Yasin Suresi, Sahib-i Yasin ve Şehid Yasin!

Abdulkadir Turan
Linç, çok ağır bir haldir. Bu hali yaşayan toplumlar, düşünme melekelerini tatil ederek kendilerini yönlendirenlere sarhoş gibi uyarlar. Onların haklılığına bakmadan onlara uyarlar; onlara karşı çıkanların haklılığına bakmadan onları cezalandırma cürmünün içinde bulunurlar.
Enes radiyallahu anhden rivayet edildiğine göre Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Şüphesiz ki her şeyin bir kalbi vardır. Kur`an`ın kalbi ise Yasin`dir.” (Tirmizî)

Ma`kıl bin Yesar radiyallahu anhın rivayetine göre de Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Kur`an`ın kalbi Yasin Suresi`dir.” (Ahmet bin Hanbel)

Sahib-i Yasin, pek çok tefsirde değinildiği üzere Habib-i Neccar’dır.

Yüce Allah, onun içinde yer aldığı kıssayı Yasin Suresi’nde şöyle haber veriyor:

“Sen onlara, o şehir halkını örnek ver. Hani oraya elçiler gelmişti.

Hani biz onlara iki elçi göndermiştik, fakat onlar ikisini de yalanlamışlardı.

Biz de (onları) üçüncü bir elçiyle destekledik.

Onlara: "Şüphesiz ki biz size gönderilmiş elçileriz." dediler.

Onlar da: "Siz bizim gibi insandan başka bir şey değilsiniz, hem Rahman olan Allah, hiçbir şey indirmedi.

Siz sadece yalan söylüyorsunuz." dediler.

Elçiler dediler ki: "Rabbimiz biliyor ki biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz."

"Bize düşen de sadece apaçık tebliğdir."

Onlar dediler ki: "Herhalde biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer bu işten vazgeçmezseniz, and olsun ki, sizi hiç tınmadan taşlarız ve mutlaka bizden size pek acıklı bir azap dokunur."

Elçiler de şöyle cevap verdiler: "Sizin uğursuzluğunuz beraberinizdedir. Size öğüt verildi diye mi (uğursuzluğa uğradınız)? Doğrusu siz aşırı giden bir kavimsiniz."

O sırada şehrin ta ucundan bir adam koşarak geldi ve: "Ey kavmim! Uyun o elçilere!"

"Uyun sizden hiçbir ücret istemeyen o zatlara ki, onlar hidayete ermişlerdir."

"Bana ne oluyor da kulluk etmeyecekmişim beni yaratana? Hep döndürülüp O`na götürüleceksiniz."

"Hiç ben O`ndan başka ilâhlar edinir miyim? Eğer O Rahman, bana bir zarar dileyecek olsa, onların şefaati benden yana hiçbir şeye yaramaz ve onlar beni kurtaramazlar."

"Şüphesiz ki ben, o zaman apaçık bir sapıklık içinde olurum."

"Şüphesiz ki ben, Rabbinize iman getirdim, gelin dinleyin beni."

“ (Sonra ona) "haydi gir cennete!" denildi. O da dedi ki: "Ne olurdu kavmim bilseydi!"

"Rabbimin beni bağışladığını ve beni kendilerine ikram edilen kullarından kıldığını."

Biz arkasından kavminin üzerine bir ordu indirmedik, indirecek de değildik.

Sadece bir gürültü oldu, onlar da hemen sönüverdiler.

Yazıklar olsun o kullara ki, kendilerine gelen her bir peygamberle mutlaka alay ediyorlardı.” (Yasin Suresi 13-30)

Lince Giden Süreç ve Linç Edenlerin Akibeti

Yüce Allah (cc), rivayetlerde Antakya olarak bildirilen bir şehre iki elçi gönderiyor. Onları yalanlıyorlar. Allah (cc), onları üçüncü bir elçiyle destekliyor. Elçiler, “Şüphesiz ki biz size gönderilmiş elçileriz.” diyorlar. Onlar, yalanlamaya devam ediyorlar.

