Yeryüzü Halifesi Olan İnsan

Mehmet Şenlik
Âdem: Sözlükte “Yeryüzü” anlamına gelir. Istılahi manası ise, insanoğlunun ilk atası, ilk insan ve ilk peygamber demektir. İnsan, farklı iki şeyin birleşiminden meydana gelmiştir. Bu iki şeyden biri, yeryüzünden alınan toprak; diğeri ise, yüce Allah’ın kendi ruhundan ona üflemesidir. İnsan fıtratında etkisini gösterecek bu iki farklı unsura da çekebileceğinden dolayıdır ki, insandan hem iyilik, hem de kötülük sadır olması mümkündür. Yani insan hayır işlemeye de şer işlemeye de kabildir.
Kur’an-ı Kerimde, Yeryüzüne halife olacak insanın, yaratılış hikâyesini peygamberimiz aleyhissalatu vesselama hitaben şöyle anlatılmaktadır:

“Hani bir zaman Rabbin, meleklere: ‘ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti.” (Bakara: 30)

Yani “Ben kendi ezeli irade ve kudret sıfatlarımdan kendisine bazı salahiyetler vereceğim bir temsilci yaratacağım. O bana vekâleten yarattıklarım üzerinde bir takım yetkileri kullanmaya sahip olacak, benim adıma benim kanunlarımı icra edecektir. O, bu hususta kendi adına değil, benim adıma, benim bir vekilim, bir temsilcim olacaktır. Böylece iradesiyle benim irad ettiklerimi, benim emirlerimi, benim kararlarımı tatbik etmekle yükümlü olacaktır. Hakeza onun arkasından gelenler de aynı görevi icra ederek onun halefleri olacaklardır.”

Bu mana, selefi salihinden nakl edilegelen tefsirlerin özeti ve genel yaklaşımıdır.

Burada Allah’u Teâlâ, insanı, yaratılışının ana maddesi olan “yeryüzü” (Âdem) ismiyle değil; görev ve unvanıyla alakalı icra edeceği fonksiyonun özü olan “Halife” ismiyle tanımlamaktadır. Çünkü insanın asıl kıymeti, değer ve fazileti, maddesi itibariyle değil, manası itibariyledir. Onda görünmeyen “Nefhai İlahi”nin eseri olan üstün akıl, zekâ ve olağanüstü yeteneklerle icra edeceği Kutsi vazifedir. Bu yüzden unvanı, maddesine tercih edilmiştir.

Âdem: Sözlükte “Yeryüzü” anlamına gelir. Istılahi manası ise, insanoğlunun ilk atası, ilk insan ve ilk peygamber demektir. İnsan, farklı iki şeyin birleşiminden meydana gelmiştir. Bu iki şeyden biri, yeryüzünden alınan toprak; diğeri ise, yüce Allah’ın kendi ruhundan ona üflemesidir. İnsan fıtratında etkisini gösterecek bu iki farklı unsura da çekebileceğinden dolayıdır ki, insandan hem iyilik, hem de kötülük sadır olması mümkündür. Yani insan hayır işlemeye de şer işlemeye de kabildir.

Kur’an-ı Kerim, bu ilk insanın tarifini yaparken, aynı zamanda insanlık tarihinin bir bölümüne, başka türlü ispatlanması mümkün olmayan insanın yaratılışına ışık tutmaktadır. Bu en sağlam ve en güvenilir bilgidir. Sadece tahminlere dayalı yerin altından çıkarılan kemiklerden, fosillerden elde edilen bilgiden çok daha önemli ve güvenlidir. Her şeyden önce bu bilgi, insanı zavallı bir evrim yaratığı! Olmaktan Allah’ın en şerefli mahlûku, meleklerin bile secde ettiği ve her şeyin boyun eğdiği Allah’ın yeryüzü halifesi mertebesine yükseltmiştir.

