bir dindir. İslam, adalet dinidir, denge dinidir. Kişi kazanırken, korurken ve tüketirken adil olmak durumundadır.

Mü’min, malını bedeniyle, ticaretle veya ilim öğretme gibi yollarla kazanır ya da miras yoluyla kazanmıştır. O malda kişinin hiçbir emeği yoksa bile sahibiyle arasındaki kan bağından dolayı hakkı vardır.

Mü’min malını sadece piyasa karşısında değerini koruyarak ve bekçi tutarak değil; infak ederek de korur. Zekât, koruma, arınma ve bereketlenmedir.

Yüce Allah (cc) buyuruyor:

“İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz, Allah`ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte zekât veren o kimseler, evet onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır.” (Rum 39)

Zekâtın amacı, sosyalizmde olduğu gibi zengini malsız bırakmak değildir. Bununla birlikte kapitalizmde olduğu gibi zenginin malı, hepsi onun tarafından kazanılarak ona ait olmaz. Onun kazanılmasından doğrudan hiçbir paya sahip olmayan akrabanın, öksüzlerin, yoksulların, yolda kalmışların, düşkünlerin ve esaretten kurtulmak için paraya ihtiyacı olanların payı vardır. Bu yüce Allah’ın tayin ettiği bir ortaklıktır. Zengin, sosyalizmde olduğu gibi malının zekât dışındaki kısmı hakkında tasarruf yapma kısıtlaması içinde değildir ama onun kapitalizmde olduğu gibi bu ilahi ortaklığı reddetme hakkı da yoktur.

Mü’min mal konusunda bedevi de değildir. Malını tüketirken kendisini her tür ölçüden azade görmez. O zekâtı belli ölçülerle verir. Dilerse ona başka infaklar da ekler. Ama ne sosyalist gibi kendisini devlete mahkûm ne de kapitalist gibi sınırsız özgür zanneder. Adaleti, dengeyi bulur; önüne konan zorunlu hükümlerden ayrılmaz, onları tahrif etmeye, etkisizleştirmeye kalkışmaz. Yüce Allah (cc), onun önüne nasıl bir yasa koymuşsa o yasayı esas alır.

Mü’min zekât malını kendi malı gibi görmez. Harman başında bekleyen nice mü’minin mahsulü ikiye ayırdığı görülür. Bu paylaşımı soranlar, “Bu, benim; bu da Allah’ındır” ya da “Bu benim bu da yüce Allah’ın bana ortak kıldığı hak sahiplerinindir” cevaplarını almışlardır.

Malın içindeki zekât, o malın sahibinin değil, o sahibe bırakılmış bir emanet gibidir. Burada bir incelik vardır. Mal sahibi, onu kendi malı gibi görmez ama kendisiyle ilgisiz de görmez, kendisini bir vekil gibi onu korumak ve sahiplerine ulaştırmakla görevli görür.

Mü’min zekât bir yana sadakayı bile verirken yoksulu ezemez, ona karşı bir üstünlük taslayamaz. Yüce Allah (cc) buyuruyor:

“Ey iman edenler! Sadakalarınızı, başa kakmak, gönül kırmakla boşa gidermeyin. O adam gibi ki, insanlara gösteriş için malını dağıtır da ne Allah`a inanır, ne ahiret gününe. Artık onun hâli, bir kayanın hâline benzer ki, üzerinde biraz toprak varmış, derken şiddetli bir sağanak inmiş de onu yalçın bir kaya halinde bırakıvermiş. Öyle kimseler, kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kâfirler topluluğunu doğru yola iletmez.” (Bakara 264)

Bu itinalı tutumun neticesinde, mal toplumda belli kişilerin arasında dolaşmaktan uzaklaşır, özel bir put olmaktan çıkarak karşılıksız verilebilen ve herkesin sahip olabildiği bir araca dönüşür. Toplum, bununla birbirine yakınlaşır, birbiriyle kenetlenir, birbirinin hakkına riayet eder, birbirine sahip çıkar.

Kapitalist bir düzende toplumun bir kesiminin mal ile hiç tanışmadan dünya hayatını geçirmesi olası iken sosyalist düzende toplumun tamamı malsızdır. Bedevinin ise ne zaman mal sahibi olacağı ve ne zaman maldan uzaklaşacağı belli değildir.

İslam’da ise herkes mal sahibi olur ve herkes sahibi olduğu malı belli ölçülere göre tüketir. Böylece ortaya, zengin ve fakirlerin bulunduğu ama zengin ve fakir diye iki sınıfın bulunmadığı dengeli bir toplum çıkar.

Zekâtla yoksulluğun son bulması bir ütopya (boş bir hayal) değildir, başta Ömer bin Abdülaziz dönemi olmak üzere tarihte defalarca yaşanmış bir hakikattir. Bugün de bütün yoksulluğuna rağmen İslam toplumlarında yoksulluğun açlıktan ölümlerle neticelenmemesindeki hikmet, zekâtın varlığıdır. Zekât hakkıyla verilmediği halde bu kadar işlev görüyor ya zekâtın hakkıyla verilmesi durumunda oluşacak toplumsal manzara?

Zekâtın hakkıyla verildiği bir toplum, adil bir ortama ulaşır ve dengeli bir yapıya bürünür. Böyle bir toplumda herkes zengin değildir ama zenginliği ile yoksulu ezmeye kalkışan yoktur; herkes eşit değildir ama kimseye de zulmedilmez.

Abdulkadir Turan / İnzar Dergisi – Temmuz 2015 (130. Sayı)
 


 
10-07-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.