Yalanlamalarını aslında bir olan ama iki görünen bir gerekçeye dayandırıyorlar.

"Siz bizim gibi insandan başka bir şey değilsiniz” diyorlar. Bize eşitsiniz, bir ayrıcalığınız yok. Bizi yolumuzdan, alıştığımız yaşam ve yönetim tarzından döndürme hakkını size verecek bir meşruiyet kaynağına sahip değilsiniz. (Toplumlarda meşruiyet ya konum ya da sayı iledir.) Konumunuz belli, sayınız da belli… Sakın durumunuzu aşacak bir girişimde bulunmayınız.

Siz, Rahman’ın elçileri olduğunuzu mu iddia ediyorsunuz. Burada eksiksiz bir şekilde Eski Yunan inancı (Aristo felsefesi) konuşmaya başlıyor: “Rahman olan Allah, hiçbir şey indirmedi.”

Şehir halkı Allah’a inanıyordu. Ancak Aristo felsefesi olarak da bilinen Eski Yunan inancına göre Allah (cc) kâinatı ve insanı yarattı; kâinatı kendisi yönetir, insanın yönetimini ise insana bıraktı. Bu, ilk etapta şatafatlı bir görüş gibi görünse de aslında insanı kula kul etme oyunundan başka bir şey değildir.

Onlar, Rahman bizim işimize karışmaz, dolayısıyla elçi de göndermez, biz kendimizi yönetiriz. Bizim yönetim biçimimiz de toplum düzenimiz de içinde bulunduğumuz hâl üzeredir, siz bunu Allah adına değiştirmeye kalkışamazsınız. Bizim işlerimize Allah’ı karıştırmayın, yolumuzu belirleme hakkı bizimdir. O hakkı da biz böyle kullanıyoruz, Allah da bundan dolayı bize öfkelenmez, “Siz yalan söylüyorsunuz” diyorlardı.

Elçiler, “Rabbimiz biliyor ki biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz. Bize düşen de sadece apaçık tebliğdir.” İfadesiyle konumlarını, dolayısıyla sözlerinin meşruiyet kaynağını ve ardından sorumluluk alanlarını bir kez daha beyan edip eylemlerinden doğacak neticenin sorumluluğunu onlara haber verince öfkeleniyorlar.

Rahman’ın emir ve nehiylerine işlerine karıştırmadan yol aldıkları hâlde içinde bulundukları koşulların sebebi olarak Allah’ın elçilerini gösteriyorlar. “Sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık” diyerek onlara çatıyorlar.

Bu sözü bugün için, karar mekanizmalarında vahyi dışlayıp seküler bir tutumu seçtikleri halde “Din yüzünden geri kaldık” diyenlerin sözleriyle aynı anlamda kabul edebiliriz.

Karar makamında oturan kendileri, eylemin sahibi kendileri, bir başarı olursa bunu kendi eserleri görüyorlar. Ama sorunları, sıkıntıları, geri kalmışlığı, başarısızlığı Müslümanlarla ilişkilendiriyorlar.

Burada açık bir küstahlık vardır.
Ama küstahlıkları daha da katlanıyor: Bu işten vazgeçin aksi halde sizi recmederiz ve mutlaka bizden size pek acıklı bir azap dokunur, diyerek linç etme tehdidinde bulunuyorlar. Linç diyoruz çünkü ayet-i kerimede ifade edilen “recm”dir. Recmin özelliği, cezanın belli kişiler tarafından verilmesi değil, hazır halkın tamamının cezaya katılmasıdır.

Elçiler, bu tehdit karşısında dahi susmuyorlar: Sizin uğursuzluğunuz sizinle beraberdir; sizin yüzünüzdendir, sizin eylemlerinizin neticesidir. Kararınızı kendiniz verirken sorumluluktan neden kaçıyorsunuz? Sorumluluk bizzat sizindir, diyerek onların suçlarını halka ifşa ediyorlar.

Ama artık linç mekanizması işlemeye başlamıştır. Linç mekanizmasının özelliği,

- Kitlesel olmasıdır.

