Yürek Bizim Beyin Onların

Mehmet Gülsever
Yüz yıllık kayıp. İslam âlemi iyi veya kötü; eksiğiyle gediğiyle sahip olduğu hilafet makamını kaybettiği günden beri tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar acılar yaşamıştır. İç çatışmalar yaşamış, dış saldırılara maruz kalmıştır. Büyük bir yenilgi yaşamıştır. Dengesini toparlanamaz şekilde kaybetmiştir.
      Yüz yıllık kayıp.  İslam âlemi iyi veya kötü; eksiğiyle gediğiyle sahip olduğu hilafet makamını kaybettiği günden beri tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar acılar yaşamıştır. İç çatışmalar yaşamış, dış saldırılara maruz kalmıştır. Büyük bir yenilgi yaşamıştır. Dengesini toparlanamaz şekilde kaybetmiştir.

      En kötü yerli, yerel, bizden yönetimin en iyi “yabancıların adamı” yöneticilerden daha iyi olduğu; hâkeza en kötü yönetimlerinde yönetimsizlikten daha iyi olduğu muhakkaktır.  Son yüzyıldır başkasının adına düşünen, karar veren, başkasının hayrını önceleyen ama zahiren bizden görünen çokça yöneteni oldu İslam Coğrafyası’nın. Çoğu diktatör, kral veya oligarşik bir yönetime sahip Müslüman coğrafyanın bu zalimlerini de; sözde halkı ve reyini merkeze oturtan ve oluşturduğu bu medeniyetin tüm dünyaya yayılması için mücadele veren batılılar tarafından korundu.  Türkiye’de, İran’da, Mısır’da, Pakistan’da, Cezayir’de, Tunus’ta, Sudan’da; halkın reyinin ve renginin yönetime yansıma emarelerinin belirginleştiği her yerde ve dönemde halka ve yönetimlerine müdahale edildi, diktatörler ve darbeciler üretildi; korunup kollandı. Savunucusu olduğu sözde medeniyeti gereğince demokrasi ve seçimi ihraç etmesi gerekirken; serbest seçimler ve sonuçları kâbusu oldu adeta Batının.

      Batı bununla da yetinmiyor. Aynı zamanda Müslüman halkların başındaki diktatörleri koruyup kollamada da sınır tanımıyor. Tam modern put yiyiciliğin modern örneklerini sergiliyor. Acıktıkça, ihtiyaç hissettikçe eliyle şekillendirdiği puttan helvasını yemekten imtina etmiyor. Emin olun batının seçim ve demokrasiye verdiği önem Mekke müşriklerinin helvadan putlarına verdiği önem kadar bile değildir.

      Durum Hristiyan’ların oluşturduğu Yahudi’lere truva atı görevi yapan medeniyetin(!) cephesinde bu.

      Ya biz Müslüman halklar neredeyiz.  Elbette ki başsız gövdenin hareket ve reflekslerini gösteriyoruz. Başı kesik bir gövdenin bir oraya bir buraya toslaması gibi… Bir baş arama çabasındaki gövdenin el yordamıyla baş araması gibi. Bulduğunu sandığı, eline tutuşturulanı başına koyduğu “başlar”ın bazen “ öküz”, bazen de “domuz” başı olduğunu aynaya öküz veya domuz gözüyle baktığı için fark edememesi gibi…

     Unutmadan söylemek lazım ki öküz;  düşünme ve bağımsız hareket etme kabiliyetinden yoksun hadımlaştırılmış itaatkâr dümdüz yürüyen boğalara denir. Domuz ise hain saldırgan yabani ve yabancı bir hayvandır.

      Belki ancak çok zaman sonra; bu başla organik bir bağ kurup içselleştirdikten ve iş işten geçtikten sonra; kendisine gösterilen gerçek başlı insanları gördükten sonra gerçeği fark ediyorsa da artık durumu içselleştirmiş, başsız olmaktansa öküz veya domuz başına razı hale geliyor. Bu defe da o başı kesip yerine “insan başı” koyma çabası başlıyor. Hal böyleyken başındaki “öküz” veya “domuz” başı alınmaya/ kesilmeye çalışılan kişi sizi “başını kesiyorsun” diye düşman belliyor. Nihayetinde ortaya bir paradoks bir karışık denklem çıkıveriyor.

      Böyle bir toplumun biyolojik dengesi bozulmuş oluyor. Beyin başka düşünüyor. Kol başka kalkıyor. Göz ota bakıyor. Ağız geviş getiriyor. El kendini ayak sanıp yerde yürüyor. Ortaya tam dengesiz bir organizma çıkıyor. Bu düzelmez dengesizlik de çoğu zaman gövdeye mal edilip temsil ettiği geçmişi karalanıyor.

      Tamamen üretim ve gelişim dengesi bozulmuş kendi olmayan ürünler (nesiller)üretiyor bu gövde. Sonra dönüp “bak gördünüz mü, bu insan geri kalmış. Ne kadar ilkel bir üretimde bulunuyor” diye aşağılanıyor.  Oysa bu gövdenin bu “başla” başka bir şey üretmesi mümkün görünmüyor.

