Yine Kârlı Çıkan Amerika Oldu!

Ali Özgür
Haziran’ın başında hiçbir engelle karşılaşmadan IŞİD’in Musul’u ele geçirmesi, hemen akabinde diğer Sünni bölgeleri rahatlıkla kontrol altına alması, karmaşa içerisindeki bölgede bambaşka bir durum oluşturdu.
Haziran’ın başında hiçbir engelle karşılaşmadan IŞİD’in Musul’u ele geçirmesi, hemen akabinde diğer Sünni bölgeleri rahatlıkla kontrol altına alması, karmaşa içerisindeki bölgede bambaşka bir durum oluşturdu.

IŞİD her ne kadar Suriye’de güçlenerek etki alanını genişlettiyse de köken olarak Irak menşeli bir gruptu. Irak’ta işgal sonrasından beri yaşanan etnik, siyasi ve mezhepsel anlaşmazlıklar doğal olarak IŞİD’i ilgilendiriyordu. Bölge ülkelerinin birçoğunun Maliki karşıtı politikaları, aynı zamanda IŞİD’in Irak sahasına dönük emellerini hep taze tutuyordu.

Nitekim Suriye sahasına dâhil olduktan sonra geniş bir güce ve manevra kabiliyetine kavuşan IŞİD, Suriye’den edindiği güç ve tecrübesini Irak sahasına taşıdığında daha başka kolaylıklarla da karşılaşmış oluyordu.

Irak’ta oluşan dengeler, Irak’ı zaten fiili olarak üç bölgeye ayırmıştı. Ortada her ne kadar merkezi Bağdat yönetimi olsa da aslında bu merkezi yönetim, ne Kürdistan üzerinde ne de Sünni Arap bölgelerinde hiçbir zaman tam olarak otorite kurabilmiş değildi. Federal bölge olarak Kürdistan’ın konumu ve merkezi hükümetle yaşadığı sorun farklı bir nitelik taşısa da Sünni Arap bölgesi daha farklı bir pozisyonda kalmaktaydı. Sünni Araplar, Kürdistan gibi federal bir yapıda değillerdi, ama merkezi yönetimle de asla barışık bir tutum içinde olmadılar.

Sünni, Şii ve Kürtlerin birbirleriyle yaşadıkları sorunların bir sebebi işgal sonrası oluşan yapıda birbirleriyle çelişen istekleri olsa da Irak üzerinde hesaplar yapan bölge ülkelerinin çelişkileri canlı tutarak politik dayatmalarda bulunmayı sürdürmeleri, Irak içerisindeki sorunların giderek kangrenleşmesine yol açmıştı.

Kürdistan yönetiminin merkezi yönetimle sorunu siyasi ve ekonomik alanlar üzerinden yürümekteydi. Oysa Sünni Arapların merkezi yönetimle sorunlarında genellikle şiddet faktörü ön plandaydı. Anlaşmazlıkların şiddete bürünüp kördüğüme dönüşmesinde şüphesiz Körfez menşeli kimi ülkelerin önemli katkıları vardı ve katkı sunulan şiddet zemininin mezhepsel niteliğe bürünmesinde büyük katkıları olmuştu.

Saddam döneminde ezilen iki taraf olarak Kürtler ve Şiiler birbirlerine daha yakın dururken, merkezi hükümetin Maliki’nin şahsında Şiilerle anılır olması, bu kez farklı bir durum oluşturmuş, Bağdat yönetimine karşı Kürtler ve Sünni Arapları birbirlerine yakın hale getirmişti.

Irak’ta yaşanan bu anlaşmazlıklar, her grubun merkezi hükümete rağmen kendi rotalarını çizme noktasında daha fazla irade ortaya koymalarını beraberinde getirmişti. Kürt bölgesi yaşanan sorunlardan kurtulmanın ancak bağımsızlıkla mümkün olabileceğini sıklıkla vurgularken, Sünni Araplar merkezi hükümete karşı daha etkili adımlar atarak isteklerinin karşılanabileceği düşüncesindeydiler. Bunun yolu da daha ziyade merkezi hükümeti simgeleyen kurumların, özellikle de güvenlik kurumlarının bertaraf edilmesinden geçtiğini düşünmekteydiler. Bu durum, Suriye sahası sayesinde gücünün zirvesine çıkan IŞİD’e açık bir davetiye niteliği taşımaktaydı. Nitekim IŞİD’in başta Musul olmak üzere Sünni bölgelerinin tümünü çok rahat bir şekilde ele geçirmesi, her ne kadar IŞİD’in ulaştığı güç ile izah edilse de yerelden IŞİD’e sunulan destek, hiç de azımsanacak gibi değildi. Birçok aşiret ve başta eski Baasçılar olmak üzere yerelde faaliyet sürdüren birçok örgütlü yapı, IŞİD ile dayanışma içerisine girdi.

