Yeryüzünde Fesad Çıkaranlar!

Mehmet Şenlik
Önce Fesad kelimesi üzerinde biraz duralım. Arapça olan bu kelime, fe-se-de fiil kökünden gelir. Sözlükte: “Herhangi bir şeyin itidalden (faydalı ve âdil olmaktan) çıkması manasınadır. İmam Fahru’r-Razi: “Fesad, bir şeyin faydalı olmaktan çıkmasıdır” diyor. Şu halde fesat bir şeyin önce düzgün, düzenli ve yararlı iken, sonradan bu vasıflarını kaybederek değişmesi ve bozulmasıdır. Fesadın zıddı, salahtır. Fesat kökünden türeyen mefsedet`in zıddı da maslahattır.
Önce Fesad kelimesi üzerinde biraz duralım. Arapça olan bu kelime, fe-se-de fiil kökünden gelir. Sözlükte: “Herhangi bir şeyin itidalden (faydalı ve âdil olmaktan) çıkması manasınadır. İmam Fahru’r-Razi: “Fesad, bir şeyin faydalı olmaktan çıkmasıdır” diyor. Şu halde fesat bir şeyin önce düzgün, düzenli ve yararlı iken, sonradan bu vasıflarını kaybederek değişmesi ve bozulmasıdır. Fesadın zıddı, salahtır. Fesat kökünden türeyen mefsedet`in zıddı da maslahattır.

Usuli fıkıh kitaplarının tamamında “maslahat” üzerinde hassasiyetle durulur. Maslahat Arapça bir kelime olup Sa-Le-Ha fiil kökünden gelmektedir. Bu fesadın zıddı olup, iyi olma, düzelme, menfaat ve iyiliğe vasıta olma gibi manalara gelir. Bunun zıddı ise, mefsedettir.

Kur`an`ı Kerim’de Fesad kelimesi, “anarşi, kargaşa, bozgunculuk ve istikrarsızlık” gibi anlamlarda kullanılmaktadır. O halde Kur`an-ı Mübin, toplum ve insanlık için gerek dinî, gerekse sosyal manada, istikrar ve istikamet istemektedir. Kur’an ölçüsüne uymayan her şey bozgunculuktur, düzensizliktir ve istikrarsızlıktır.

İslam dini insanların canlarını, mallarını, akıllarını, dinlerini ve nesillerini korumayı en temel hak ve en zaruri meselelerden saymıştır. Zira dini hükümler; maslahatı celp ve mefsedeti defetme esasına dayanır. Nitekim İslam uleması: “Had cezalarının tatbikinden maksat, insanlığı fitne ve fesattan kurtarmaktır” diyerek, bu inceliğe işaret etmişlerdir.

Heva ve heveslerini ilah edinen insanlar, yeryüzünde kendi keyiflerine göre bir sistem kurmayı arzu ederler. Bunlar dünyevi şehvetlerini ve hırslarını tatmin etmek için her yola başvururlar. Hedeflerine varabilmek için hiç bir kaide ve kural tanımazlar. Diğer insanların haklarına ve hürriyetlerine tecavüz etmekte asla bir sakınca görmezler. İşte yeryüzünde fesadın kaynağı budur.

Allahu Teâlâ`ya açıkça isyan, yeryüzünü fesada verme hareketidir. Çünkü İslami hükümler; insanlar için vaaz olunmuş tartışmasız kanunlardır. İnsanlar buna sımsıkı sarıldığı müddetçe, düşmanlık ortadan kalkacak, herkes güven içinde ve kendi ameliyle meşgul olacaktır. Böylece hem yeryüzünün, hem de orada yaşayanların salahı gerçekleşir. Ancak insanlar İslam`ı bırakıp, herkes kendi nefsinin arzuladığı şeyleri yapmaya başlarsa, o zaman da fesat ortaya çıkar.