       Bu gövde doğru “baş” arama çabasını hiçbir zaman elden bırakmadı. Ama doğru bir “baş”a kavuşmak için on yıllarca biriktirdiği havzadaki enerjisini eline domuz veya öküz başı tutuşturanlara değil; başında öküz var ise “domuz başlı”ya; domuz var ise “öküz başlı”ya karşı sarf edip heba etmektedir.

      Maalesef son 20-30 yılda milyonlarca yetişmiş gencimiz yanlış “başlar” ve bu başların gösterdikleri hedefler için çoğu zamanda birbirleriyle çatışarak heba oldu/oluyor. Irak’ta, İran’da, Türkiye’de, Suriye’de, Yemen’de, Mısır’da, Libya’da; kısaca nerede Müslüman varsa orda milyonlarca yüreği İslam için çarpan, ama başına bir “öküz” ya da “domuz” geçirilmiş genci kaybettik.

      Düşünsenize sadece Fransa’da, Fransa’nın ayırımcı, ötekileştirici, aşağılayıcı, politikalarından bıkmış ve Fransa’ya karşı başkaldırı enerjisiyle dolmuş yedi bin genç bu enerjisini boşaltacağı ve vurduğunda Fransa’yı vuracağını zannettiği Suriye ve Irak’a gidip yine orda başındaki “domuz” ve “öküz”lerle mücadele enerjisiyle dolmuş coğrafyamızın en büyük hazinesi on binlerce gençle vuruşup ölüyorlar/öldürüyorlar. Onlar öldükçe batı rahatlıyor. Çünkü hem ona “baş” belası olabilecek dinamik bir problemden kurtuluyor hem de bir problemi başka bir problem ile bertaraf ediyor. Hem de tahakküm etmeye çalıştığı İslam toplumunu ve İslam’ı, ortaya çıkan iç çatışma fotoğrafı ile karartmış oluyor. Onarılması on yılları alacak bu fotoğraf derin bir nefes aldırıyor onlara. Ayrıca yeni nesillerin yetişip kuvvet bulacağı ve yeniden mukavemet göstereceği en az yirmi yıllık bir zaman kazanıyor.

     Gövdesinin üzerine doğru başı geçirmiş olan bir iki istisnamızı da yine bu yolla baskılayıp pasifize etme yoluna gidiyor.

    Antep’te bomba ile ölen ve öldüren de bizim havzamızın çocukları, Gabbar, Sur ve Cizre’de ölen ve öldüren de bu coğrafyanın kandırılmış Müslüman nesilleridir. Suriye’de, Irak’ta, İran’da, Yemen’de, Bahreyn’de, Libya’da, Mısır’da, Afganistan’da vuran da vurulan da başsız gövdenin kolu, bacağı, yüreği, ciğeri gençlerimizdir.  Başsız bırakılan ya da kiminin başına “öküz” veya “domuz”  başı geçirilmiş bizim gençlerimiz, bizim insanımızdır bunlar. Başına “baş” bulamadığımız, gövdesine “baş” olamadığımız Müslüman coğrafyanın rengârenk halkları...
   
Bu büyük yenilmişlikten ve ezilmişlikten kurtulmak için atılmış ve atılacak her adım değerlidir, desteklenmeli.
    Biz son kaleyi kaybettiğimiz günden beri yerlerdeyiz ve doğrulamıyoruz. Ne doğrulabiliyoruz ne de ölüyoruz. Gücümüzü toplayıp her doğruluşumuzda bir darbe daha yedik. Gâh içerden gâh dışarıdan… İslam âlemi bu dağılmışlığı toparlayamıyor. Bin bir zahmet ile biriktirilmiş en büyük insan kaynaklarımız bir anda sonuçları Batılılara yarayacak iç çatışma ile heba ediliveriyor.

    Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de “tutkal”ımızın kimyasıyla oynuyorlar. Bir olmanın imkânsızlığını aşılıyorlar. Birliğimizin kaynağı kitabımızı, tarihimizi ve ortak geçmişimizi değersizleştirecek iddia ve ispatları sözde bazı akli deliller ile ve yine içimizden birilerine inandırarak söyletiyorlar.

    Bizi sadece yenmek istemiyorlar. Sadece yenilmişliğimiz onları kesmiyor. Bizi öldürmek istiyorlar. Bizimle gelecekte, tarihin herhangi bir diliminde yüzleşecek bir ihtimalden ölümden korkar gibi korkuyorlar.  Zira onlarla yüzleşecek ve hesaplaşacak bir ayağa kalkış gerçekleştirirse İslam coğrafyası o zaman gerçekten insanlığa bakacak bir yüzleri kalmayacak.