İlkin Musul ele geçirildiğinde IŞİD ve yereldeki ortakları hedef olarak Şii bölgeleri hedef olarak belirledi. Ancak Sünni bölgeleri rahatlıkla denetimine alan IŞİD, Şii hattına dayandığında işler zorlaştı ve ilerleme sağlayamadı. Bu esnada herkes “Irak’ın üçe bölünmesi” etrafında yorumlar yaparken IŞİD’in manevra yaparak Kürt bölgesine yönelmesi ve bazı yerleri alarak tüm Kürt bölgesini tehdit eder hale gelmesi, hem farklı bir durum oluşturdu, hem de Şiilerle savaşında sadece seyirci kalmakla yetinen birçok aktörü farklı pozisyonlar almaya sevk etti.

IŞİD’in Kürt bölgesine yönelirken öncelikle Zummar, Sincar ve Rabia’ya yönelmesi üzerine çokça değerlendirmeler yapıldı. Değerlendirmelerin odağında ise daha ziyade buraların IŞİD açısından stratejik önemi ve elinde bulundurduğu Suriye’deki bölgelere geçiş kolaylığına vurgular yapıldı. Bunun yanında IŞİD’in Kürt düşmanlığı veya Ezidi düşmanlığı gibi değerlendirmeler de çokça yapıldı. Olayların seyrine bakıldığında şüphesiz ki her değerlendirmenin kendi bağlamında ayrı bir önemi olabilmektedir. Ancak IŞİD’in Musul üzerinden sağladığı bölge hâkimiyetiyle beraber Kürdistan yönetiminin başta Kerkük olmak üzere tartışmalı bölgelerle ilgili attığı adımlar, merkezi Bağdat hükümetinden daha ziyade Sünni aktörleri rahatsız etti.

Neticede merkezi hükümeti veya Şiileri bir tarafa bırakırsak tartışmalı bölgeler, Kürtlerle Arap Sünniler arasındaki sorundu. Şayet Irak üçe bölünürse bu durumda Güney Irak ağırlıklı Şiilerin Kürtlerle Araplar arasındaki tartışmalı bölgelerle ilişkisi yörede yaşayan Şiiler dışında neredeyse hiç kalmaz. Dolayısıyla burada sorun, Kürtlerle Sünni Arapların sorunu haline gelir.

IŞİD’in müdahalesi ve Şii tarafa yönelmesi, yıllardır merkezi hükümetle Kürtler arasında süren tartışmalı bölgelerle ilgili farklı bir durum oluşturdu. Irak ordusunun çekilmesiyle beraber Kürt yönetimi tartışmalı bölgelere girerek buraların Kürtlere ait olduğunu ve bir daha buralardan çıkmayacaklarını açıkladı. Uygulanmayan 14. maddenin fiili olarak uygulandığını duyurdu.

Tartışmalı bölgeleri alarak savunma pozisyonuna geçen Kürt yönetimi, ilk etapta yaşanan karmaşanın en kârlı tarafı haline geldi. Hem önemli bir prestij kazandı, hem de bağımsızlık konusunda önemli adımlar atmaya hazırlandı. Oysa işgalden sonra federal sisteme ve Kürt bölgesinin özerk statüsüne itiraz eden Arap Sünnilerin bir oldubittiyle ne Kürt bağımsızlığına ne de tartışmalı bölgelerin Kürt yönetiminin eline geçmesine sessiz kalmaları düşünülemezdi. Nitekim IŞİD ve yereldeki partnerleri neticede Sünni Arap zemini üzerine kuruluydu ve bu noktada Kürtlere yönelmeleri kaçınılmazdı. Oysa bu noktada hem gözlemciler hem de Kürtler büyük bir yanılgıya düştüler. Çatışmaların sadece Sünnilerle Şiiler arasında kalacağını hesaplayarak Kürt bölgesine yönelmelerine pek de ihtimal vermediler. IŞİD’in Kürt bölgesine yönelmesinde Suriye bağlantılı stratejik hesaplar olduğu gibi tartışmalı bölgelere el koyup bağımsızlık söylemini geliştirmeleri yönelimi fitilleyen temel sebeplerden biri oldu.

