Yeryüzünde Halife Olmak

Abdulkadir Turan
Kur’an-ı Kerim’de insanın yeryüzündeki hilafetinin anıldığı Bakara 30’dan önceki iki ayet-i kerimede yüce Allah, insanın kendisi tarafından yaratıldığını ve yeryüzündeki her şeyin onun hizmetine verildiğini buyuruyor. Bu ayet-i kerimelerde insanın yaradılış gerçeği ve hayat serüveni hatırlatıldıktan sonra insanın yeryüzünün efendisi olarak tayin edildiği gerçeği hatırlatılıyor:
Kur’an-ı Kerim’de insanın yeryüzündeki hilafetinin anıldığı Bakara 30’dan önceki iki ayet-i kerimede yüce Allah, insanın kendisi tarafından yaratıldığını ve yeryüzündeki her şeyin onun hizmetine verildiğini buyuruyor. Bu ayet-i kerimelerde insanın yaradılış gerçeği ve hayat serüveni hatırlatıldıktan sonra insanın yeryüzünün efendisi olarak tayin edildiği gerçeği hatırlatılıyor:  

“Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki, sizleri ölü iken o ihya etti, sonra sizi öldürüp tekrar ihya edecek, sonra da yine O’na döneceksiniz.” (Bakara 28)

“O ki, yeryüzünde bulunan bütün varlıkları sizin için yarattı. Sonra da göklere yönelerek onları yedi gök olarak düzenledi. O her şeyi bilir.” (Bakara 29)

İşte bu hilafettir:

“Hani Rabbin, meleklere “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti.
” (Bakara 30)

Yeryüzünde halife olmak, yeryüzünü kullanma hakkına sahip olmayı, yeryüzünde değişim meydana getirebilme kabiliyetiyle donatılmayı, diğer varlıklara hükmedebilmeyi ifade eder. Bu hak, kabiliyet ve yeterlilik insana verilmiştir. Ama insanın hilafeti bilgi/ilimle ilişkilidir:

“Allah, Adem’e bütün isimleri öğretti. Sonra bütün nesneleri meleklere göstererek,

 “Haydi, eğer davanızda haklı iseniz, bunların isimlerini bana söyleyin ” dedi.” (Bakara 31)

“Melekler “Ya Rabbi, sen yücesin, bizim senin bize öğrettiklerin dışında hiçbir bilgimiz yoktur, hiç şüphesiz sen her şeyi bilirsin ve her yaptığın yerindedir” dediler.”
(Bakara 32)

“Allah, Adem’e “Ey Adem, bunlara o nesnelerin adlarını bildir” dedi. Adem, meleklere bütün nesnelerin isimlerini bildirince Allah, onlara “Ben size, ‘göklerin ve yerin bütün gizliliklerini, ayrıca sizin bütün açığa vurduklarınızı ve içinizde sakladıklarınızı bilirim’ dememiş miydim?” dedi. “(Bakara 33)

“Hani biz meleklere “Adem’e secde ediniz ” dedik de hemen secde ettiler. Yalnız iblis kaçındı, kendini büyük gördü ve kâfirlerden oldu.” (Bakara 34)

Yeryüzünde halife olmak, irade sahibi olmakla doğrudan ilgilidir. Bu irade, Allah azimüşşanın kendi külli iradesinden insana bahşettiği cüzi bir iradedir. O cüzi irade ile insan, bilgi/ilim yolunu seçer, meleklerden bile üstün olur. Bunun zıddı şeytanın yoluna sapmaktır.  O yol, felakete götürür.

İnsan, irade ile insandır. Bu irade hür bırakılmıştır. Dileyen onu ilahi irade doğrultusunda kullanır. İlahi irade ise sünnetullah olarak tecelli eder. Kişi Allah’ın Hz. Adem aleyhisselama öğrettiği isimlerden ne kadar çok nasiplenirse o ölçüde ilimde ilerler, sünnetullahı keşfeder. Bu keşif pratik karşılık bulup amele dönüştüğünde yükseliş başlar. Bu yükseliş, iradenin tercihiyle vahiy doğrultusunda olursa hem maddi hem manevi sahada görülür; vahye uygun değilse maddi sahada olur, manevi sahada olmaz.

Sünnetullah için şaşma yoktur. Uygun toprağa atılıp su ve güneş ile buluşan bitki yeşerir. Bu, sünnetullahtır. Ona zararlı bir haşere bulaştığında o bitki bu koşullara rağmen yeşermeyebilir. Bu da sünnetullahtır. O haşereyi imha edecek bir ilaç bulunup o tohum için kullanıldığında tohum haşereye rağmen yetişir. Bu, yine sünettullahtır.

İlkteki sünnetullah, tabiatın genel hâli ile ilgilidir. İkincisindeki, sünnetüllah yeryüzündeki varlıkların birbirlerine zarar verebilmesi ile ilgilidir. Üçüncüsündeki sünnetullah, insanın taibat koşullarına teslim olmama koşulları ile ilgilidir.

İnsan yeryüzünde iktidar sahibidir. Koşulların hâkimidir. Koşulları ona keşfettiren ise ilimdir. İnsan, ilimle o koşulları keşfettikçe onlara hakim olur, onları izale eder ya da ileri bir aşamaya taşır: Yeşermesi geciken bir tohuma ilaç desteği verilirse o tohumun yeşermesi hızlanır. Bu da sünnetullahtır.