Halife: Kendisine bir otorite tarafından verilen görevleri onun adına yerine getiren kişidir. İşte bu anlamıyla insan, yeryüzünde Allah’ın mahlûklarını yönettiğinden onun halifesidir. Bu kural, aynı zamanda insanlar arasında da geçerlidir. Nitekim Musa aleyhisselam, kardeşi Harun aleyhisselama “Benim yerime geç” manasında halifelik tabirini kullanmıştır. Yine peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi vesellemin vefatından sonra onun yerine geçip İslam ümmetini yönetmek ve otorite boşluğunu doldurmak üzere ümmeti temsilen Onun yerine geçenlere “Halife” denilmiştir.

Bu halde Halifelik unvanıyla yeryüzü mahlûklarını yönetmek üzere gönderilen insanoğlu Malik değil, bir temsilcisidir. Kendisine gerçek Hâkim tarafından verilen yetkiler dışında hiçbir yetkiye sahip değildir. Onun görevi, temsil ettiği otoritenin istediklerini yerine getirmektir. Eğer verilen yetkilerin kendisine ait olduğu vehmine kapılır, kendi adına ve arzusuna göre kullanırsa veya bağlı bulunduğu otoriteden başkasının hâkimiyetini kabul eder, isteklerine boyun eğerse isyan etmiş ve ihanet etmiş olur.

Bu durumda farklı iki halifelik anlayışı ortaya çıkmaktadır.

A- İlahi otoritenin temsilcisi olarak ve yeryüzü mahlûklarını sevk ve idare temek üzere gönderilen insanoğludur. Bundan tüm insan nevi kastediliyor.

B- Peygamberlerden sonra şeriat hükümlerini uygulamak, cihad işlerini yönetmek ve sınırları korumak gibi ümmetin işlerini deruhte edecek kişi demektir. Bunun seçilme usulü, özellikleri ve görevleri başlı başına bir konu olup, fıkıh kitaplarında tafsilatlı olarak anlatılmaktadır. Mevzunun fazla uzamasına sebep olacağından burada o ayrıntıya girmiyoruz.

Hilafeti, birinci anlamıyla ele alırsak; Allah’u Teâlâ, beşerin atası Âdem aleyhisselamı yeryüzüne indirirken onunla birtakım ahitler yapmış, yetki alanını belirleyerek şartlar koşmuş ve sorumluluklar yüklemiştir. Bu muahedede, yalnız ve yalnız kendisine ibadet edileceğini onun dışında hiç kimseye ubudiyet ve hâkimiyet hakkı tanınmayacağıyla sınırlıdır. Bu görevi yürütebilmesi için ona bir takım bilgiler verdiği de Kur’an-ı Kerim’de beyan buyrulur.

Yine Kur’an’ın bildirdiğine göre, böyle bir muahede, İsrail oğullarından da alınmıştı. Allah’u Teâlâ, bir süre bu halifelik görevini İsrail oğullarına vermişti. Uzun bir süre hem Peygamberlik hem de hükümdarlık onlarda cem olunmuştu. Ancak Muhammed aleyhissalatu vesselamın peygamberliğiyle bu vazife onlardan alınıp İsmail oğullarına verildi.

Mülkün sahibi Allah’u Teâlâ’dır. O, mülkünü dilediğinin tasarrufuna verir, dilediğinden de çeker alır. Mülkte onun dengi, ortağı yoktur. Dilediğini yapmakta serbestlik onun elindedir. Ve O, her şeye hakkıyla güç yetirendir.

Allah’u Teâlâ’nın, yeryüzünde halife olacak Âdem aleyhisselamı yaratmadan önce meleklere; “ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” şeklinde haber vermesi, ileride meleklerin insanoğluyla sıkı bir ilişki içinde olacağına dair önceden yapılan bir bilgilendirmedir. Meleklerin bununla alakalı çok işleri olacaktı. Onlardan bir kısmı insanı korumakla, bir kısmı amellerini kaydetmekle, bir kısmı onun kalbine hayırlı şeyler ilham etmekle, bir kısmı da onun için istiğfar ve duada bulunmakla görevlidirler. Ve bunlar gibi insanlarla münasebeti bulunan daha nice melekler vardır.