Mesele bu açıdan ele alındığı zaman, yeryüzündeki fesadı ve fesadın kaynağını tesbit etmek daha kolay olur. Kâfirler ve münafıklar; daima gayrimeşru amelleriyle fesadı gündeme getirirler. Hem de kendilerini muslih, müminleri ise müfsit olarak tanıtırlar. Kur’un-ı Kerîm, onların bu ikiyüzlü hallerini şöyle tarif ediyor:

"İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, kendileri iman etmiş olmadıkları halde, `Allah`a ve ahiret gününe inandık derler. Hâlbuki onlar inanmış değildirler. Allah`ı ve iman edenleri aldatmak istiyorlar. Hâlbuki onlar kendilerinden başkasını aldatmazlar, fakat bunun farkında değiller. Onların kalplerinde bir maraz (hastalık) vardır. Allah da marazlarını (hastalıklarını) arttırmıştır! Yalan söylemekte oldukları için de onlara acıklı bir azap vardır. Kendilerine `yeryüzünde fesat çıkarmayın` denildiği zaman `Biz ancak ıslah edicileriz` derler. Dikkat edin! Muhakkak ki onlar, fesatçıların, bozguncuların ta kendileridirler. Fakat şuur erdiremiyorlar." (Bakara: 8-12)

İnsanların toplum içerisindeki haklarını tesbit etmek ve cemiyet düzenini tesis etmek, siyasetle yakından alakalıdır. Malum olduğu üzere siyaset; “insanları dünya ve ahirette kurtulacakları yola irşad etmek, onların gerek dini ve gerek manevi salahı ve menfaatlerine çalışmak” şeklinde tarif edilmiştir. Ancak insanların heva ve heveslerini tatmine yönelince fesadın yayılmasına neden olur. İşte Kur’an-ı Kerim bunu da şöyle açıklıyor:

“İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, onun dünya hayatına ilişkin sözü hoşunuza gider. Hem o (kimse) kalbindekine Allah`ı şahit tutar. Hâlbuki o düşmanların en yamanıdır. O velayeti ele geçirip iktidara geldiği zaman, hemen yeryüzünde fesat çıkarmaya, ekini ve nesli yok etmeye koşar. Allah ise fesadı sevmez.” (Bakara: 204-205)

Şu halde, günümüz Müslümanları, düşmanın en yamanı olan zalim politikacıları, daha yakından tanımak istiyorlarsa bu ayet-i kerimenin gösterdiği müfsit portreye iyice dikkat etsinler. Her zaman ve her yerde “yeryüzünde fesat çıkaranlar” (kâfirler ve münafıklar), kalben korkaktırlar ve hırs sebebiyle birbirleriyle yardımlaşırlar. Hatta birbirlerinin velayeti noktasında çok hassastırlar. Bu hakikat, tarih boyunca hissedilmiş ve yaşanmıştır. Dolayısıyla müminlerin (muslihlerin), fesada ve müfsitlere karşı ortak bir cephe oluşturmaları, strateji belirlemeleri ve cemaat olmaları gerekir. Nitekim Kur’an-ı Kerim`de şöyle buyrulmaktadır: “Kâfir olanlar bile (emir komuta zinciri içerisinde) birbirlerinin velisidirler. Eğer siz bunu yapmazsanız, yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur.” (Enfal: 73)

Kur’an-ı Kerîm`de İslam toplumunda fesad çıkaranların cezası ise, şöyle açıklanmaktadır: “Allah`a ve Resulüne harp açanların, yeryüzünde fesadçılığa koşanların cezası; ancak öldürülmeleri, ya asılmaları (idam edilmeleri) yahut elleriyle ayaklarını çaprazvari kesilmesi yahut da (bulundukları) yerden sürülmeleri/zindana atılmalarıdır. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Ahirette ise onlara pek büyük bir azap vardır. Şu kadar ki siz kendileri üzerine kadir olmazdan evvel, tevbe edenler müstesnadırlar. Biliniz ki gerçekten Allah çok bağışlayıcı, pek merhamet edicidir.” (Maide: 33-34)

Şu halde, Yeryüzünü fesada veren veya fesadı başka türlü izale edilemeyen kimselerin öldürülmesi caizdir. Bu hususta Resulüllah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyururlar: “Yol kesen kimse mal alırsa eli kesilir, öldürürse öldürülür, hem mal alır, hem öldürürse idam edilir.”

Günümüzde birçok insan ve hatta bazı Müslümanlar dahi -batı kültürünün etkisinde kaldıkları için- bunu kabullenemezler. Ama Allah’ın açık hükmü budur. O, kullarına herkesten daha fazla merhametli ve şefkatlidir. O, kullarının maslahatının nerede olduğunu ve fesat yollarının ne ile kapanacağını en iyi bilendir.