Tabiatla ilgili bu hâl, sosyal hayatta da görülür. Çalışan insana Allah azimüşşan verir. Çalışmayan insan kaybeder. Bu sünnetullahtır. İnsan, bu sünnete uydukça yol alır; bu sünnetten sapınca kaybeder. Çalışmanın daha verimli olması eksiklerinin azaltılmasına desteklerinin çoğaltılmasına bağlıdır. Eksik bir çalışma eksik sonuçlar, mükemmel bir çalışma mükemmel sonuçlar verir. Bu da sünnetullahtır.

Çalışma başkaları tarafından engellenebilir. O engel izale olursa çalışmanız yol alır, izale olmazsa çalışmanız durur ya da yüce Allah dilerse koşulları beklenmedik bir anda lehinize çevirir. Bu yine sünnetullahtır.

İnsana düşen ilme tabi olmak, ilmin önünde kanatlarını indirmek, boynunu büküp ilmin sırrına ermektir. Bu, yol aldırır. Bunun zıddı ise ilme isyan etmektir. İlmi aşağılamaktır. Bu şeytanın yoludur, başı güzel bile görünse sonu felakettir.

İhya, ikiye ayrılır: Doğum- Ölüm- Mahşer dirilişi, manevi diriliş.

İnsan, bir ölü gibi iken Allah azimüşşan ona hayat verir, yeryüzüne getirir. İnsana bir ecel tayin edilmiştir. O ecel geldiğinde insan bir kez daha ölür. Sonra hesabını vermek üzere bir daha dirilir. Allah azimüşşanın kanunu böyledir. Bu kanuna isyan edebilecek kimse yoktur. Bu, uygun topraktaki bitkinin su ve güneşle buluşması, ecelini tamamlayınca ölmesi gibidir. Ne var ki onun için bir daha diriliş söz konusu değil iken insan için yaptıklarının karşılığını görmek üzere bir daha diriliş vardır.

Manevi diriliş, biyolojik olarak yaşadığı hâlde manen ölmüş olanın dirilişidir. Bu diriliş bireyler için söz konusu olduğu gibi toplumlar için de söz konusudur.

Kişi veya toplum, bu ihyadan önce biyolojik olarak hayat aşamasındadır ama manen ölmüştür. Onun manevi yanı tükenmiştir. Hayatı baştan başa maddileşmiştir. Artık ondan umut kesilmiştir. Bunun için bir daha ıslah söz konusu olmaz, diye söyleseniz, söylediğinizi inandırmak için yemine ihtiyaç duymazsınız. Onun manevi cenaze töreni insan nezdinde çoktan bitmiş, sayılır.

Halbuki hayat evresinde bulunanın, henüz biyolojik ölüm safhasına geçmeyenin sapkınlığı ne kadar büyük olursa olsun manen ihya olabilmesi sünnetullahtır.

“Melekler “Ya Rabbi, sen yücesin, bizim senin bize öğrettiklerin dışında hiçbir bilgimiz yoktur, hiç şüphesiz sen her şeyi bilirsin ve her yaptığın yerindedir” dediler.” (Bakara 32)

İhya kanununu koyan Allah’tır. Bu kanunun işlemesine vesile kılınan insandır. İnsan dilerse ihyayı seçer ve ihya olan insan, başka insanları sünnetullahın kendisine sağladığı imkânlarla, verimsiz toprağı ihya edip verimli hâle getirir gibi, ihya edebilir.  Allah azimüşşan, insanı bu yetenekle, bu faziletle donatmıştır. İnsandaki yeteneklerin keşfi, sünnetullahın keşfidir. O keşfi yapan ve yine sünnetullah gereği o keşiften uygun bir şekilde istifade eden başka insanların efendisi olur, bu da sünnetullahtır.

Görüldüğü üzere insanın yeryüzündeki halifeliği, bilgi/ilimle kurulan bir ilişkinin icraatta karşılık bulmasıdır, dolayısıyla bir inşa görevidir.

Yeryüzü insanın hizmetine verilmiş, bu hizmette insanlar ise farklı konumlardadırlar. Yeryüzünü farklı konumlardaki insanların yeteneğinden, verimliliğinden istifade ederek inşa eden başka insanların önüne geçer.

İnsan, yeryüzüne gönderildiğinde tabii olarak halifedir. Başka bir ifadeyle, eğer halifeliği yeryüzünü idare etme anlamında kullanırsak, halife olmaya adaydır. Ona bu yetenek verilmiştir. Ancak bu yeteneğin karşılık bulması onun gayreti iledir. Bu gayret ilimden amele doğru uzanır. Sadece dünyevi olursa dünyevi sonuçlar doğurur hem uhrevi hem dünyevi olursa her iki dünyada da karşılık bulur.

Bütün bu yönleriyle halife olarak insan, hem zihnen hem pratik olarak sürekli aktif olan irade sahibi bir varlıktır. Zihniyle ilme/bilgiye ulaşır, ilmi/bilgiyi bedeniyle pratiğe döker. Yükselebilmek için bir an olsun gaflete düşmeden bunu sürdürür. O durumda insanlığın da önderi olur.

Gaflete müptela olup da “yaşarken ölmüşse”, zihni ve ameli tembelliğe müptela olmuşsa, yanlışlarını gözden geçirip tashih etme kabiliyetini yitirmişse doğruyu vahiyde, tabiatta ve insan hâllerinde keşfetmektense ilmi hep başkalarının kapısında arıyorsa onun halifeliği hak olarak mevcut iken hazırda ilga olmuştur. O artık nesneleşmiştir. Tahttan düşüp kölelik yapan sultan misali yetkilerinden uzaklaşmıştır. Bir daha tahtına çıkıncaya kadar, halifelik hakkına rağmen yeryüzünde ayaklar altında kalmaya mahkûmdur. 

Abdulkadir Turan / İnzar Dergisi – Aralık 2016 (147. Sayı)
 
13-12-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.