IŞİD’in beklenmeyen, Kürtlere saldırısı ve bir anda Erbil kapılarına kadar dayanması, açıkçası herkesi şoke etti. Kürdistan bölgesinde Peşmerge’nin konumu sorgulanmaya başlanırken birçok aktör de IŞİD ilerlemesi karşısında güvenlik endişesi derdine düşmeye başladı.

Gelişen bu ani durum, bağımsızlığa hazırlanan Kürt yönetimi için büyük oranda prestij kaybına ve özgüvenin sarsılmasına yol açtı. Bağımsızlık karşısında bazı bölge ülkelerinin olası fiili tepkilerine meydan okuyan Kürt yönetiminin bir örgüt karşısında zor duruma düşmesi, herhalde bağımsızlıktan yana Kürtlerin geleceğe dair umutlarına büyük darbe indirdi. Kürt yönetimi, yıllar sonra karşılaştığı kritik testte adeta sınıfta kalmıştı. Gerçi sahip olduğu zihniyet itibariyle geleceğe dair umut verici bir siyasal proje sunmamış olsa da IŞİD’in bu hamlesi başta Irak’ın geneli olmak üzere bölgesel bazda önemli kırılmalara yol açtı. Irak’ta dengeler sarsıldı. Maliki ve Esad yönetimi aleyhine işleyen ittifaklar ya da ihtilaflar büyük oranda etkilendi. Esad faktörü karşısında zıt kutuplarda manevra yapan ülkeler IŞİD üzerinden ortak mücadele imkânları üzerinde kafa yormaya başladılar.

Bağdat ve Şam’a yönelen oklar, iki merkezin de işine yarayacak şekilde IŞİD’e yönelmeye başladı. Irak’ta ve bölge genelinde imajı büyük oranda sarsılan Amerika, IŞİD’e yönelik hava saldırılarıyla yeniden kurtarıcı imajı oluşturmaya başladı. Bugüne kadar IŞİD’i önemsemeyen Amerika, aniden bölgesel partnerlerini IŞİD tehlikesine karşı motorize etmeye başladı. “Terör ve güvenlik kaygısı” söylemi, Amerika’nın kendi hegemonyasını perçinlemek için sıklıkla başvurduğu bir söylemdir. IŞİD üzerinden bu “kaygıyı” yeniden bölgeye benimseterek bölgedeki ülkeleri kurtarıcılık rolünün gerekliliğine inandırdı.

Sonuçta IŞİD, büyük ihtimalle bölgesel çapta kıskaca alınarak şimdiki gücü tırpanlanmaya çalışılacak. Değişen dengelere binaen açık-gizli destekçilerini kaybedecek olan IŞİD’in oluşturulacak muhtemel kıskaçtan sağ salim çıkması artık zor görünüyor.

Artık herkes IŞİD üzerine çullanacak. Dolayısıyla netice itibariyle IŞİD’in olan bitenden kârlı çıkması artık düşünülemez. IŞİD faktörüyle terbiye edilmeye çalışılan kesimlerin neredeyse tümü belirgin bir şekilde yıprandıkları ya da Irak sahasında görüldüğü şekliyle terbiye edildikleri düşünülürse, şu anda IŞİD üzerinden bölgeye “Hakem” rolünde müdahale eden Amerika, filmin sonunda en kârlı çıkan aktör durumuna yükselmektedir.

Bölge ülkeleri, baş gösteren iç sorunlara karşı duyarsız kalmakla yetinmeyip bir de kışkırtıcılık yapma yarışına girerlerse, olacağı budur. Türkü, Kürdü, Arabı, Şiisi, Sünnisi birbirine düşer, kanla, gözyaşıyla, yıkımla baş başa kalır. Oysa Amerika kalkar, ta uzaklardan gelir, üç beş sorti yaparak kazancına kazanç katar.

Ali Özgür / İnzar Dergisi – Eylül 2014 (120. Sayı)
 


 
24-09-2014 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.