İslam’ın bu çözümünü, bu adil hükmünü ihmal ettiğimizden dolayıdır ki, günümüzde Müslümanlar hep ezilmekte, fitne ve fesat iktidarları ise, bütün müesseseleriyle ayakta ve zehrini Müslüman ümmet üzerine akıtmaya devam etmektedir. Bunlar, sürekli Müslümanlar arasında şüphe ve güvensizlik uyandırarak onları birbirlerine düşürmekte, aralarında yeni ihtilaf projeleri üretmekte ve savaş planları hazırlamaktadırlar. Her zaman bundan beslenen zalimler; yeryüzünde fesadın iktidarını sağlamış ve bunun devamı için “BM ve AİHM” gibi müesseseler kurmuştur. Buna karşı Müslümanlar ise, kimileri birbirlerinin velayetine razı olmamanın ızdırabını yaşarken kimileri de bu oyunun bir parçası olarak birbirleriyle savaşa durmuşlardır.

Şu cümlelerin altını kalın çizgilerle çizmek isteriz ki; -yukarıdaki ayeti kerimelerde de belirtildiği gibi- müfsitler, hiçbir zaman gerçek kimlikleriyle ortaya çıkmazlar. Bilakis ıslahatçı ve kurtarıcı sıfatıyla görünürler. Onların literatüründe bir yerleri ifsat etmenin, oraları karıştırıp savaş çıkarmanın adı, ıslahattır, barıştır, huzur ve sükûneti sağlamaktır. En meşhur sloganları, insan hakları, demokrasi ve özgürlüktür. İcraatta ise bunların tam tersine savaş, yıkım, kan ve gözyaşından başka bir şey olmamıştır. Nereye girmişlerse oraya terör ve anarşiden başka bir şey götürmemişler. Hep bizim için, bizi kurtarmaya gelmişler. Taş üstüne taş bırakmadan giderlerken de fitnelerinin eseri olarak iç kavgaları bize hediye bırakıp gitmişlerdir.

Bugün onların fitnesinin bir eseri olarak Müslüman ümmeti kasıp kavuran çok tehlikeli iki akım türemiştir: biri rahatlıkla ehli kıbleyi tekfir edebilen Vahabilik, biri de seçkin sahabilere hakaret eden fanatik Şiilik. Bunlar Sünnilik ve Şiilik üzerinden birbirlerine atışırken merkeze büyük hasar veriyorlar. Bunların atışmasıyla ümmet fertleri arasına kin ve nefret tohumları ekiliyor. Harici düşmana karşı harcanması gereken enerji dâhilde tüketilerek ümmete güç kaybettiriliyor. Küresel fitne aktörleri Amerika, batılı ülkeler, İsrail ve Suud Krallığı gibi yerli işbirlikçiler ise, buna gaz vermekte, Müslüman kanının akıtılmasını sağlamaktadırlar.

Şu halde, duyarlı ve samimi Müslümanlara düşen görev; bu fitne ortamında oyunun bir parçası olmak değil, bu fitne ateşini söndürmek için üzerine bir kova su dökmektir. Yani taraflardan birini desteklemek değil, her ikisini de itidale çağırarak derhal bu dış destekli fitneye son vermektir. Zira İslam, itidal dinidir. Bu ümmet vasat bir ümmettir. Bizim aşırı uçlarla değil vasat yolu takip edenlerle birlikte olmamız gerekir. Bu ümmet bugüne kadar kötülük adına ne görmüşse her zaman İfrat ve tefritten görmüştür. Hele bugün haklı olan bazı meseleleri bile rafa kaldırmak gerekir.

O halde, sorumluluk bilinciyle, ferasetle hareket ederek şikâyet ve sızlanmayı bir tarafa bırakıp, ümmetin vahdeti için bir şeyler yapalım. Allahu Teâlâ`nın razı olacağı amelleri ihlâsla eda etmeye çalışalım. Yoksa çok fena tutuşmuş olan bu yangında hep birlikte yanacağız. Allah bizleri, sorumluluk bilinciyle hareket edenlerden eylesin. Âmin.

Mehmet Şenlik / İnzar Dergisi – Ağustos 2014 (119. Sayı)
 


 
14-08-2014 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.