- Katılımcıların, sürü yapısı içinde hareket etmesidir.

- Başı çekenler, ne yaptıklarının farkındadır.

- Taşları atanlar ise ne yaptıklarını bilmiyorlar. İradelerini, karar verme haklarını onlara teslim etmiş, taşlanan suçlu mu suçsuz mu, bunun üzerinde hiç düşünmüyorlar. Akıllarını tatil etmişler, kendilerini toplulukla birlikte hareket etme zorunluluğu içinde görüyorlar.


Linç yapan topluluk, birlikte hareket etme sarhoşluğu içindedir; böyle bir topluluğun ne yapacağını kimse kestiremez. Ama bilinen bir şey vardır: O an, kim linç edilenlere sahip çıkarsa o da aynı cezayı görür.

Son Çağrı

Habib durumu duyunca şehrin bir ucundan koşarak gelip topluluğu o halde buluyor. Ama yüce Allah’ın kendisini işittiğinin bilinciyle linç psikolojisi içindeki bir topluluğa bile: "Ey kavmim! Uyun o elçilere!

Uyun sizden hiçbir ücret istemeyen o kişilere ki, onlar hidayete ermişlerdir.” çağrısında bulunuyor. “sizden hiçbir ücret istemeden” vurgusuyla onları çıkarcı din adamlarından ayırıyor, onların bir makam elde etme peşinde olan o sahtekârlardan olmadığını tek gayelerinin kendilerini hidayete erdirmek olduğunu haber veriyor.

Linç anında kim, linç edilenin yanında görünse onlarla aynı cezayı görür. Topluluk, Habib’in elçilerin yolunda olduğunu öğrenince Habib, taşlanıyor; yüksekçe bir yere çıkarılıp oradan aşağı atılıyor ya da testereyle ikiye biçiliyor ve Habib’de konuşma mecali olduğu sürece Habib “Ey kavmim! Uyun o elçilere! Uyun sizden hiçbir ücret istemeyen o kişilere ki, onlar hidayete ermişlerdir.” sözünü tekrarlamaya devam ediyor.

Yoldan çıkmış, linç psikolojisine kapılmış ahmak topluluk, ona işkence ediyor, Habib ise onların cennete girmesini istiyor.

Habib, can veriyor; cennete giriyor. Ama o hâlâ kavmini düşünüyor: Keşke kavmim, Rabbimin beni nasıl bağışladığını ve bana nasıl ikramda bulunduğunu bilseydi…

Ancak kavmi Son Çağrıcı olan Habib’in çağrısına da kulak vermeyip sapmışlara uydu ve zulümde haddi aşarak son çağrıya da çağrıda bulunanı cezalandırarak cevap verdi. Artık musibeti hak etmiştir.
Onların üzerine bir ordu gönderilmeyecek ama bir sesle yerle bir olacaklardır.

Ve Şehid Yasin…

Kavmimize karşı hislerimiz, bize Habib-i Neccar’ın söylediklerini söyletse de o gencecik şahsiyetleri linç hadisesinden sonra insan bir musibet kokusu hissediyor.

Linç, çok ağır bir haldir. Bu hali yaşayan toplumlar, düşünme melekelerini tatil ederek kendilerini yönlendirenlere sarhoş gibi uyarlar. Onların haklılığına bakmadan onlara uyarlar; onlara karşı çıkanların haklılığına bakmadan onları cezalandırma cürmünün içinde bulunurlar.

Onların, gözleri, kulakları, beyinleri işlevsiz hâle gelmiş; sadece sürüldükleri istikamete giderler ve bir anda bir uçurumdan aşağı yuvarlanırlar.

Kavmimize karşı hislerimiz bunu kabullenmek istemese de durum bundan ibarettir.

Abdulkadir Turan / İnzar Dergisi – Ekim 2015 (133. Sayı)
 
08-10-2015 0 Yorum

Yıldız imi (*) ile işaretlenmiş alanlar gereklidir.