      İkiyüzlü kimlik, medeniyetlerinin temelini teşkil etmektedir.  Dünyaya farklı görünme üzerine içtima ediyorlar. Neredeyse dünyayı istihbarat örgütleriyle yönetiyor olmaları bunun en açık ispatıdır. Gizli hedef, gizli niyet, gizli ilişki, coğrafyaları dizayn etmenin temel karakteristiği haline gelmiştir.

      Müslüman dünya hâla “olduğu gibi görünme” prensibinden taviz vermiyor. Dostluğunu da düşmanlığını da sebepleriyle birlikte bangır bangır ilan ediyor.  “Dost” ve “düşman” tarifi nettir. Başsız gövdemize monte edilmiş “domuz” ve “öküz” başlardan bahsetmiyorum. Farklı görünme hususunda zaman zaman Batıdan rol çalanlarımız olsa da pek beceremiyorlar.

      Elhasıl İslam coğrafyası ve Müslüman dünyanın başına ve bünyesine kendi bünyesinin üretmediği o kadar çok hastalık zerk edilmiş ki; bu hastalıklarla uğraşıp tedavi etmek imkânsız değilse bile çok zorlaşmıştır. Bazen tedavi ettiğiniz bir organ bir süre sonra metastaz yapıp başka bir organa sirayet ediyor.  Bir sınır sükûnete ererken başka birçok sınırda kıyametler kopmaya başlıyor. Birçok kez tedavi için verilen çaba hastalıklarımızı derinleştirmekten başka bir işe yaramıyor. Çoğu kez doğuştan siyah olan sağ gözümüz, yine doğuştan ela olan sol gözümüzü oymaya çalışıyor.  Bu doğal renkliliğimizi bir zenginlikten çok temel düşmanlık haline getirebiliyoruz/getirebiliyorlar.
     
Batı çok temel ve can alıcı bir kuralı iyi bellemiş ve tıkır tıkır işliyor. Bizim gövdemiz ne kadar büyürse büyüsün ne kadar güçlenirse güçlensin hiç ciddiye almıyor. Yeter ki bu gövdenin üzerine konacak baş onun olsun.  Gövdenin üzerine baş koyma şartları elinde olduğu sürece Batının ürkmesini gerektirecek bir mesele yoktur.  Ama başı, gövdenin belirleme şartları oluştu mu işte o zaman Batının maskesi düşüyor ve gerçek yüzü ortaya çıkıyor. Kural, sınır, ölçü tanımıyor. Merhametsizliği bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıyor.

      Uçsuz bucaksız bahçesinde bolluk içinde asude(!) yaşayan çocuklarının bağından bir salkım üzüm alacak olan ve ölümden kaçan Doğulu çocukların denizde boğulmalarını/boğdurulmalarını keyifle izlemekten imtina etmiyor. Kamyonlarla taşınan ve üzerinde tepinen cesetlerimiz (sebep kim olursa olsun) , sahile vurmuş balina kadar ilgilerini çekmiyor. Açlıktan kedi, köpek ve zehirli otlar yiyen hatta onları bile bulamayan şehirlerimiz; şehirlerinde ağaçta asılı kalmış kedi kadar önem arz etmiyor.

      Üstünlüklerini sürdürme dışında hiçbir hedefi olmayan ve bütün tecrübelerini, imkânlarını ve teknik gelişmişliklerini buna harcayan Batı elbette ölümsüz ve sınırsız değildir.

      Onları tarihin medeniyet çöplüğüne atmak için coğrafyamızdaki büyükelçiliklerindeki dokümanları ele geçirip ifşa etmemiz yeterli olacaktır.

      Yahudilere Truva atı görevi yapan Hıristiyanlar; israil’e namlularını doğrultan Baasçı Saddam’ı, İslam ve Arap birliğini öne çıkarıp sözünün en sertini israil’e yönelten sosyalist Kaddafi’yi yine israil’le barış anlaşması yapmayan ve Hamas’ın  en büyük lojistik destek merkezi haline gelen Suriye’yi, israil’i “kanserli ur”  ilan eden İran’ı, Filistinlileri yer altı tünellerine mahkumiyetten kurtaran ve sınırlarını onlara açan Mursi’yi, dünyanın gözü önünde Siyonizm’e “one minute” çeken R. Tayyip Erdoğan’ı, yine zulümlerine rıza göstermeyecek potansiyele sahip Yemen, Bahreyn muhalefetini alaşağı etmek için hiçbir insani ve ahlâki ölçü tanımadı/tanımıyor. Bunlardan kimini imha etti, kiminin hesabı devam etmekte. Baş ve gövdenin asgari düzeyde de olsa uyum içinde olduğu İran ve Türki’yede “başı” kesmeye gücü yetmedi. Ancak bu yolda yürümeye devam ettiği aşikârdır.

      “Biz”den “başlar”a kavuşma çabasının hızlanması ve bu zamanın yakın olması dileğiyle…

Mehmet Gülsever / İnzar Dergisi – Aralık 2016 (147. Sayı)
 
20-12-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.