Diğer bir husus da Âdem aleyhisselamın yaratılmasından hemen sonra tüm meleklerin kendisine secde etmekle emrolundukları hususudur. Bu sebeple önceden haber verilip yapılması gereken hususlar hakkında bilgi verilmiştir. Bazılarının sandığı gibi, “Allah’u Teâlâ’nın melekleriyle bu hususta istişarede bulunması” asla değildir. Böyle bir şey tevhid akidesine aykırı olduğu gibi, usul ilmine de aykırıdır.

Allah’u Teâlâ’nın yüce iradesiyle insanoğluna bahşettiği yeryüzü halifeliği dolayısıyladır ki, kâinatta Allah’ın emrine uygun bir şekilde yeryüzünün nimetlerinden istifade edecek, kâinatın hikmetlerini araştırıp inceleyecek, toprağa bürünmüş enerji kaynaklarını, madenleri, çeşitli hazine ve cevherleri keşfedecek ve bütün bunları Allah`ın izni ile O’nun halifeliği gibi mühim bir vazifeyi icra etmekte kullanacaktır.

Daha açık bir ifadeyle insanoğluna, kâinatta bulunan her türlü kudret ve kuvvet kanunları, maden ve enerji kaynaklarını ortaya çıkarıp kullanma kabiliyeti ve sair canlıları yönetme bilinciyle beraber, bunları yerli yerine kullanarak Allah`ın iradesini gerçekleştirmek için gizli bir ehliyet, bir kudret ve istidat verilmiştir.

Kâinata hükmeden kanunlar ile insanoğluna ve ondaki istidat ve kuvvete hükmeden kanunlar arasında bir uygunluk vardır. Bu uygunluk sayesindedir ki, bu iki kanun arasında herhangi bir çatışma meydana gelmemekte, insan gücü o muazzam kâinat kayasına çarpıp parçalanmamakta ve her şey tam bir ahenk içinde akıp gitmektedir.

Öyleyse şu geniş âlemde insanoğlunun mevkii pek büyüktür. Bu yüksek mevki, ona yeryüzü halifesi unvanıyla Rabbi tarafından verilmiştir. Ona ihsan edilen ehliyet sayesinde olmalı ki, bu muazzam ve muhteşem mülkte, insanoğlu eliyle pek çok harika işler yapılmakta ve her gün yeni yeni buluşlara ulaşılmaktadır.

Gerçekten insanoğlu “ahseni takvim suretinde yaratılan” harika bir varlıktır. Bütün canlılar arasında akıl ve irade sahibi olarak düşünen, konuşan, yazan, sanat icra eden ve yargılayan bir varlıktır. Zamanın akışı içerisinde geliştirdiği ve her gün yenilediği fen ve teknik bilgilerle harika şeyler üretmektedir. Çok güçlü değil ama en güçlü canlılara hükmetmekte ve hizmetinde kullanmaktadır. Kuş değil ama kuş misali koca cisimleri havada uçurtmakta ve yine balık değil ama balık gibi yüzüp denizlerin dibini keşfetmekte ve koca cisimleri deniz üzerinden yürütmektedir.

İşte bu kadar harikalarla mücehhez olan ve bu kadar nimetlerle donatılan bu varlığın elbette bir hesabı ve gayesi olmalıdır. Bunca nimetlerin mutlaka bir şükrü, bir karşılığı olmalıdır. İşte o karşılık, Allah’ın mülkünde ona boyun eğerek ona ibadet etmek ve nimetlerine şükretmektir. Zaten bu anlamda Allah (c.c), insanoğluyla “Kal u Bela” gününde bir muahede yapmıştır. Ne var ki, insanların çoğu bu muahedeyi unutup nankörlük eder ve görevini suiistimal ederler. Rabbim, bizleri bu muahedeye bağlı kalan ve gereğini yerine getirenlerden eylesin.

Mehmet Şenlik / İnzar Dergisi – Aralık 2016 (147. Sayı)
 
17-12-2016 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.